URFA GEZİ YAZILARIM-2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
URFA GEZİ YAZILARIM-2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2010 Pazartesi

2009 AYINTAP-URFA GEZİM-12 (SON)

Bir önceki yazıdan devam edelim Urfamız'ı gezmeye:

10 Ekim 2009 Cumartesi sabahı ilk işim yıllardır kaldığımız otelin fotoğraflarını çekmek oldu. Farkettim ki o güzel bahçeyi-havuzu kaç yıldır fotoğraflamamışım. Bu yıl fotoğraftan yana hiç eksiğim kalmasın istedim. Özledikçe açıp bakayım, doya doya yaşayayım Urfam'ı. Acaba bir sonraki sene hastalanıp da gelemeyecek olmam içime mi dolmuştu...

Fotoğraflardan sonra Halepli Bahçe'ye geçtik. Babam ve halam çayı-sofrayı ayarlarken annem ve ben de biber söğürtmek ve tırnaklı ekmek almak için fırının yolunu tuttuk. Fırıncıdan müsade alıp tırnaklı ekmeğin yapılışını fotoğraf çektim. Kahvaltının ardından soluğu Er-Ruha Otel'de aldık. İçerisinde yapay mağara var. Binası Urfa taş konakları görünümünde zaten. Çok güzel bir bina. Dekorasyon da iyi. Bazen kendinizi antikacı dükkanında geziyor sanıyorsunuz.

İkinci durağımız Harran Üniversitesi Kültür Evi idi. Tadilatta olduğu için her yerini gezemedik ama yine de gördüğümüz kısımlar muhteşemdi. Sanatsal bir şekilde ince ince işlenmiş taşlar, tarihi yansıtan odalar, ikinci katın terasına kurulmuş kuyu, konağın içindeki taştan oyma su yolu ve daha neler neler...

Bir sonraki uğrak yerimiz Balıklıgöl Sağlık Ocağı. Hastalıkta en önemli şey moral. Düşünsenize, hasta olduğunuz için sağlık ocağına gidiyorsunuz; ama bina o kadar farklı ve ferah ki içiniz aydınlanıyor. Doktorlardan rica ettik gezebilir miyiz diye, sağolsunlar izin verdiler. Biz gezimizi tamamlayamadan 112'ye anons gelince doktorlar da biz de apar topar çıkmak zorunda kaldık ama yine de o ana kadar pek çok foto çekebildim.

Çıkışta sağlık ocağının yanındaki bakkalda mırranın toz halini gördüm ve ardından Çardaklı Köşk'e geçtik. Çardaklı Köşk lokanta olarak hizmet veriyor. Her bir odası çardak şeklinde olduğu için bu adı almış. Güleryüzlü bir personel karşılıyor sizi. Bina gerçekten çok güzel, tüm diğer taş konaklar gibi...

Çardaklı Köşk' ten sonra Narlı Ev' e gitsek de kapalıydı. Çok merak etmeme rağmen gezemedim burayı. Bir dahaki sefere inşaAllah.

Şurkav Çarşısı'nda bir çay ve fotoğraf molası verdikten sonra Şurkav Vakfı'na gittik. Belki de haftasonu olması münasebetiyle görevli beyden başka kimseler yoktu. Gezmek isteğimizi dile getirince görevli beyefendi izin verdi ve bizimle o kadar ilgilendi ki... Bahçedeki kudret narını, süs narlarını anlattı. Urfa'yı anlattı. Misafiriz diye tam bir Urfa misafirperverliği sergiledi işte =) Şurkav Vakfı'nın duvarlarında Urfam'ın bazı yerlerinin eski ve yeni hallerinin fotoğrafları var. İşte size bir örnek:

Şurkav Vakfı'ndan sonra Narlı Ev'e tekrar uğradık ama halen kapalı olduğu için göremedik. Ardından Selahaddin Eyyubi Camisi'ni gördük. Çok güzel bir yapı gerçekten. Eski adıyla Fırfırlı Kilise.

Camiden sonra en merak ettiğim yerlerden birine gittik, Küçük Hacı Mustafa Hacıkâmiloğlu Konağı; nâm-ı diğer Cevahir Konukevi. Urfamız'a gitmemiş olsanız bile çoğunuz burayı duymuşsunuzdur sanırım. Bir hanım işletmecisi var. Sık sık tv'de / haberlerde çıkıyor. Belediye başkanı konuklarını burada ağırlıyor genelde. Zaten Valilik Konuk Evi diye de geçiyor. Odaları, avlusu, eşyaları, döşenme tarzı ile gözünüzü alamayacağınız ve huzurlu vakit geçireceğiniz bir mekân.

Cevahir'den sonra tetirbelerden (çıkmaz sokak) geçe geçe Yıldız Sarayı Konukevi'ne ulaştık. Ana yoldan arka sokağa girince sizi karşılayan bu enfes bina, güzelliği ve göz alıcılığı ile şaşırmanıza sebep oluyor. İşte Yıldız Sarayı'ndan küçük bir kare:


Yıldız Sarayı'ndan sonra ara sokaklardan (nereye gittiğimizi bilmeyerek) yola devam ederken karşımıza Nimetullah Camisi ve Kazancı Bedih Sokağı çıktı. Yolda eski binaları, taş evleri, biber çekme makinasını görerek ilerlerken Şeyh Abdulkadir Türbesi diye bir yere rast geldik. Oradaki halktan öğrendik ki Şeyh Abdulkadir, Dergâh Camisi'nin orda medfun bulunan Osman Avni Dede'nin hocası imiş. Şeyh Abdulkadir, eskiden ilim tahsil edilen ama şu an kullanılmayan bir medresenin içinde yatıyor. İçeriyi de gezmek nasip oldu. Bu güzel tevafuğu karşımıza çıkaran Allah'a (celle celaluHu) hamd ederek yolumuza devam ettik ve Vali Kemalettin Gazezoğlu Kültür Sanat Merkezi'ne ulaştık. Yine güzel bir bina ve yine bizi kapıda karşılayan güzel insanlar... Merkezin içinde Reji Kilisesi de bulunuyor. Orayı da gezdik. Şu an kullanılmıyor olsa da, ilk kez kullanılabilecek durumda bir kilise gördüm:



