Zehre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zehre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2021 Salı

Alacağın Olsun Zehrem




Ben daha çocuk sayılacak yaşlardayken çok severek dinlediğim ve söylediğim bir ezgi vardı. Nereden bilirdim o ezginin bir gün hayatımın hakikati olacağını... 

"Özlemekten yorulmuşum, kapında durdur beni, 
Ucu sana dek uzanan bir zincire  vur beni, 
Beni çöllerden sorma ki sonra Mecnun yerinir, 
Aşksızlıktan taş kesilmiş şehirlere sor beni!" 

Yorgunum be Zehrem. Zihnim yorgun, bedenim yorgun, fikrim yorgun, hislerim yorgun; külliyen yorgunum senin anlayacağın. İnsan kendi hayatının yükünden yorulur mu? Gün gelip yoruluyormuş meğerse. Seni özlemekten bitap düştüm. Aradım, bulamadım. Aramaktan vazgeçtim, yine bulamadım. Bulduğumu sandığımdaysa Ağrı Dağı'nın zirvesinden yere çakıldım. Öyle şiddetli, öyle sert bir düşüştü ki bu; sinemde kırılmadık kemik kalmadı. Öldüm sonra. Sesler öldü, suretler öldü, lisan öldü. Karanlık, kapkaranlık bir mahzende yapayalnız kalakaldım. Çok korkunçtu Zehrem. Hâlâ çok korkunç... 

Sonra bir gün celladımı gördüm. İlginçtir, o bakışla dirildim. "Bu ne yaman çelişkidir" anlayamadım...

Nefes alınmayan şehirlerde beton binaların arasında bir başıma bıraktın ya beni, alacağın olsun! Olsun be gülüm, senin yine de canın sağ olsun! 

Her neredeysen, bayramın mübarek olsun Zehrem... 

20 Temmuz 2021 / KONYA / 00.40

16 Temmuz 2021 Cuma

Her Yıl Bu Zamanlar


"İnsanın hem kavuşması hem ayrılığı nasıl aynı zamana denk gelir ki?" diye düşündü. Her sene bu vakitler geldiğinde sevinç ve hüzün bir arada içini kaplardı. Bu haline şaşıyordu. Bir insan aynı anda nasıl hem durgun ve mahzun hem de mutlu ve neş'eli olabilirdi ki? Mutluydu, çünkü sevildiğini biliyordu. Mahzundu, çünkü sevdiği artık yanında değildi. Niye böyle oldu, nasıl böyle oldu'ları bir kenara bırakıp hayatın akışında oradan oraya savrulmaya başlayalı epey zaman olmuştu. Kendisini duygusal ve fiziksel anlamda son derece yalnız hissediyordu. Nereye varacak bu yalnızlığın sonu diye düşünürken, komşu balkonundan çay karıştırma sesleri duydu. Çay... İnsana ne güzel bir arkadaştı. Mutluyken de insana iyi geliyor, kederli iken de iyi geliyordu. Ancak en güzeli, evin içinde çay kaşığı sesi duyabilmekti. Yalnız içilen çaydansa, karşılıklı içilen çaylar her zaman daha lezzetli gelmişti ona. Bu düşünceler içerisinde iken Özdemir Asaf'ın "Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa adı yalnızlık olmaz" dizesi geldi aklına. Yalnızlığın da güzel tarafları var aslında diye kendini teselli etmeye çalıştı. Fakat iş tüm güzelliklerden geçip geceleyin zihninin içinde yürüyüp duran karıncalarla baş başa kalmak ve onlar yüzünden uyuyamamaya dayanıyordu. Yalnız olmanın en zor tarafı galiba geceleri uyuyamamaktı. Gece, sessizliğin göbek adıydı. Ama onun zihni asıl geceleri konuşmaya başlıyordu. Ortamda çıt çıkmasa da beyninin içinde bir orkestra vardı sanki. Bu orkestra seslerini susturmadığı için geceleri bir türlü uyku yüzü göremiyordu. Düşünceler içerisinde iken  vakit bir hayli ilerlemişti. Kederin bünyesini iyiden iyiye basmaya başladığını farkedince bu halini dağıtmak istedi. 'Eskiler radyoyu açar ve "ikinci/beşinci... sıradaki benim olsun" derlerdi, ben de öyle yapayım bugün' dedi kendine ve ekledi  "üçüncüsü benim olsun". Radyonun düğmesini çevirdi. Kısmetinden radyonun gece programı da yeni başlamıştı. Spiker hızlı ve neşeli bir giriş yapmış  ve ard arda iki hareketli türkü çalmıştı. İkincisi bitince yeniden mikrofon başına geçen spiker  "Evet dostlar, gece ilerliyor ve artık kendimizi gecenin hüzünlü kollarına bırakma zamanı geldi. Şimdi biraz da gecenin ruhuna uygun yavaş parçalardan dinleyelim" dedi ve üçüncü parçayı başlattı. İşte gelmişti. Şimdi çalan onun için çalıyordu. Acaba ne çıkacak diye merak içerisinde beklerken iyiden iyiye durgunlaştı. Çünkü sırada sevdiği, ama her dinlediğinde çok etkilendiği bir türkü vardı:

"Ne feryad edersin divane bülbül? 
Senin bu feryadın gülşene kalsın. 
Bu dünyada eremezsen murada, 
Huzuru mahşere divana kalsın." 

Derin bir ahhh çekti. Anlaşılan gece yine uzun olacaktı... 

16 Temmuz 2021/KONYA/21.58


*Fotoğraf internetten alıntıdır. 

30 Haziran 2021 Çarşamba

Yarım Kalan Şarkı


Kadın, yıllardır yolunu gözlediği yolcuyu görmenin şaşkınlığı ve heyecanı içerisindeydi. Görmek dediysem öyle bire bir değil, uzaktan bir rast gelmek hani. Adam, yıllardır yollarına düşmek istediği kadın için ortaya çıkmaya karar vermişti. Kapalı perdeleri aralayıp uzaktan da olsa bakmıştı sevdiğine. İmkansızı düşlüyorlardı. Kadın, hasretin getirdiği uykusuz gecelerin hediyesi yorgun bir simaya bürünmüştü. Adamsa adeta "o eski halimden eser yok şimdi"yi söylüyordu. Kibirli alnı ve dimdik omuzları gitmiş, hayatın yorgunluğu altında kıvrılan sırtıyla kederden açılmış alnı gelmişti. Uzaktan uzağa da olsa bir an gözgöze geldiler. Kalp atışlarının sıklaştığının ikisi de farkındaydı. Vücutlarının sol yanındaki gümbürtünün dışarıdan duyulup duyulmadığını merak ediyorlardı. İkisi de eskisi gibi görünmüyordu. Çok değişmişlerdi. Belki de değişen sadece suretleriydi. Her yan yana gelişlerinde gümbür gümbür atan kalplerde bir değişme yoktu. Belki kırgınlık, üzgünlük, ama ille de hasret vardı.