Kiliseden sonra ara sokaklardan yürüyüşümüze devam ettik. 11 Nisan Kurtuluş İlkokulu'nu, ara sokakta kurulu bir kalaycı dükkanını ve daha pek çok güzelliği gördük. Ard arda yüzlerce fotoğraf çeken makinam bu duruma daha fazla dayanamayıp "şarjım bittiiii" diye kapandı =) Dolayısıyla gezinin kalan kısmını sadece beynime kaydedebildim. Bu günkü gezimizde taş konaklara gidelim diye plan yapmıştık ama ara sokaklarda öylesine gezerken karşımıza öyle çok görülesi yer çıktı ki... Urfa'da herhangi bir plan yapmadan kendinizi sokağa atar ve öylesine yürümeye başlarsanız bile tarihi bir gezi yapmanız mümkün. Adım başı eski bir bina-eser...

Bunca yorgunluğun ardından Halepli Bahçe'ye gittik öğle yemeği için. Giderken o meşhur misss gibi susamlı Tarsus çöreklerinden almayı da ihmal etmedik =) Yemekten sonra Balıklıgöl'e geçtik. Kültür Sanat Festivali etkinlikleri çerçevesinde Balıklıgöl Amfi Tiyatro'da halk oyunları sergileniyordu ve ardından da çiğ köfte dağıtıldı. Her şey çok güzeldi. Çiğ köftelerimizi aldıktan sonra herkes Balıklıgöl tarafına geçerken biz Rızvaniye'ye geçmeyi tercih ettik. Rızvaniye'nin o huzur dolu, gönle inşirah veren bahçesine oturup Balıklıgöl'ü seyre koyulduk. İnsan orada hiç bir şey yapmadan saatlerce otursa, sadece seyretse, inanın canı sıkılmıyor. Gönlünüze bir şeyler akıyor sanki, siz farkına bile varmadan...

Akşam olmuştu ve atık Balıklıgöl'den ayrılık vakti gelmişti. Bu gün son günümüz Urfam'da. Bunu şimdiye kadar hiç kimseye söylememiştim ama nedense içime bir sıkıntı geldi. "Seneye gelemeyeceğim" gibi bir his kapladı ruhumu. Balıklıgöl'den çıkasım gelmedi. Gözlerimi de kendimi de ayıramadım. Annemler arabaya varmışlar, beni bekliyorlarmış. Farkında bile değilim gittiklerinin. Meğerse hakikaten bir sonraki yıl gidemeyecekmişim Urfam'a. Hastalık sağlık derken bu yıl nasip olmadı. Ne yapalım, her şeyde bir hayır vardır. Ama bunun burukluğunu bundan bir yıl önce yaşamıştım...

Akşam stadyumda sıra gecesi ve Alişan konseri olacaktı. Bunca senedir Canım Urfam'a gider gelirim, hiç sıra gecesi izlemedim. Gidip bir görelim dedik. Önce bir çocuk korosu çıktı. Sıra gecesi değilse de ona yakın anlar yaşadık. Çocuklar şiveli şiveli çok güzel söylüyorlardı. Ardından Alişan çıktı. Sonradan program değiştiğinden midir nedir sıra gecesi ekibi çıkmadı. Biz de Alişan çıkınca kalkıp yola düştük. İşte en zor an, Urfam'a veda etme anı...

Her yıl dönüşte Birecik sınırını çıkıncaya kadar gözlerimi kapamam. Urfam'ı bir saniye bile fazla görsem kârdır derim, etrafı seyrederim. Yine öyle oldu. Mirkelâm'da küçük bir mola verdikten sonra yola devam ettik ve sabaha karşı dört gibi halamın Adana'daki oğlunun evine vardık. Hoş beşten sonra hemen uykuya daldık tabi. Sabah (11 Ekim 2009 Pazar) kahvaltıdan sonra Hikmet Ağabey'im benim için ufak bir Adana gezisi düzenledi, sağolsun. Önce Balcalı kampüsünden barajlaştırılmış Seyhan Nehri'ni izledik. Yeşilin ve mavinin öyle güzel tonları var ki... Allah (celle celaluHu) ne güzellikler yaratıyor! Ardından yola devam ettik ve yol kenarına kurulmuş seyyar çay bahçelerinden birinde nehri izleyerek çay keyfi yaptık. Sonra da benim çok çok sevdiğim, ama kelepir yerlerden başka bir yerde de hakikisini bulamadığım =) Adana kebabını yemeye gittik. Güzel bir yemek ve sohbetin ardından halamı; oğlu-gelini ve torunuyla Adana'da bırakıp annem babam ve ben yola koyulduk. İstikamet Konya. Bunca yorgunluğun ardından neredeyse tüm yol boyunca bayılmış bir şekilde yata yata geldim =) Allah sağlık versin direksiyon da babama kaldı tabi. Ona bir faydam olmadı yani. Akşam üzeri Konyamız'a vardık. Evde babaannem, Hilâl ablam ve eşi, Hatice Teyzemiz ve tabi minik paşam Hamza bizi bekliyorlardı. Urfa'dan ayrıldığım için her ne kadar buruk olsam da, paşama kavuştuğum için de bir o kadar mutluydum. Teyze olmak çok güzel bir duygu =)

2009 yılı Urfa gezimiz böylece hitama ermiş oldu. Bu yıl her ne kadar gidememiş olsam ve gidemeyecek gibi görünsem de, ben hâlâ nereden hangi tatil çıkar da ne bahane olur ki giderim diye düşünmekteyim. İnsan göz bebeğinden, tutkusundan ayrı kalamıyor. Adeta nefesi içinde boğuluyor. Tutku böyle bir şey işte. Allah beni Urfam'dan Urfam'ı benden ayırmasın. Amin.

Sağlıklı sıhhatli yeni bir Urfa gezisi yazı dizisi ile buluşmak ümidiyle. Umut hep vâr olsun.

17 Ağustos 2010 Salı

2009 AYINTAP-URFA GEZİM-11

Hepinize hayırlı Ramazanlar,
Bizleri bu aylara bu günlere eriştiren Rabb'imiz'e (celle celâluHu) hamd olsun.

Yazımın başlığına bakınca içim cızz ediyor. Her yıl Ramazan'dan sonra giderdik canım Urfam'a. 2010 Urfa zamanım gelmesine rağmen 2009 yazı dizisini bitiremedim henüz, malum sağlık arasından dolayı. Ve bu yıl yine çok çok özlemiş durumdayım, ama gidemeyeceğim gibi görünüyor. Tedavim devam ediyor ve sıfır tuz diyetim de. Yediğim ekmek bile özel tuzsuz ekmek. Urfa'da böyle bir imkanım olmayacağı için bu sene ara vermek durumundayım ne yazık ki. Hepinizden dualarınızı bekliyorum bir an evvel sağlığıma kavuşup normal yaşama dönmek için.

Bir önceki yazıda kaldığımız yerden Urfa'yı gezmeye devam edelim.

09 Ekim 2009 cuma günü gezimize Abide Meydanı'ndaki Abide Anıtı'nı inceleyerek ve fotoğraflayarak başladık. Dört yanında çeşmeler bulunan bu tarihi anıt Çanakkale şehitlerinin anısına yapılmış. Üzerinde ok işaretleri ile bazı yönler gösteriliyor. Yanında dev bir bayrak direği var. Urfam' a giderseniz görmeden geçmeyin derim.

Yola devam edip Eyüp Nebi Mahallesi'ne vardık. Bu dizinin 6 numaralı yazısında bahsettiğim gibi tekrar gelmiştik. Hazreti Eyüp'ün biiznİllah şifa bulduğu suda duş aldık. Bunca senedir gelir giderim, daha önce hiç duşa girmemiştik. Sadece içmekle yetinmiştik. Ne kadar yanlış yaptığımızı anladım bu defa yıkanınca. O kadar farklı bir su ki. İnsanın cildi adeta bebek gibi yumuşacık oluyor. Üzerinizde farklı bir rahatlama hissediyorsunuz. Duşun ardından çilehaneye ziyaretimizi gerçekleştirip Eyüp Nebi Mahallesi Parkı'na geçtik. Babamın cumadan çıkmasını annem ve halamla burada bekleyecektik. Belediye ne güzel bir park yapmış. Geniş bir mekan üzerine kurulu, yemyeşil. Eyüp Nebi Camisi'ne göre yolun hemen karşı tarafında kalıyor bu park. İçinde wc, çeşme, piknik masaları... her şey var.

Namazdan sonra tırnaklı ekmekler eşliğinde balcan ve isot söğürmelerimizi yeyip yola düştük yine. Üç yıldır istediğim, ama bir türlü göremediğim Deyr Yakup Manastırı ve Nemrut Tahtı'na gidiyorduk. Kolay bir yerde değildi. Dağın başında yolu izi olmayan bir bölgede. Mehmet Oymak'ın sunduğu Adım Adım Urfa programında izlediğim yol tarifine göre arayacaktık. Eyüp Nebi Camisi'ni sol kolumuza alıp devam edince bir yerden sağa döndük. Mahalle aralarından geçip dağ yoluna girdik. Bir süre gittikten sonra arabanın ilerlemeyeceği kısımlara geldik ve arabayı oraya park edip yürüyerek yola devam ettik. Biraz yürüdükten sonra babam "ben devam edemeyeceğim, siz gidin" dedi. Zira çok sıcaktı, yolumuz ise uzun ve bozuktu. Yani yol da denmez aslında. Sıra dağlara ine çıka gidiyorduk. Bir hayli ilerledik. İlk bakışta üç adet sıra dağ var gibi görünüyordu. Yan yana değil de ard arda dizildiği için, tam saymak mümkün değildi. Bu üç dağı aştık, ardından bir kaç tane daha. Onu da aştık biraz daha... Bitecek gibi değildi. Yolun belli bir yerinde mola verdik ve serinleyelim diye yanımıza aldığımız sodaları içtik. Annem taşımıştı sağolsun. Ben o sıcakta kendimi zor taşıyordum =) Anneler ne fedakâr oluyorlar değil mi, Allah (celle celâluHu) onları başımızdan eksik etmesin. Bu moladan sonra halam da "ben devam edemeyeceğim" dedi ve annemle ikimiz yola düştük. Benim için de hiç kolay değildi. Ama üç yıldır istiyordum görmeyi ve bu kadar yaklaşmışken geri dönmek olmazdı. Git git git yol bitmek bilmedi derken nihayet varabildik tepeye. Aman Allah'ım, bu ne güzel manzara! Nemrut Tahtı'nı nereye kuracağını çok iyi seçmiş doğrusu. Orada müthiş bir rüzgâr ve esinti var. Güneş tam tepenizde olmasına rağmen yanmıyor ve serinliyorsunuz. Birbiri içine açılan odacıklar dağlara oyulmuş durumda. Suyun akması için su yolları yapılmış ve sarnıç da var. O zamanki insanların çok uzun boylu olduğu söylenir. Taştan oyulmuş basamaklar da bunu doğrular yöndeydi. Merdivenin bir basamağının boyu neredeyse 1,5 metreye yakındı. Düşünün artık.

Nemrut Tahtı'ndan canım Urfam'ı kuşbakışı izlemek mümkün. Yeni yapılan Olimpik Stadı bile gördüm. Hemen arkasında ise Deyr Yakup Manastırı bütün ihtişamıyla salınmakta. Kültür Bakanlığı'nın tanıtım afişlerinde resmine rast gelmişsinizdir. Yuvarlak değişik bir yapısı var. Urfa'da gerçekten bir tarih yatıyor ama ah bir de hakkıyla değerlendirilebilse.

Bu zorlu yolculuğun bir de dönüşü vardı elbette ve işte artık vakit gelmişti. Sıcaktan ve yorgunluktan bitmiş bir halde kendimizi arabaya attık =) Mahalle arasında biraz duraklayıp etrafta oynayan güzel gözlü güzel yüzlü çocuklara şeker dağıttık annelerinin gülümseyen çehreleri arasında. İşte bu mutluluk herşeye değer...