_Neden? diye sordu biri. 
_Korktum... diyebildi öteki. 
_İnsan hiç sevdadan korkar mı? 
_Kaybetmekten ölesiye korkuyorsa başlamaktan da korkar. Bu korku hatalar yaptırır insana. Dönüşü olmayan korkunç hatalar... Kaybetmemek için kendi elleriyle kaybeder insan. Tıpkı Arkaş* gibi... 

Ses yoktu. Söz yoktu. Kalpten kalbe giden görünmeyen yol ile konuşuyorlardı. Bu sözlerden hangisini kim söylüyordu acaba? Kadına sorarsanız soruları soran kendisiydi. Adama sorarsanız da soruları soran adamdı. İkisi de yaralı, ikisi de aynıydı. O kadar birlerdi ki; soracakları sorular da, bu sorulara verecekleri cevaplar da birbirinin aynısıydı. Kırgınlıkları, özlemleri, düşleri aynıydı. Ne var ki yürüdükleri yollar bambaşkaydı artık... 

Adam, kadın ve ortak düşleri; yeniden aynı çizgide buluşamayacak kadar savrulup yaralanmışlardı. İşte tam o sırada bir ses yükseldi yurdun sesleri radyosundan:

"Sen benim hiçbir şeyimsin, 
Yabancı bir şarkı gibi yarım, 
Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak, 
Hiç kimse misin bilmem ki nesin, 
Uykumun arasında çağırdığım, 
Çocukluk sesimle ağlayarak"... **

30 Haziran 2021 /KONYA /01.17


*Arkaş: Mihail Nuayme'nin Kendini Arayan Adam (Arkaş'ın Günlüğü) adlı kitabının baş karakteri. 
**Attila İlhan 


9 Temmuz 2020 Perşembe

Zehre III (Âwdil'in kaleminden)



Merhaba sevgili blog dostları. Zor zamanlardan geçtiğimiz şu günlerde umarım hepiniz iyisinizdir. Daha evvel bu linkte Kıymetli Âwdil kardeşimin kaleminden Zehre'yi okumuştunuz. Kendisi sağolsun yıllar sonra yeniden Zehre'yi kaleme aldı. Noktasına virgülüne dokunmadan burada paylaşıyorum :) Âwdil'e teşekkürlerimle. 

ZEHRE III
Ellerimin içinde derin bir hançer iziyken adın
Ve yokluğun düşlerime prangalı tutsakken ayrılığın
Şehirlerde kimsesiz çığlıkken kaçaklığım
Seni terk ediyorum demek
Riyakar ölümler ile ecele meydan okumaktır
Hoş-çakalı yitik bir veda ederken yüreğim
Bitmeyen hasret sancılarıyla dolduruyorum geceyi
Sokaklar siyaha bürünüyor usuldan
Cellat yüzlü intiharlar âr(d)ında
Kan kırmızı umut gülleri açıyor bahçelerde
Her ölüm kimsesiz olur şimdi
Her türkü üryan bir ağıt
Süphanda münkesir yazgılı benefşe olur ömür
Kimsesizliğinle örselenmiş
Güneşe hasret öylece geçip giden
Bir mevsim olur adımın karşılığı
Sadece kendine mülteci
Kendine sürgün içinde
Saklısında yasaklı kelimeler taşıyan
Dilinde mahrem kelimeler saklayan
Cehennemsi bir hikayedir
Tövbesini bekleyen göğün gergefinde
Kendinden başka bileni olmayan
Hem günah hem günahkar
T-Adı y-aklımda bir yasak elma
Kırılgan bir düş
Gözlerimdeki manadır Zehre
Ben bitmeyen şarkılarla adımlarım sokakları
Cüzzamlı sözler ile kirletirim vuslatları
Yağmurlara günahı yüklediğim gibi
Ben ki,günah kadar siyah
Yani senin renginden başka renk bilmeyen
Bir geçmiş zaman vurgunu
Bitmeyen aşklarım
Ve sana gelmeyen yollarım var
Tükenen hayatların ortasında
Kan emici kabuslarım var benim
Ben ki kendime küs
Gölgenden bile ırak düşmüşüm
Sonsuz bir hayalin kavisinden
Feveran ederken ömrüm
Hüzün vurdu geçmişime-geleceğime
Tecrit yedi güneşim
Gecelerim gözaltında
Bu yüzden zindan kokar ölmelerim
Ve şimdi Zehre
Yetim bir derviş sahipsizliğinde gönlüm
Ölüm sahnelerinde öleni oynayan figüran
Ceplerinden yalnızlık ağıtı acı masallar taşıyan
İçim filisin kadar yaralı
Bir yanımda yarım kalmış oyunlar
Diğer yanımda baskın yemiş şehirler
Dinle Zehre
Ateşe terk edilmiş Urfa gibiyim
İbrahim'i kuşatan ateşlerden geriye kalan
Cürmü kadar yer yakamayan bir köz
Ve bir alevlik dahi dermanı olmayan
Suyunu bekleyen sönmek için
Gör Zehre
Yarım kalmış aşkların demi var bulutlarda
Yıldızlarda zifiri kayboluş matemi
Bense bir bulut özleminde
Yağmurdan türküler dinliyorum
Her yanda hasret,yitiklik,yenilgi
Besmelesiz vuruluyor düşler
Ağustos gülüşlü çocukların koynunda
Kasım yüzlü cellatlarca
Bak ve Dinle
Yetim bir akşamüstü kızıllığında kırdım kalemimi
Solgun gül tebessümü düşlerim
Acılarım ki,adınla hemhâl
Bitsin diyorum bu ömür
Yeterki adın hayat olup
Damarlarımdan boşalsın Zehre
(2020-Yaz)
Âwdil 

3 Mart 2020 Salı

Zehre'nin Yorumu


Bazen bir boşvermişlik gelir insanın üzerine. Her şeyden vazgeçiveresi gelir. Hani böyle ne varsa olduğu yerde bırakıp herkesten ve her şeyden _ardına bakmadan_ uzaklaşma isteği baş gösterir. Film izlerken pause'a basıp durdurduğumuz gibi, hayatın da bir dondurma butonu olsa da basıp biraz dinlensem diye düşünür insan o vakitler. Yaşamak çok güzel. Ama bir o kadar da yorucu... Ve bu yorgunluk anlarında yapılması yetişilmesi gereken tonla iş sizi beklerken, anlaşılmaz bir boşlama yaşamanızı kendiniz de hayretle izlersiniz. Bu hallerinizden güzel etkinlikleriniz ve sevdiğiniz şeyler de nasibini alır maalesef. İşte ben de böyle bir dönemdeyim. Yorgunum. Yazmak istiyor ve fakat yazmaya dahi yetişemeyecek kadar bitkin hissediyorum. Garip bir durum. Ama bazen öyle bir şey oluyor ki, insan kendi kendine "bırakma, kalk tut bi ucundan" diyor. Bu bir blog yazarı için gönülden gelen bir yorumken, bir başkası için bir alo sesidir mesela... 