Merkeze bu defa farklı bir yoldan indik yolda kocaman bir isot anıtı gördük. Sonra Belediye önünde düzenlenen Kültür Sanat Festivali'ni görünce biz de katıldık. Farklı yörelerden pek çok halk oyunu ekibi vardı. Coşkulu bir hava hakimdi. Halk oyunlarını izleyip katılımcıları fotoğrafladık. Burada daha önceki yazılarda bahsettiğim Balıklıgöl'de tanıştığımız Konyalı amca ile karşılaştık yine. Hani kendi bastırdığı tişörtü giyen. Müsadesini alıp resmini çektim.



Vakit akşama dönmeye başlamıştı ve yemek için Halepli Bahçe'nin yolunu tuttuk. Burada tanıştığımız Bereket Döner işletmecisi Hatice abla ve ailesinden bahsetmiştim. Onlar da balcan (patlıcan) tava yapmışlar, büfenin önüne sofrayı kurmuşlar tam yemeğe oturuyorlarmış. Bizi de buyur ettiler. Önce oturmak istemedim belki azdır insanların yemeğine mani olmayalım diye. Ama annem "davet çevrilmez, bir lokma da olsa alayım" düşüncesiyle oturmadan çömeldi. Onu görünce ben de bir lokma alayım dedim. Bizi görünce babam ve halam da geldi =) İlk lokmayı aldıktan sonra çömelmeden oturma pozisyonuna geçtik hepimiz =)) O kadar lezzetliydi ki anlatamam. Nasıl da acıkmışız. Baştan yok filan derken bir anda üç kişilik bir ailenin yemeğine ortak çıkıvermiştik. Öyle candan "hadi yeyin, buyurun" diyorlardı ki. Kendi tabaklarındaki yemekleri bile bize vermeye çalışıyorlardı. Yemeği İslim Teyze yapmış. Sordum, aslında yapılışı da pek değişik bir şey değildi. Ama elinin lezzetinden midir yoksa Urfa sebzelerinin güzelliğinden mi bilmem, enfes bir tadı vardı. Bu konuyu daha evvel Gaziantepli yapraksarma Zeynep Ablam'la da konuşmuştuk. Her yaz Mersin'e tatile gittiklerinde oranın domatesinde patlıcanında Antep'teki tadı bulamadığından bahsetmişti.


Bu enfes yemeği çayla ve hoş sohbetle taçlandırdıktan sonra Halil-Ur-Rahman Camisi'nde namazlarımızı eda ettik. Balıklıgöl'ün doyumsuz manzarasını akşam vakti izleyip Şurkav'ı biraz gezdik ve künefe için vazgeçilmez mekânımız olan Gümrük Hanı' na gittik. Künefenin ardından Hasan Paşa Camisi'ni ve Dergah Camisi'ni gece halleriyle fotoğrafladım ve Anzılha Çay Bahçesi'ne gittik. Semaver çayının tadını Anzılha Gölü'nü seyrederek çıkardık. Yoğun ve yorgun bir günün ardından otelin yolunu tuttuk. Ertesi gün Urfa taş konaklarını gezmeye devam edecektik.

Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep vâr olsun.


14 Nisan 2010 Çarşamba

2009 AYINTAP-URFA GEZİM-10

Canım Urfam’da 2009’daki gezi hatıralarımı anlatmaya kaldığım yerden devam edeyim. Blog adresimin taşınması, helâl gıda araştırmaları, denediğim tariflerin yayınlanması derken araya bir hayli zaman girdi. En son 8 numaralı yazıda Viranşehir gezimizi anlatmış; 9.1 ve 9.2 numaralı yazılarımda da Urfam’ dan kareler sunmuştum sizlere. Şimdi kaldığımız yerden yola devam:

08 Ekim 2009 perşembe günü kahvaltımızı yine Halepli Bahçe’de yapıp Urfa merkez gezimize başladık. Helepli Bahçe’de otururken, bir tarihin üzerinde oturduğumu düşünürüm hep. Zira bahçenin hemen dibindeki kazıda, yerin çok değil 1-1,5 m altında bulunan mozaikler, amazon kadınlarının burada yaşadığını göstermiş ve dünyada sadece dört yerde bulunan bu KIRILMAMIŞ ve üstü İSİM YAZILI mozaikler korumaya alınmıştır. Evlerinin, hamamlarının kalıntısı da 2009’da bulundu. Oradaki kazı çalışmaları bitince Halepli Bahçe’nin de tamamen kaldırılacağı ve altının kazılacağı söyleniyor. Kim bilir ne cevherler çıkar ondan da.

İlk durağımız Balıklıgöl. O sevimli mübareklere yem atmanın hazzını yaşadıktan sonra seyrine doyum olmayan Rızvaniye’ye bakıp Anzılha Gölü’ne geçtik. Zeliha’ nın göz yaşlarını simgeleyen fıskiyeyi, gölü, köprüyü ve etrafı fotoğrafladıktan sonra Dergâh Camisi’ne yöneldik. Bu yıl her ayrıntıyı fotoğraflamaya çalıştım Urfam’da. Toplamda neredeyse 2500’e vardı adet. Dergâh Camisi’nin bahçesinde Risale-i Nur Müellifi Üstad Bediüzzaman Said Nursî’ nin ilk kabir yeri de bulunuyor. Vefatına yakın 30 kiloluk o bitkin halinde tüm rahatsızlığına rağmen adeta koşarak Urfa’ya gelen büyük insan, burada 23 Mart 1960’ta vefat etmiş ve o zamana dek görülmemiş bir kalabalıkla Dergâh Camisi’nin avlusuna defnedilmiştir. Ancak sonra bu mezardan çıkarılıp Isparta’da bilinmeyen bir yere gömülmüştür. İşte o ilk kabri Urfa’da hala korunmakta, ziyaret edilmekte.

Sonra Üstad’ın kabir yerinin tam karşısındaki Mevlid-i Halil Camisi’ni ve Efendimiz’in (Sallalahu Aleyhi Ve Sellem) Cedd’i Hazreti İbrahim Aleyhisselâm’ın doğduğu Mevlid-i Halil Mağarası’ nı ziyaret ettik. Ziyaretimizin ardından caminin bahçe çıkışında bulunan Hazreti İbrahim HalilUllah Kültür ve Eğitim Vakfı’nı görüp yol üzerinden Hasan Paşa Camisi’ ne vardık. Balıklıgöl ve Anzılha’dan geçen su, buraya kadar ulaşıyor. Balıklar da gün boyu gidip geliyorlar tabi bu güzergâhta. Mekânın genişliğine bakınca Nemrut’un nemrutluğunu ve Cenab-ı Hakk’ın kudretini bir kez daha anlıyor insan. İsterlerse dünya kadar büyük bir ateş yaksınlar. Allah ateşe “yakma!” dedikten sonra o ateş gül gülistan oluyor işte. Hasan Paşa’nın her karesini resmettikten sonra çarşılara geçiyoruz. Çarşının tavanı bile sanatlı. Burada sıra sıra kuruları, isotları görüyoruz. Canım Urfam’ın pullu tülleri de olmazsa olmazlardan. Sumak’ın baharatlaştırılmamış halini ilk kez burada gördüm. Karabiber tanesi gibi yuvarlak sarımsı bir şey. Ezmeden suya koyup, suya çıkan ekşisini kullanıyorlar Urfam’da.

Duraklarımızdan birisi de Kazaz Pazarı; nâm-ı diğer Bedesten. Halam çeyiz işlerine meraklı zaten :) Bir girdik zor çıktık. Renkli renkli çeşit çeşit margizetler, örtüler…

Gümrük Hanı, Hacı Kâmil Hanı, Arasa Hamamı, Ucuzluk Pazarı, İsotçu Pazarı ve daha sayamadığım bir sürü çarşı…

Sonra Şeyh Bekir Türbesi’ni ziyaret edip Ulu Cami’ye geçtik. Ulu Cami’yi ve oradaki saat kulesini izlemeyi çok seviyorum.

Ve artık yavaş yavaş taş konaklara girmeye başlıyoruz. İlk durak Gülizar Konukevi. Gittiğimiz her konakta Urfam’ın misafirperver insanları etrafımızda pervane olup bizi gezdirdiler. Allah’ım, dünyadaki en büyük mutluluklardan birisi Urfa’yı ve Urfalı’yı tanımak bence… Ne kadar şükretsem az kalır, buna eminim. Gülizar Konukevi çok güzel seçkin bir mekân. Odaları, hayatı, her yeri güzel. Buradan Hüseyin Paşa Camisi’ne geçtik. Sonra Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’ ne. Devlet Güzel Sanatlar Galerisi izlemeye-incelemeye doyamayacağınız bir taş konak. Pek çok devlet binası böyle taş konaklardan oluşuyor Urfam’da. Düşünsenize, bir iş için gidiyorsunuz ama mekânda hiç boğulmuyorsunuz. Çünkü gittiğiniz yer tarihi bir bina. Sonra Ptt önündeki o ilginç bankı gördük. Her yıl buradan geçerken ille bir dikkat ederim bu banka :) Çok değişik kıvrımlı bir yapısı var. Kimisi konveks kimisi konkav. Bankları bile özel :)

Yol üzerindeki sanatsal F.Nusret Hatipoğlu çeşmesinden sonra Yusuf Paşa Camisi’ni gördük. Kapaklı Pasajı, Şanlıurfa Belediyesi, yol ortasındaki şekerliğe benzeyen adlandıramadığım balıklı figürden sonra Şair Nabi Kültür Merkezi’ne vardık. Çok değişik yuvarlak şirin bir taş bina. Şair Nabi de edebiyatımızda önemli yeri olan Urfalı değerlerimizden birisi. Sonra yol ortasında ilginç bir dikme anıt görüp İl Kültür Müdürlüğü’ne vardık. İl Kültür Müdürlüğü de taş bir konak. Muhteşem bir bina. Bahçesi de çok güzel ve bahçede Urfa’da bulunan mozaiklerin, Urfa Müzesi’ndeki önemli eserlerin ve Balıklıgöl’ün heykelleri var. Burada uzunca bir inceleme yapıp bir dinlenme molası verdikten sonra tekrar yola koyulup Şanlıurfa Valiliği’ni, Tarım İl Müdürlüğü’nü ve sokağa masa açmış ciğercileri gördük. Sonra ara sokaklardan geçe geçe yola devam ettik ve taş evleri, kapıların üstündeki taş süslemeleri, ev duvarlarındaki özel kuş yuvalarını ve Urfa’nın olmazsa olmazı faydalıcıyı gördük :) Faydalı meyan kökü bitkisinden yapılan içecek. Çok faydalı olduğu için “faydalıııı faydalııı faydalıııı” diye bağırarak satıyorlar ve adı bu. İstanbul’daki şerbetçiler gibi aynı. Özellikle Ramazan’da “faydalı olmadan sofraya oturmayız” diyor Urfalılar.

Çok yorulmuştuk ve artık öğle yemeği vaktiydi. Halam da tatsın diye o enfes Tarsus çöreğinden aldık ve Halepli Bahçe’ye geçtik. Tarsus’ta bu çöreğe hiç rastlamadım. Belki vardır ama ben görmedim. Hep Urfa’da gördüm ama adına neden Tarsus çöreği demişler bilmiyorum.

Öğle yemeğinin ardından tekrar yola koyulduk. İlk durağımız Halepli Bahçe’deki Sakıbın Köşkü. Burası da muhteşem bir taş konak. Belediye başkanının resmi misafirlerini ağırladığı bir bina. Avlusu, eyvanı, odaları, hamamı, her yeri sanat eseri gibi. Bahçesindeki süs narları da çok güzel yaratılmışlardı. Bildiğimiz narın fındıktan az büyük olanları :) İkinci katın doğusunda yer alan odanın duvarlarını Sakıp Efendi’ nin mavi boyalı ahşap üzerine 1263 tarihli (M 1845) Ta'lik hattıyla yazılmış şiiri dolaşıyor. Gerçekten muazzam bir yer, mutlaka görmelisiniz. Sakıbın Köşkü’nden sonra yoldaki balık anıtını görüp Bediüzzaman mezarlığı’na geldik. Tarihte bilinen iki Bediüzzaman vardır. İlki bu mezarlığa ismini veren ve burada medfun bulunan Bediüzzaman Ahmet Hamedâni Hazretleri. O’ndan daha sonra yaşamış olan ikincisi ise yazının üst kısımlarında bahsettiğim Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri.