İşte bir iki gün önce Zehre'nin Gece Nöbetleri adlı yazıma gelen bir yorum harekete geçmek için tetiklenmeme vesile oldu:


"Gel diyorum içimden, derinden, sessizce, Urfaca. Bir bulutum, ama gönlüne yağmur olup yağamam. Affet beni Zehre, ben bu mevsim sensiz ölüyorum." 

İfadenin güzelliğine ve içtenliğine bakar mısınız! Güzel okuyucular, sizler iyi ki varsınız. Eksik olmayın. Daima vâr olun, daima bloğuma yorumlar bırakın. Ki yorgun düştüğümde sizin varlığınızı hissederek kalkayım devam edeyim. Demem o ki:

"Yorgunum; çünkü yorgunluğumun, yaşamak gibi bir anlamı var. Yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun tadına düşmanlarım ulaşamazlar..."

Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep vâr olsun. 

03 Mart 2020 / KONYA / 14.24


2 Aralık 2019 Pazartesi

Zehre'nin Gece Nöbetleri


Bunca vakıttır neredeysense bilmiyem. Dediy geleceğam, bekliyem seni sözıne itimad edıp, e hani, nereyesen? Zaman geçip gidiy. Zaman aktıkhça ben benlikten çıkiyem, görmiysan...

Nice çileler çekhti bu gönül. Nice yükler kaldırdı bu omuzlar. Feket en fenası nedir biliy misen? Güvendıgının güvenilmez oldugını görmakhtır. Zehrem, de hele sen niye bele ediysan? Hani gelecektiy? Hani ellerinle silecektiy ya rüzgarın kurıttıgı yaşları? Gerek kalmadı deyisense haklısan. Zira tükendi bitti. Aka aka kalmadı sinemde yaş. Şimdi bazen bele böğüre böğüre aglamakh istiyem balonu patlamış çocıkh kimin. Feket akmiy. Ömrümün naktı tükenirken gözümün yaşı da tükendi... Gönlümı soriysansa o yanmaklıga devam ediy. Bele köze dönmüş mangal kimin, şıvey şıvey yaniy ha... 

Hani sen biye anlatacakhtiy insanoglı neden bele kötüdır? Hani bölüşecektiy kederımı gamımı? Nerdesen eyleyse? Neden göremiyem yüzını? Sen biye bunı ettikten kelli eller ne etmez Zehrem? Ben nelerle ugraşiyem bi başıma biliy misan? Bir yanımda verdıgı sözden dönenler, diger yanımda kibir kumkumaları... Ne edim? Hangisiyle savaşim sen söyle? Niye bunca vakıt yalnız bıraktiy ki beni? Yorgınam Zehrem, anliysan? Bi ses et, bi el uzat, bitsin şu yılgınlıgım. Gözlerimin feri sönende mi çıkacakhsan garşıma? Ne sebeple bekletiysan yaralı özümı? Gapı çalındı dünegin. Bi açtım ki postacı telgraf getirmiş. Dedim kimdendir? Dedi kimi bekliyorsansa ondandır. Alıp okudım. Biye demişsen ki:

"Zehre, sen gül bahçesinde tecrit edilmiş gül, bense gecenin zemherisinde sensizliğe vurulmuş zul..."*

Dogrı deyisan. Beni tecrite attılar yıllar evvelinde. Yeşeriysem de görünmiyem, soliysem de... Unutıldım herhal tecritte. Neden demiyem artıkh. Kader bele imiş ne edim... Feket sen, sen ne demaga devam ediysen bu nöbetlere? Yüzüne ayaz değende ben senden çok üşürüm bilmiy misen? Kır artık şu zincirleri, ne kendini ne beni zemheride bırakhma! Gönlümü üşütme Zehrem, gel gayrı... 

*Bu sözü adsız bir takipçim Zehre serisinden bir yazıma yorum olarak bırakmış. Son derece etkileyici ve üzerine sayfalarca yazı yazılabilecek bir cümle bence. Sadece yorumda kalmasına gönlüm el vermediği için yazıma alıntıladım. Adsız takipçimin hoşgöreceğini ümid ediyorum. Ve her zamanki gibi bitirelim yazımızı;

Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle. Umut hep vâr olsun... 

02.12.2019 / KONYA /01.15

28 Ekim 2017 Cumartesi

Zehrem'in Demi, Gönlümün Gamı

Gönül hanemde demlenen Zehrem, 
Aylar var ki konuşmadık seninle. Ben ki, çayı ne çok sevdiysem seni de öyle sevmişim. Sana olan sevgimi mangaldaki çay gibi usul usul demledim. Sabırla, özenerek... Lakin çay kıvama geldiğinde onu ateşten almazsan, bekletirsen; çay çaylıktan çıkıp acır bilirsin. Hal böyle iken sen neden beni bekletirsin Zehrem? Niçin saklandığın dağın ardından çıkıp gelmez, yüreğimi şeneltmezsin? Ben, seni sabırla bekledim hep. İnanarak, güvenerek bekledim. Sen bir gün gelecektin. Hayalimdeki gibi dürüst ve olgun olacaktın. Kendinden emin bir halde karşıma geçip konuşacaktın. Ten kafesinden sıyrılmış bir aşk ile yüreğimdeki yıldızları görerek gelecektin karşıma. Yüreğimi sıcacık sarıp sarmalayacaktın. İşte o an, sana olan sevdamın demlenmesi için beklerken çektiğim tüm acıları unutacaktım. Gülen gözlerinde huzuru, güveni görecektim. Gözümün nuru, gönlümün aydınlığı olacaktın sen...

Beni çok, çok beklettin be Zehrem! Yıllar akıp giderken pek çok şey değişti. Ben de değiştim. Lakin sana olan sevdam değişmedi. Ben hala umutla bekliyorum seni. Biliyorum geleceksin. Zira "Vermek istemeseydi, istemek vermezdi." 

Hadi çık gel, kendi ellerinle demli bi çay ikram et bana :) 

28 Ekim 2017 / 22.35 /KONYA 

20 Mart 2016 Pazar

Aşk İpi


AŞK İPİ
Bu gözler ki görmedi,
Ol Ahmed* cemalini,
Nasıl nice bilmedi,
Tatmadan zülalini.

Deyiler Yusuf° azdır,
Ol Güzel'in yanında,
Zöhre alnında izdir,
Taşır hem kan canında.

Bilmiyem Sureti'ni,
Görmedim heç bir vakıt,
Okudum siretini,
O oldu aşka yakıt.

Bir gün bir Güneş doğdu,
Ve tuttu ellerimden,
Hiç hazırlığım yoğdu,
Lakin gittim peşinden.

Sordum "Hele Sen kimsin?
Nasıl da buldun beni?
Tesir ruhuma insin,
Yaktın kül ettin canı..."

Dedi "Ben Ol Ahmed'in,
Gül kokan Beyti'ndenim,
'Tut elimi' diyenin,
Yüreğindedir yerim!"