Mezarlıktan sonra Karakoyun Deresi’ne ve Hızmalı Köprü’ye geçtik. Hızmalı Köprü’nün güzel bir yapılış hikâyesi vardır. Hızmalı Köprü’nün bir ucunda da Millet Köprüsü bulunuyor. Ki Şanlıurfamız’ın kurtuluş mücadelesinde Fransızlar’ı şehri terke mecbur eden anlaşma 10.04.1920 tarihinde bu köprüde imzalanmıştır.

Sonra mezarlıkla köprü arasında kalan saat kulesini ve önündeki havuz ile ceylan anıtlarını gördük. Bu saat kulesinin ilk yapılış tarihi 1890’dır.

Sonra Kadıoğlu Camisi’ni, Şehit Nusret İlkokulun’nu, duvarlarında ayna olan aynalı bir apartmanı ve Pınarbaşı Konağ’ nı gördük. Konakta en çok ilgimi çeken zerzembe yani kiler olmuştu. Artık öyle yorulmuştuk ki otele dönüp biraz dinlenip hazırlandık. Ve akşam davetli olduğumuz Bahattin Ağabey gile gittik. Menüde yine temel olarak mercimek çorbası ve çiğ köfte vardı. Bahattin Ağabey bu defa çiğ köfteyi mutfakta değil, yanımızda yaptı. Maksadı bana ayrıntıları öğretmekti. Sağolsun, tüm incelikleri tek tek anlattı. Sorularıma da ayrıntılı cevaplar verdi. Yemekten sonra bu güzel ailenin o doyumsuz sohbetini bir kez daha yaşadık. Yorgun bir günün ardından dost muhabbetiyle şenlenmiş güzel ve verimli bir gece geçirmiştik. Ve Bahattin Ağabey’in benim için çok önemli olan el yazması Osmanlıca bir eseri hediye ederek sevincime sevinç eklenmesine vesile olmasıyla onlardan ayrıldık. Otele dönüp dinlendik zira yarın bu günden çok daha yorucu geçecekti :) Üç yıldır çok çok istediğim Deyr Yakup’a gidecektik çünkü.
Yeni bir yazıda buluşmak ümidiyle. Umut hep vâr olsun.

2 Şubat 2010 Salı

2009 AYINTAP-URFA GEZİM-9.2(FOTOĞRAFLAR)

Bir önceki yazıdan fotoğraflara devam:
(İlk yayın tarihi: 19.01.2010)












2009 AYINTAP-URFA GEZİM-9.1(FOTOĞRAFLAR)

Önceki yazılarımda ekleyeceğimi belirttiğim resimlerle Urfam'ı tanıtmaya devam. İsotlar, biber salçası ve taze isot Sevgili Sâra Teyze'nin bahçesinden ve yapıp ettiklerinden. Bakır resimleri de hususan benim gibi bir bakır meraklısı olan rumma için. O kadar çoktu ki, hangisini ekleyeceğimi şaşırdım. Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle. Umut hep vâr olsun. (Resimler sayfayı ağırlaştırıp açılmada problem çıkardıkları için, yazıyı ikiye böldüm).
(İlk yayın tarihi: 19.01.2010)











2009 AYINTAP-URFA GEZİM-8

07 Ekim 2009 çarşamba günü sabahın erken saatlerinde telefonumun çalmasıyla uyandım. Annem arıyordu. Yazının başında annemin mecburen Antep'ten geri döndüğünü belirtmiştim özel bir iş için. Oradaki görevini tamamlayıp beni de sevindirmek maksadıyla kalkıp hiç üşenmeden taaa Bursa'dan Urfa'ya gelmiş. Tabi işin ucunda Urfa'yı görmek olunca bu bana hiç tuhaf gelmez. Bir de evlat sevindirmek olunca katmerleşmiş sanırım. Ertesi gün evlerine yemeğe davetli olduğumuz Bahattin abiye annem de geldi deyince "ben olsam yapmazdım, bunu sadece 'anne şefkati' diye adlandırabiliriz" demişti.

Sabah beş gibi Urfam'a inen annem, yol arkadaşı olan ve Akçakale'deki öğretmen ablasını ziyarete gelen kızcağızı Akçakale arabasına bindirmek için onunla beklemiş, otogarda yalnız oturmasın diye. Sonra kahvaltı geleneğimizi bildiği üzere Halepli Bahçe'ye geçmiş :) Ve oradan bizi aradı 6.40 gibi. Önce şaka yapıyor sandım uyku sersemliğiyle. "Gerçekten burda mısın?" demişim :) Hemen kalkıp aceleyle bahçeye gittik. Annem oturmuş bizi bekliyordu. Gezi boyunca her ne kadar Canım Urfam'da olduğum için çok çok mutlu olsam da, içimin bir yanı buruktu annem yok diye. Bugün işte o yan da tamamlanmıştı ve artık sevincime diyecek yoktu elhamdülİllah. Selamlaşmadan sonra yola koyulduk hemen. İstikametimiz Viranşehir'di. Yol yorgunu ve yol uykusuzu annem hiç otele gideyim dinleneyim filan demedi sağolsun. Urfa'daki tek bir salisenin bile bende pırlantadan daha değerli olduğunu bildiği için, annelik fedakarlığıyla "ben iyiyim, Viranşehir'e varana dek arabada biraz uyurum yeter inş" dedi. Allah (c.c.) kimseyi anasız bırakmasın. Böyle fedakarlıkları anadan başka kimse yapmaz bence.

Yolda gördüğümüz hoş bir parkta ailece güzel bir kahvaltı yaptık. 2009 Urfa gezimin en güzel kahvaltısıydı, çünkü annem de gelmişti :) Kahvaltıdan sonra yola koyulup Viranşehir'e vardık.

Viranşehir'e girince sol kolda gördüğüm bir yazı gülümsememe vesile olmuştu. Urfalılar "soğuk" kelimesi yerine "savuk" diyorlar. Soldaki o bina da soğuk hava deposuymuş ve binanın duvarına iptidai bir tarzda boyayla "savuk hava deposu" yazmışlar. Ne doğal, ne şeker insanlar :) MaşaAllah.

Viranşehir merkezdeki sarmaşık anıtından dönüp Viranşehir Belediyesi Dikmeler Park ve Açık hava Müzesi'nin önüne geldik. Parkın önünde biraz duraklayıp dinlendik ve bu esnada dikmeleri fotoğrafladım. Parkta görev yapan babam yaşlarındaki beyefendinin bizimle ilgilenmesi, misafiriz diye etrafımızda fır fır dönmesi, sorduğumuz yolu güzelce tarif etmesi, sevinçle ve gülümseyen bir ifadeyle ve adet olduğu üzere "yolunuz açık olsun" deyip uğurlaması gerçekten görülmeye değerdi. Güzel Urfam'ın güzel insanları. Allah (c.c.) bozmasın sizi.

Parktan ayrılıp Viranşehir kütüphanesi'ne nâm-ı diğer İbrahim Paşa Konağı'na gittik. Tarihi İbrahim Paşa Konağı şimdilerde kütüphane olarak kullanılıyor. Her yıl gittiğimizde uğruyoruz muhakkak. Muhteşem bir binası var. Kütüphanede görevli bey ise babaannemin safra kesesi ameliyatını yapan doktor Adil Kartal'ın yeğeniymiş. Konyamız'daki başarılı ve iyi kalpli Viranşehirli doktor Adil Kartal Bey. Allah ondan razı olsun.

Kütüphane görevlisi bizi oturttuktan sonra bir iki dakikalığına ortadan kayboldu. Geri döndüğünde elinde soğuk bir içecek şişesi tutuyordu. Ve görülüp de ayıp olmasın diye şişeyi resmen saklıyordu. Hani bizim için zahmete girdiğini belgelemiyor yani, saklıyor. Ne kadar firasetliler Allah'ım. Çoğunun "köylü" deyip de beğenmediği-küçümsediği o insanlarda öyle ince düşünceler, öyle firasetler gördüm ki, başkasında şahit olmadığım cinstendi.

Kütüphaneden sonra Urfa yoluna geri dönüp Eyüp Nebi Köyü'ne yöneldik. Hazreti Eyyüp ve Hazreti Elyesa Peygamberler ile, Hazreti Eyyüp'ün hanımı Hazreti Rahime Hatun'un medfun bulunduğu köy. Bu köye gelirken sol kolunuzda bulunan bir köyde ise Hazreti Eyyüp'ün iki oğlu medfun. Urfam'da "bir yıl önce nasıldı bir yıl sonra nasıl olmuş" karşılaştırmasını yaptığımda, pek çok gelimşe olduğunu görüyorum. İlk geldiğimizde bu köyün yolu bile yoktu resmen. arabamız takır tukur zor ilerlemişti. Şimdi hem yolu var, hem ana yoldaki girişe koskocaman bir taş kapı yapılmış. Urfa'da insanlar ve kurumlar çalışıyor :)

İlk geldiğimizde bir amca oturuyordu giriş kısmında. Köyde hatırı sayılır bir ağaymış. Babamla biraz sohbet etmişti. O amcadan öğrendiğimize göre adap gereği önce Hazreti Elyesa'nın kabrine gittik. Şöyle ki Hazreti Elyesa senelerce Hazreti Eyyüp'ü aramış. Onu bulup görüşmeyi çok istemiş. Tam Viranşehir'in bu köyüne geldiğinde karşısına insan suretinde çıkmış şeytan. Ve "Eyüp burada değil. Boşuna arama" demiş. Hazreti Elyesa doksanlı yaşlarında ve çok bitkinmiş. Öyle üzülmüş öyle üzülmüş ki, daha aramaya da dermanı kalmamış. Oracıkta ruhunu teslim etmiş. Bu durumu öğrenen Hazreti Eyüp (A.S.) ise, çok üzülmüş ve insanların kendisinden önce Hazreti Elyesa'yı ziyaret etmelerini söylemiş. O'na karşı bir sevgi bir saygı olsun diye. Girişte hemen solda bulunuyor Eyüp Nebi kabri. Hazreti Elyesa ise baya bir yürüdükten sonra bahçenin en sonunda sağda bulunuyor. İkisinin arası epey var. Bu yolda ise sağ kolda Hazreti Eyüp'ün yaslandığı sabır taşı var. Şifalı suyu da var. Belirtmeden geçmeyeyim Konyamız'ın gururu Vali Ziyaeddin Akbulut vardı ki bize Urfa'daki görevinden sonra gelmişti. Bu kabirler önceden türbesiz ve düzensizmiş. Vali burada göreve başlayınca "Bir Peygamber kabri böyle olmaz" diye hem türbelerini hem de bahçesini yaptırmış. Urfalılar bu valiye çok hürmet duyuyorlar.

Buraya her gelişimizde farklı illerden ziyaretçiler görüyoruz. Bu defa Adanalı bir aile vardı. Ziyaretlerimizden sonra öğleni kılıp Hazreti Rahime Hatun'u ziyarete gittik. Çok acıkmıştık ve bir değişiklik olsun diye öğle yemeğimizi burada yemeye karar verdik. İleride bir fırın vardı, bahçeli. Orada miss gibi sıcacık lahmacunlarımızı yeyip yola koyulduk.

Urfam'a dönünce annem yeni geldiği için Şurkav'ı tekrar gezdik. Balıklıgöl ve etrafını saymıyorum zaten. Çay iç, sohbet et, hasret gider derken akşam doğru ciğerciye. Annem de özlemiş. İyi oldu. Ertesi sabah oldukça yorucu geçecekti. Mümkün olan bütün taş konakları gezmek, hem de yürüye yürüye :) İnsanın ayaklarında derman kalmıyor. Ama olsun, Sürme Gözlü Urfam'a değer. Akşam otele dönüp dinlendik.