Ben dedim zehreye 'gel',
Gelmeden terk eyledi,
Sonra Zöhre'yi buldum,
Ömrü âbâd eyledi.

O nasıl bir ışıktır,
Nasıl bir güzelliktir,
Gönül meçhul aşıktır,
Bu ayan özelliktir.

Beyti'nden çıkan böyle
İse Kendi nasıldır?
Düşünsene bir şöyle,
Suret değil Asıl'dır.

Aşk gizli bir hazine,
Ayan beyan acıdır,
Sabretmeyi bilene,
Yol gösteren öncüdür!

Sinan'ım aşk ipini,
Tuttu isen bırakma,
Fırlat dünya topunu,
Sakın kendini yakma,
Malayaniye akma!

20 Mart 2016 / KONYA / 01.22

19 Ağustos 2014 Salı

Meram Bağları'nda


Meram Bağları'ndan bir güzel geçmiş,
Zülfünün telini örtmeyi seçmiş,
Hayıflanmak için meğer ne geçmiş,
Yalnız ölmüş güzel, gördün mü gözüm?

Yıllarca beklemiş, aramış, sormuş,
Bir Zehre hasreti yürekte kormuş,
Böyle bir imtihan meğer ne zormuş,
Yalnız ölmüş güzel, gördün mü gözüm?

İnsanlar konuşur, insanlar susar,
Yapyalnız yürekler vuslata susar,
İncinir, kırılır; o yine susar,
Yalnız ölmüş güzel, gördün mü gözüm?

Bir seçilmiş geçti Konya ilinden,
Çok zehir damladı onun dilinden,
Duymadı bilmiyor garip halinden,
Yalnız ölmüş güzel, gördün mü gözüm?

Bir vakitler gelmiş, bir vakit geçmiş,
Boş gezinmek için artık çok geçmiş,
"Durum budur" deyip hayatı seçmiş,
Yalnız ölmüş güzel, gördün mü gözüm?

Kocasinan söyler böyle bir masal,
Gam kederi bırak, kalbi aşka sal,
Aç kulağın dinle, sen de payın al,
Yalnız ölme güzel, duydun mu gözüm?

19 Ağustos 2014 / 12.08 / KONYA



*Fotoğraf alıntı değildir. Konya Avdan

5 Ağustos 2014 Salı

Zehre'ye Sesleniş


Ey benim gözlerinin içine haram hayaller hiç girmemiş Zehrem,
Ey benim gönlünü pus kaplamamış Zehrem,
Ey benim yüreğimin ortağı,
Sen ki bu dünyaya ait değil gibisin. Sen ki kalbindeki durulukla yüzündeki masumiyeti birleştirmişsin. Şimdiye kadar hiç görülmemiş çiçekler kadar güzelsin. Şimdiye dek hiç duyulmamış mis kokuları kadar huzurludur rayihan. Ne kırmışsın ne de kırılmışsın. Nezaketin maskeli değil hakikidir. Bir kez bile vermemişsin tut(a)mayacağın sözleri. Ne diyor Rabb'imiz Saf Suresi'nde:

"Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir."

Yalan söylemiyor ve dahi kimseyi iftira ile suçlamıyorsun. Pulsuz dilekçelere sebebiyet veren bir icraatın görülmemiştir. Sevdiğini Allah için seviyorsun. Bir çocuğun yalan/riya/öfke/sahtekarlık bilmeyen tertemiz yüreğiyle sevmesi gibi seviyorsun. Merhaba derken elveda demek gibi önyargılardan bağımsızsın. Sever görünmek gibi bir kaygın da yok. Seviyorsan seviyorsun işte o kadar.

Sana bakınca ülkemin tüm renklerini görebiliyorum. Karadeniz'in huzurlu yeşili de var sende, Akdeniz'in diri mavisi de. İç Anadolu'nun buğday tarlaları gibi sarı yüreğinin bir yanı. Diğer yanı Canım Urfam gibi alabildiğine toprak kahvesi kokuyor. Kuşatan, sarıp sarmalayan bir iklimin var. Yanında esen rüzgarlar huzur kokuyor. Bunalmış gecelerin en ferah sade kahvesi de sensin, kararmış gönüllerin ilacı limonlu sıcacık çay da sensin. Yaz akşamlarının yasemin kokulu huzur dolu yürüyüşleri hep sana çıkar. Girdiğim her yol beni sana getirir. Evvelce gözlerimiz buluşmamış olsa ne gam! Sana bakınca aklıma/kalbime herhangi bir "acaba" gelmiyorsa, biliyorum ki sen O'sundur Zehrem. Hemen tanırım seni. Bir yanım evet bir yanım hayır demez sana. Acabalarla çıkılan bir yolculuktan hayır gelmez insanoğluna. Sen tüm acabaları küremiş, tüm kaygıları yok etmiş de öyle gelmişsin bana. Gözlerimin rengi nedir diye sorma sakın. Bilemem. Ben sana gözlerimle hiç bakmadım ki utancımdan. Seni gözlerinden değil, yüreğinin renginden tanıyacağım. Yedi bayram geçmese de gönlüm yanında hep huzur dolu olacak. "Bu yardan atlarsam düşer miyim?" korkusunu değil, "O beni nasıl olsa tutar" rahatlığını yaşayacağım. 

Dipsiz bucaksız denizler kimin enginsen,
Başı sonu görünmeyen çimen tarlaları kimin huzurlusan,
Bu dünyaya ait degil kimin farklısan,
Konyam kimin aşk, Urfam kimin tutku kokiysan,
Sen,
Ey sen Zehrem,
Hangi yamacın ardındaysan çık gel haydi,
Beklemiysemse de biliyem gelecagını,
Kör kuyularda sakladıgın yüregini gün yüzüne çıkarmanın vakhtıdır,
De hele vakıt gaybetme daha fazla,
Kocasinan deyi ki gelecahsan,
Gel o vakıt...

05 Ağustos 2014 / KONYA / 13.27

30 Ocak 2014 Perşembe

Sonu Sonsuzluk


Zehrem, gonlumun sicacik gunesi,

Aylar olmus ben sana yazmayali. Belki bir kacis bu. Belki bir bosveris. Bilmiyorum. Seni unutmayi beceremiyorum. Dahasi unutmak da istemiyorum zaten.

Gozlerin isil isil. Onlara baktigimda iclerinin guldugunu gorebiliyorum. Sen kesfedilmemis bir hazinesin Zehrem. Kimseler senin farkinda degil. Lakin ben gorebiliyorum. Gozlerine vuranin, yureginin parlakligi oldugunu gorebiliyorum. Farklisin. Kapkara bir sokakta parildayan sokak lambasi gibisin. Okumayi biliyorsun ustelik. Insanin yuzune bakinca, yuregindeki yildizlari okuyabiliyorsun. Bu, herkesin sahip olamadigi ustun bir meziyettir.

Uzerine virane bir duvarin yikildigi gizli gecit gibisin. Sakliyorsun kendini. Her goren anlamasin, "bos" olan farketmesin istiyorsun. Bu gecidi ancak hakeden bulsun, ancak o gecsin icin(m)den istiyorsun. Sonra yurumeye basliyorum. Ilerledikce baska baska kapilar aciliyor. Gorenleri sasirtiyorsun. Ben mi? Hayir, hic sasirmiyorum. Biliyorum cunku. Sen bir hazinesin. Yillarca okusam bitiremeyecegim kiymetli bir kitapsin. Okudukca okuyasim, yurudukce ilerleyesim geliyor. Sonu yok bu gecidin, biliyorum. Sonu sonsuzluk...

Bekliyorum. Bu hazinenin kapilari aralandi artik. Ne kadar daha saklayabilir ki gune gunese karisan isiklarini? Ses ver. Ses ver Zehrem...

30.01.2014 / KONYA / 22.57




NOT: Fotograf internetten alinmistir.

4 Temmuz 2013 Perşembe

Zehre ile konuşmak

Kıymetli Âwdil kardeşimle bir anda gelişen zehre konuşmasını sizinle paylaşayım istedim. Ben Urfa Tutkunu'nu seslendirdim, o Zehre'yi. Bakalım neler demişler birbirlerine:



Âwdil: oy zehre
           oy kırılgan düşlerimin müfessiri.
           oy karanlık sokakların müsebbibi
           oy lamekan kalbimin esrarı

Urfa Tutkunu: sen kalbimin esrarıysan, neden benden yansımıyor hiç bir ışık? sırrını kaybetmiş bir ayna gibiyim

Âwdil: ey nergisleri süruruna ram eyleyen ayn, ey visalini gökyüzünden alan gül. düşer mi saçlarımın gölgesine sensizlik kadar aynaya yansıyan suretin?

Urfa Tutkunu: ya benim saçlarımdaki sensizlik geçer mi sen gelince? yeniden yeşerir mi kar taneleri? vuslatın neş'esiyle yeniden hayat bulur mu küskün dehlizleri gönlümün?

Âwdil: Şehrimi ayazıyla değil,baharı ile üşüten mevsim.Gönlümün dilrahından sana seslenişim yağmurlara geçen resmi kayıtıdır bu bilesin.Varlığımı aşka ilikleyen lahuti bir duadır adın.Ey aşk lafzının sırrını kendine musahhar eden mestur ağıt.Dilime dolanan bu bilinmez lahçe senin adındır.

Urfa Tutkunu: Adımı her söyleyişinde ruhumu papatyalar kaplar. Adını her söyleyişimde hüznümü yağmurlar saklar. Bin yıllık bir mahzene hapsolmuş kalbim, anahtarı kayıp... O mahzeni ancak senin fısıltın açar bilesin.

04 Temmuz 2013 / KONYA / 15.11

4 Mart 2013 Pazartesi

Zehrem'e Naz


"Dünyada en zor şey kırılan bir kalbi onarmaktır" demiş şair. Peki ya onarılması şöyle dursun, kırılan bir kalbi umarsızca tekrar tekrar kırana ne denir Zehrem? Dünyada her yeni gün doğumu, yeni bir umuttur; seni bulabilmek için. Dünyada her yeni gün batımı, yeni bir umuttur; seni rüyada görebilmek için. Lakin bunca kırgınlığın içinde, beklemek çok yoruyor be Zehrem. Bazen çekip gitsem uzaklara diyorum. Adeta silinsem dünya yüzünden. Hiç bir iletişim ağı olmasa yanımda/yakınımda. Vazgeçsem her şeyden. Vazgeçsem seni beklemekten. Vazgeçsem kırılmaktan.

Kayalar arasından silkinerek çıkan bir papatya neler hisseder acaba? Yanında yöresinde başka hiç kimse de yoksa, nasıl bir yalnızlıktır yaşadığı? Belki de en güzeli, onun gibi olmaktır; kim bilir...

İflah olmamak, sürekli kendine kızmak duygusunu bilir misin? "Yorgunum, çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı  var." 

Özledim seni be Zehrem. Biliyorum, illa ki güleç yüzlüsün. Senin o gülen gözlerini görmek istiyorum artık. Yorgunlukları kırgınlıkları silip dünden, tertemiz bir bugüne uyanmak istiyorum yepyeni ve sıcacık umutlarla.
"Ellerimi uzatsam, tutar mısın Hevâl'im?"

04 Mart 2013 / KONYA / 22.25

NOT: Resim internetten alıntıdır.

28 Nisan 2012 Cumartesi

ZEHRESİZ NEFES ALMAK ZOR


Biliysen he mi? Derman da sendedir ferman da. Ya gel çal elindeki merhemi yüreğimi saran şirlere, dermanım ol; ya at imzanı kır kalemi, fermanım ol. Feket bele bekletme zehrem. Belirsizce beklemah insanı sevincinden ediy. Bir yanım umuda degmiş, bir yanım korlara kanat çırpmakta... "Davam deyi gel, ben getmiyem." Aklım fikrim siye takılmış, ne edim? Şairin dedıgı kimin "yalan da olsa mutluyum" demah istemiyem ben. Yalan da olma zehrem...

Sayende göynüm Fırat'a gömülmüş Savaşan kimin hissediy. Ne ettim ki ben siye? Neden biye bele cefa ediysen? Ben acılarım azalacah deyi bekleye durim, bi türlü azalmiy! Dünegin bundan daha eyiceydim sanki.  Teze isotların dalları basmasına az kalmışken, yüregim pörsümüş isoda benziy ettiklerinden sebep. Ruhumu kabz etme zehrem. Ya gel saklandıgın dagların ardından, ya özgür bırak beni külliyen. Hoş sen özgür bıraksan ne olacakh ki? Hani şair deyi ya "Beni Allah tutmuş, kim eder azad!" diye, benimki de o hesap işte...

Gardaşım biye dedi ki "arama vefayı. bulması gerekiyorsa o sana gelir." Vallah aramiyem. Ve lakin bulmah istiyem yine de. Biye deyiler ki "zehre kimdir?" Zehrem, sen vefasın. Aranan değil, bulacak olansın. Ten kafesi, adı üstünde bir kafestir. Sen kafese tıkılmadan özgürce seven, surete degil insanın içindeki yıldızlara bakansın.Sen dünyada cennet, Cennet'te CemalUllah seyrine birlikte dalınansın. Sen ahlak, edep, kanaat ve saygısın zehrem. Düşüniyem de, bu dünyada bulunamayacah kadar özel görüniysan. Deyisense ki ben bir yerlerde varım, sen gelene dek beklemaga deger vallah. Sahi, sen hakikaten var mısan zehrem?

Zehrem, göriysan. Kızıp köpüriyem. Feket yine de geçemiyem senden. Ne diyem, sıgınmışlığım Kimsesizler Kimsesi'nedir. Ve her neredeysen, sen de O'na emanetimsin...

28 Nisan 2012 / KONYA / 01.06


12 Nisan 2012 Perşembe

UMUT MU?...


Hani sen her zaman "umut hep vâr olsun" derdin ya Abdullah, peki şimdi neden böylesine ümitsiz görüyorum seni? Şu omuzların niçin dünyanın yükü altında ezilmiş gibiler? "Tarifi imkansız acılar içindesin" he mi? Kendini inandığın tüm değerlere ihanet etmiş gibi görüyorsun. Halbuki sen bişey yapmadın be dostum! Bilmeden olmuyor bu işler. Bilmeye mecburdun anlamak için. Ve bilmek için bir kez okumakta bir kötülük yoktur. Belki de en baştan hepsine birden "hayır" deyivermeliydin. Kestirip atmalıydın külliyen. Ama o zaman da beynini kemiren rutubetli düşünceler "ya hayatımın hakkına giriyorsam böyle yaparak" diyorlar. Biliyorum. Şimdi sen işkencede sıkışmış bir parça profil gibi hissedersin kendini. Dünya bir işkence. Kolları döndükçe arada sıkışıyorsun. Bu ışıltılı metropoller hiç bir zaman sana göre olmadı zaten. İnsanlar senden o pırıltılı dünyalarına ayak uydurmalarını istedikçe, sen kendini Hicaz çöllerinde yalın ayak yürüyen bir kulun huzuruna yönlendirdin. Dünyada huzur bir tek düşlerdeydi senin için. "Ne olurdu her şey daha basit olsaydı" dediğini duyar gibiyim. Ama olmuyor işte. Burası dünya. Burası imtihan diyarı...

Sana "çok okuma" derken belki de haklıydı. Hani bir hikaye anlatılır. Bir diyarda çeşme suyunu içenler deliriyormuş. Fakat gerçek akıllıları deli sandıkları için, onlara bakıp bakıp alay eder "deli deliiii" derlermiş. Bir tek adam kalmış kasabada o suyu içmeyen. Adam gerçekten akıllıymış. Ancak aklı onun yalnız kalmasına, dışlanmasına sebep olmuş. Neticede daha fazla dayanamayıp o da çeşme suyundan içerek halkın arasına karışmış. Çok okursan uzaylı gibi kalabiliyorsun bu devirde. Espri diye güldükleri, sana seviyesiz söz öbekleri olarak görünüyor sadece. Sen onların neden güldüklerini anlamazken onlar da senin niçin gülmediğini anlamıyorlar. Yalnız hissediyorsun, evet. Ama seviyorsun bu yalnızlığı. İyi ki onlardan biri değilim diyorsun. Yok be Abdullah! Sen ne iç o sudan ne de kalabalığa karış. Ne yapalım yani, yalnız kalman evlâ ise kal.

Hem baksana dostum, sana ne diyeceğim. Derdim var diye kötü hissediyorsun kendini, düşüne düşüne iyice fena oluyorsun ya; kapatıver gözlerini bir an için. Kendini Suriyeli bir anne ya da baba yerine koy. Bebeği gözlerinin önünde öldürülen bir anne ne hisseder gözüm? Ondan daha dertli değilsin ya... Hani hep diyorum ya sana, takma kafana tokadan başka bir şey ve gel gidelim bu diyardan birlikte, sen ben ve zehre. Şimdi böyle düşünmüyorum Abdullah. Gel sadece ikimiz gidelim. Bırak şu vefasız zehreyi. Unutuver gitsin, bitsin...

12 Nisan 2012 / KONYA / 15.09


NOT: Resim internettendir.

12 Mart 2012 Pazartesi

Ey Güneş'in Âşığı!


Kimya! İsminin terennümündeki nefaset, yüreğimi Zehre'sini görmüş aşık gibi titretiyor. Ahlakının güzelliği yüzüne yansımış; yüzün, Güneş'ine râm olduktan sonra bir başka parıldamış arza. Kimilerinin nefret ettiği, kimilerinin sırrına erip arşa yükseldiği Güneş'e olan aşkından mıdır sana olan bu merakım?

Akrebin yelkovanı bekleyişi bile makuldü senin aşkının yanında. Hiç değilse günde iki kez kavuşmaktaydı akreple yelkovan. Umudu vardı buluşmaya. Sen Güneş'in gözlerinde ne gördün Kimya? Mekânlardan münezzeh bir sevdanın ilk adımı mıydı içine düştüğün? O'na her baktığında Solmayan Güneş'i mi hatırlamaktaydın yoksa? 'O senden yaşça büyük' diyenlere aldırmadın mı? Mecnun, "Uğruna çöllere düştüğün Leylâ bu kara kuru kız mıydı?" diyenlere ne cevap vermiş bilir misin? "Siz ona bir de benim gözümle bakın!" Sevdalının yüzüne her baktığında Cenab-ı Mevlâ'yı hatırlıyorsa insan, tıkayıp kulaklarını sever hiç şüphesiz. Bana diyorlar ki Urfa şöyle imiş, Urfalılar böyle imiş. Hani nerede? Ayn Sürme Gözlüm'e nazar edince ruha neler dolar bir bilseniz!

Ağrı Dağı'nın üstündedir, erişilmezdir sandılar. Evmelerinde kaybettiler belki de bütün güzellikleri. Rabb'in/m olmazı oldurandır. Yeter ki gönlünü temizce meftun et O'na. Sabırla erdin koruğun helva olduğu güzelliklere. Hangi kapılardan geçtin? Hangi sırlar açıldı önünde kim bilir! Sırrını bana da fısıldar mısın Kimya?...

(Rahmet olsun Hazreti Şems'e, Hazreti Kimya'ya).

12 Mart 2012 / KONYA / 18.03

18 Ocak 2012 Çarşamba

vazgeçtim, "yorumsuz bir hayatı seçiyorum"!


Şimdiye dek ne öğrendi isem bununla ilgili, anladım ki yanlışmış. Her iyi niyet iyi kapılara çıkmazmış meğer. Her çaba güzel sonuçlar doğurmazmış. Şimdi dünya yıkılmış da altında kalmışım gibi hissederim kendimi. Küçücük omuzlarım bu ağır yükü sırtlanmaya hazır mı? Ruhumda ağır bir yorgunluk var. Ne yapsam geçmek bilmiyor. Avare avare dolanırım artık etrafta.

Dürüstlük ve samimiyet bekleyen yüreğim, bu beklentinin dünya denen şu adını anmak istemediğim mekanda ne kadar da yanlış olduğunu geç anladı. En büyük rahatlığın beklentisizlik olduğunu bilmeme rağmen neden dürüstlük bekledim ki sanki?

Her düş bir kırıklığa yol açtı sinemde. Kül ufak olmuş bedenimin tüm kemikleri. Hareket etmeye kalksam sağlam kalmış bir kaç kemik batıyor yüreğime. Dermanım yok. Düşsüzlük yoluna girmek ne zormuş meğerse... Şimdi metruk bir viranede gözüne uyku girmeden bekleyen, üstelik her görenin lanetli sanıp kaçtığı bir baykuş gibiyim.

Münzevi yaşam ruhuma iyi gelir belki. Lâkin keşke bu yolu ben seçmiş olsa idim. Hayatta kırıla döküle her beklentiden vazgeçmeyi öğrenmek, oksijen tüpü takmadan okyanusa atlamak gibi bişeymiş. Nefesler boğazında değil, ciğerinin tam orta yerinde tıkanıp kalıyor. Nefes alamamanın ne demek olduğunu bilir misin sen? Ben bilirim. "Allah düşmanlara bile vermesin" denecek kadar zordur. Zorla çıkarmaya çalıştığın nefeslerin bir türlü çıkamamasından sebep doğan o garip ses kulaklarında yankılanırken, her yeni çabada biraz daha ölürsün. Konuşamazsın, çünkü nefesin yetmez. Yatamazsın, çünkü nefesin yetmez. Yeyip içemezsin, çünkü nefessizsindir. Yapacağın hiç bir şey yoktur dua etmekten başka. Sığınmanın o eşsiz hazzını tadarsın günlerce. "İyi ki tanıyorum Sen'i" dersin. Şu hayatta her kim iterse itsin seni, her yanlışına rağmen seni kabul edip bırakmayan Tek Varlık O'dur. Bunu bir kez daha anlarsın.

İnsan denen mahlukun senden vaz geçmesi için bir hata işlemene de gerek yoktur bazen. Bazen o sadece kendine güvenmediği için kaçar senden. Belki attığın adımı samimi bulmaz, fakat maskelice inanmış görünür sana. Ne yapacağını bilemezsin. Neden olduğunu bilemezsin. Her kapı sonunda aynı yere çıkmaz mı zaten? İşte en nihayetinde "yorumsuz bir hayatı seçiyorum" dersin. Belki geç kalmışsındır bunu söylemek için. Uçurumun kenarında fütursuzca dolanırken yalınayak, ayaklarından akan kanları bile fark etmeyecek kadar hissizleşmişsindir artık. Vazgeçersin herkesten/her şeyden. Kolay değil gözüm kolay değil. Ben anlıyorum seni. "Öteki" olmak ne zordur ben anlıyorum. Bırak başkaları anlamasın. Gel sen bu sefer beni dinle. Yorumsuz bir hayatı seçelim birlikte. Sen, ben bir de Zehre...

18 Ocak 2012 / KONYA / 10.24

11 Ocak 2012 Çarşamba

CERİHAMDAN DOST VE ZEHREYE NOT



CERİHAMDAN DOST
Ney üflemek isteyene ceriham gerek,
Bastıkça sen yârene kandan inleyecek.

Önce acıyacak için yara dolacak,
Ve senden belki ilk zaman feryat kopacak.

An içinde göreceksin yara derinde,
Çıkarmaya çalıştıkça hepten batmakta.

Ve bir gün öğreneceksin onu sevmeyi,
Baş üstünde tâc eyleyip dostça gezmeyi.

İnsan kederi bir kere tatmaya görsün,
O lezzeti alınca hiç bırakamazsın.

Günün rengi solar ve ins gider inlere,
Kalırsın kara gecede bir tek başınla.

Ve işte o saatlerde acın depreşir,
“Sıkıldım saklı kalmaktan” der “beni devşir”

Seviyorsun ya acını kıyamazsın da,
İstersin ki o da etsin bir kelam sana.

Alırsın parmaklarına o sisli dostu,
Hani sen gibi dertlidir derindir sesi.

Dayayıp dudaklarına nefes verirsin,
Suni teneffüsün ona can olsun dersin.

Sende var bir binek yükü elvan elvan dert,
O zaten hepten yaralı pârelenmiş bak.

İki dost siz bir olunca susar tüm gece,
Başlar bu iki âşığı hep dinlemeye.

Sen inlersin neyin inler yara canlanır,
O sana ve sen ona dert anlatır durur.

Senin nefesin dolunca ney ciğerine,
Kalkar aradan nefs, ve gam gelir dibine.

Sende yürek neyde ciğer inildemekte,
Genişledi, gama bile “buyur” demekte.

Siz iki âşık başlayınca hasbıhale,
Âşık edersiniz cümle âlemi size.

Sonra dile gelir gönlün içindeki dil,
Çünkü susmuştur artık Can bu zahiri dil.

Gönlünden ses gelenlere dil ne yapsın ki,
Payesine kaldı onun susmak da çünkü.

Yandıkça sen kavruldukça derdi seversin,
Çünkü onun sayesinde bu eşsiz sesin.

Ahh gönül duydun da şimdi kendi sesini,
Dinlemez mi oldun artık dil sayhasını.

İşte böyle nefsim bu ney tercüman sana,
Çıkardığı ses esasen sendeki yara.

Neyi sazlıktan görünce bir çöp mü sandın?
İçini de boş görünce pek kof mu sandın?

O dost ki koparılmıştır ana yurdundan,
Belki sencileyin yitti aradığı can.

Şimdi yâre derinlerde ney sana Yâren,
Üfle üfle de yandıkça ol Kocasinan!


06.10.2007 / 10.00 / KONYA




El aleme düşman bana dost gecelerin en koyu ânını gölgesiyle süsleyen Zehrem,
" 'Yitirdim' dedikten yedi ay sonra nereden çıktı bu hitap?" demeyesin sakın. Sana olan kı/z/r/gınlığım geçmedi hâlâ; ama içimdeki sen de geçmedin...

İtiraf ediyorum. Geç kalışınla sana öylesine kızmıştım ki, adını değiştirmeyi düşündüm. Hususiyetle zikretmedim adını bunca ay. Sustum. Gönlüm sana seslenecek oldu, kızıp onu da susturdum. Ama hangi ismi denedimse olmadı, uymadı sana. Zatına olan derin iştiyakımı bilen bütün isimler kapımda sıraya girdiler. Adeta birbirlerini ezdiler kendilerini bana beğendirmek için. Lakin hiç birisi gönül telimi senin ismin gibi titretmedi Zehrem. "Gidin!" dedim onlara. "Beni Zehrem'le başbaşa bırakın!" Anladım ki, ne yaparsam yapayım ve ne yaparsan yap, sana olan özlemim bitmeyecek.

Bunca ay sürdürdüğüm suskunluğumu bozmakla iyi mi ettim bilinmez. Sana anlatacak çok şeyim var, ama söylemeli miyim onu da bilmiyorum. Bunca bilinmezliğin içinde ben susarak konuşsam da, sen bir ses et Zehre. Diyecek bir kelâmın var ise şayet, susma, bekletme...

11 Ocak 2012 / KONYA / 15,04

20 Haziran 2011 Pazartesi

KIYMETLİ ÂWDİL ZEHRE'Yİ YAZMIŞ

"ZEHREMİ KAYBETTİM, HÜKÜMSÜZDÜR" başlıklı yazıma Kıymetli Âwdil'den öyle güzel ve emek verilmiş bir yorum geldi ki, yorumlar bölümünde kalmasına gönlüm razı olmadı. Kendisinden müsade alarak yorumunu burada yayınlıyorum. Bu güzel yazı için Âwdil'e teşekkürlerimle;



Yalnızlık içimde frengili bir bilmece.Konuşsam ûs(lar)a firari militan olarak düşeceğim.Ve son (raki)baharların güne bakmayan yüzlerine atılacak dibace olacak anlaşılmaz lehçemde saklı kalacak bilinmez kelimelerim.Bu yüzden bana konuş deme.Konuşsam kırılgan bir ağıt dökülecek dilimdem,konuşsam seni söyleyip yine en çok kendimi kanatacağım.

Oy Zehre.Ben yine cennete râm olmaya çalışırken,ellerine kibrit kutusu habsetmiş;şeytanlarca cehennem sürülüyor yüzümün en sana bakan yanına.Cemresi filistine düşmüş bir ilkbahar gibi istila ediliyor düşlerim.Bakma yüzüme! Yüzüm,erken doğan ceninlerin yüzü kadar kan karası bir acıya muttasıl.Dokunsan,ölüme denk düşecek ağlamalarım.

Ah Zehre.Düşlerim tutsak zamanların en münkesir sayhasına,prangalı masallarca tecrid edilmiş.Yine sert akabelerde sadr olan çocukları üşütüyor bu deli rüzgâr.Beni sorma,payiz bir yazgının zemheresinde doğduğumdan beri üşümedim şehrin işlek meydanlarında.Görmüyormusun,sol yanımda bir deli ayaz,dokunsam sana;kış olacak gözlerinde çağlayan bahar,dokunsan bana;yanacak içimde binlerce yıldır yanmayan cehennem.Bir nefeste benim için al zehre.Yoksa nefessiz kalacak içimdeki çocuğun delişmen sevişmeleri.
Gökyüzü içimin kuytuları kadar zulmetefza,yağmuru bekliyorum yeryüzüne sakladığım günahları etrafa saçmak için.Korkma sakın düşmeyecek ellerinden,kayıp bir vadiden topladığın papatyalar.

Zehre,gecenin bağrında saklambaç oynamayı bilirmisin?Ben hep geceyim;sadece gece anlıyor içimde olup bitenin halinden.Kapkara bir zilletim ben gecenin en galiz makamında.
Yanmış bir kağıdın tutuşmayan köşesinden başlıyorum
yine sabahın getirdiği,bilinmez günlere.Oysa sen güneştin ve ben bakamıyordum sana.Gökyüzü sana boyanmış,gökkuşağı seni saklıyor her renginde.Yani sana boyanmış gök-kubbenin her
halesi.Söylesene;Zehre!Hangi renk sana çıkar,hangi bulut gözbebeklerinden su taşır kurak iklimlere,hangi mevsim seni bekler,cemresiz iklimlerin
coğrafyasında.

Doğma bu mevsim,Zehre.

Ben aydım,ve gece kadardım,kendimden yana,gece kadar,karanlık zûl.

Kaçıyorum güneşe uzanan saatlerin yelkovanından.Ömrüm bir saniye,yaşarsam lahzada kayıp düşeceksin ellerimden.Olmuyor imkan/sızım/ varmıyor yorgun meleklerin yaşamından çaldığım,mütenahi zamanlar,yetmiyor seni dillendirmeye kalemin şekillendirdiği kelimeler.

Ah Zehre.Münzevilik iddiasıyla soyunmuyorum artık,yenilgiye uğrayacağım savaş
meydanlarına.Severek girip,söverek çıktığım savaşlar nedamet eker oldu dudaklarımın,en militan yanına.Söylesene hangi barış fermanı sunacak gözlerini yaslı bir gece nöbetinin çıkmazına?Hangi mermiye kurban olacak mücrim bedenim?Hangi tüfeğin namlusuna sürdün müferreh kokunu?Yine bilinmezlerle
hükmediyorsun hüznümün en mavi tonuna.Bense bir bilinmeze
sürükleniyorum.

Bitiyorum.Sözün varsa susma,hükümsüzüm.

15 Haziran 2011 Çarşamba

ZEHREMİ KAYBETTİM, HÜKÜMSÜZDÜR!!!

Hey gözünü sevdıgım Konyam,

De bakim biye, Zehremi gördüy mü? Kaç asır oldu bilmiyem ben Zehremi arayalı. Bakhmadıgım bucah, galdırmadıgım daş kalmadı. Ama yok, yok işte.

Merak ediyem ki ay bir gün benım de üstıme başka dogacakh mı? Güneş bi başka ışıldatacakh mı gözlerimı? İçim bele gıpır gıpır olacakh mı sacdaki ekhmah kimin? Şu gözlerim gapanmadan bu dünyaya, görecah mı seni Zehrem?

Bilmiyem. Vallah pek bi yorduy beni. Ben seni ne vakıt buldum da hangi arada kaybettim Zehrem? Şairin dedıgı kimin işte; seni aramakhtan vaz geçtim de, bulmaktan vaz geçemedim be Zehre!

Dolapta duran ak tülden kefen biçtim siye. Ne edim? Dura dura sararmış eyice. Dedim bu tül Zehreme yaraşır. Seniy için alınmamış mı idi zaten? Madem ki gelmiysan, madem melhem sürmiysan yüregımın taaaaa içindeki şirlere, biye başka yol bırakmiysan Zehrem.

Ben seni dünya gözüyle heç görmemişsemse de göynümün gözü ile görmüş idim. Biliydim gözlerinın nasıl ışıl ışıl, kalbinin nasıl pırıl pırıl oldugını. Lakin bunca bekletecağını beni, bunca üzecagını bilmiydim. Vışşşşş, ömrümün dadı duzı senmişsen meger! Hani nerde şimdi içimdeki o garip gıprantı? Ne zaman gelecah acep deyi beklemelerim nerde?

Göriy misan nasıl kızdırdıy beni? Nasıl yağtiy kül ettiy özümı? Ah benim sürme gözlüm, limon kokulum; şimdi siye belesine çıkışiyem ya, sonra daha da bir gıziyam kendime! Bi örgenemedim bazen susmah lazım geldigını!!! Dilim gonuşmiy lakin göynüm fışkıranda. Sebep mi ariysan? Sebep; sebep sensen be Zehrem...

Ey insanlar, dinleyin beni! Zehremi bulursayız bir gün, ona deyin, deyin ki... Susun, bilmesin hiç bir şeyi, demeyin. Kırgınam ben ona. Bunca vakıt nerdeydiy Zehrem? Nerdeydiy?

Ey ahâli, duydıkh duymadıkh demeyin!

Zehremi kaybettim, hükümsüzdür...

16 Haziran 2011 / KONYA / 00.13