Yeni bir yazıda buluşmak ümidiyle. Umut hep vâr olsun.
(İlk yayın tarihi: 12.01.2010)

2009 AYINTAP-URFA GEZİM-7

06 Ekim 2009 salı günü ilçelere gitmeden Canım Urfam' ın merkezini gezecektik. Gezi planını hazırlarken Urfa merkez gezisini özellikle araya sıkıştırmaya çalışıyorum; sürekli direksiyon sallayan babamı dinlendirmek için.

Urfa'daki her kahvaltıda olmazsa olmazım isot söğürmesi ve tırnaklı ekmeklerimizi alıp, müdavimi olduğumuz o güzel Halepli Bahçe'de elhamdülİllah çok güzel bir sabah kahvaltısı yaptık. Ardından Urfa Kal'ası'na yöneldik. Kalenin iki çıkışı var. Biri dışardan normal merdivenlerle, biri tünelden Nemrut'un yaptırdığı merdivenlerle. Tünelden çıkmak çok zor. Eski insanların boyu bize göre hayli uzun olduğu için onların bir basamağı da bizim üç dört basamağımız kadar. Dolayısıyla adımlarınızı aça aça ve tünelden döne döne ve Canım Urfam'ın o güzel-o meşhur sıcağında :) azıcık bunalarak çıkmak durumunda kalıyorsunuz (şikayet için yazmıyorum haa, Urfam'ın sıcağı bile güzeldir bana göre. Rahmettir.). Fakat 2007'de kaleye ilk çıkışım tünelden olduğunda yanımdaki suyu iki dakikada bitirip de susuzluktan da yanınca "Nemrut'un Hazreti İbrahim'i ateşe atması şöyle dursun, işkence çektirmek için bu tüneli bir kez yürüyerek çıkartması yeterdi." dediğimi hâlâ hatırlarım. Halama tünelin bu geçmişini anlatıp "Sana bir iyilik yapmak istiyorum, gel dışarıdan çıkalım ve tünelden de inelim. İniş daha kolay olur, o tüneli de böylece görmüş olursun" dedim. Çıkarken bir yatır gördük yol üzerinde. Nasıl olduysa daha evvel dikkatimi çekmemişti. Yakup Kalfa Türbesi yazıyor duvarında. Allah (c.c.) rahmet eylesin, kabrinin yeri müthiş. Hani bir türküde denir ya "mezarımın taşı Urfa'ya karşı" diye; bu mezar sadece taşıyla değil, tümden bizzat Urfa'ya karşı.

Kaleye çıkınca etrafı bir kolaçan etmeden, akıl sır almayan o koskoca kale duvarlarını incelemeden olmaz. Ama bunun ardından en sevdiğim ve her sene özellikle yapmaya çalıştığım iş, mancınıkların dibine oturarak doyamaya doyamaya Urfam'ı seyretmektir. Sesler silinir kulağımdan o an, sadece izlerim düşünerek. Giderseniz bunu yapmanızı size de tavsiye ederim.

Dönüşte tünelden inerek direk Anzılha'ya geçtik. Bu tatlı yorgunluğun üstüne taptaze bir sade kahve iyi giderdi tabi. Babamla halamsa her zamanki gibi çay :)

Yorgunluğumuzu biraz attıktan sonra yola koyulduk ve çarşılara yöneldik. Seyyar bir satıcıda bulunan kocaman kocaman Urfa narları görmeye değerdi gerçekten. Urfa'da meşhur olan narlar. Sıra sıra isotlar, pul biberler, Urfalı hanımların elbise dikindiği pullu tüllü rengarenk kumaşlar, gözünüzü alamadığınız bakırlar, tarihi eser gibi sokak çeşmeleri, dolmalık kurular, daha neler neler... Hepsi Balıklıgöl'ün arkasından başlamak üzere Haşimiye'ye kadar ilerleyen tarihi Urfa Han'larında. Mümkün olan resimleri (bir önceki yazımda eksik kalan resimlerle birlikte) ayrı bir yazı olarak ekleyeceğim İnşaAllah. Bakır severler olarak halamla beraber bakır eşyalar aldık çarşıdan. Öğlen yemeği vakti gelince de domates çömlek yemek üzere Kadir Usta'nın yerine gittik. Usta ameliyat olduğu için dükkanda değildi tabi. Oğlu ve çalışanı vardı. Yemek güzeldi. Ama itiraf etmeliyim, önceki sene Kadir Usta'nın elinden yediğim gibi değildi. MaşaAllah diyeyim onun elinin lezzetini hiç kimse tutturamıyor.

Yemekten sonra Halil-ur-Rahman Camisi'ne gittik namazlar için. Ardından Balıklıgöl Alışveriş Merkezini gezdik. Sonra Şurkav gezisi ve çay faslı. İkindiler de Rızvaniye'de. Hani o salâsına doyum olmayan güzel cami var ya, orası işte.

Namazdan sonra Balıklıgöl'de balıkların seyrinin ardından tekrar yola düştük ve Kocaman bir anıttan sürekli mırra akıtan Haşimiye Meydanı'ndan başlayıp, Ulu Cami, Urfa sokakları, su çeşmeleri, konuk evleri derken Şahin Bakırcılık'a geldik. Balıklıgöl'ün yanından Hasan Paşa Camisi'ni geçip de hiç bir yere dönmeden dümdüz devam edince karşınıza tarihi eser gibi binasıyla Esnaf Çay Ocağı çıkıyor. Şahin Bakırcılık'sa onun karşı tarafında. Sadece yolu atlamanız lazım. Bulunduğu binanın ikinci katında. Ve içeri girdiğinizde ne tarafa bakacağınızı şaşırıyorsunuz, hele bir de bakırları seviyorsanız bizim gibi. Dükkân görevlisinden müsade alarak pek çok da fotoğraf çektim. Bakır incelemelerimizi ve bakır alışverişimizi bitirince akşama dönmüş olan havada Şurkav'ın ve Balıklıgöl Sağlık Ocağı'nın önünden geçerek arabamıza vardık. Aldıklarımızı bırakıp Halepli Bahçe'de bir mola verdikten sonra akşam öğünü olarak meşhur Urfa ciğeri yemeye gittik yine. Yemeğin ardından Balıklıgöl'e geldik ve gece manzarasında o eşsiz havayı teneffüs ettik. Sohbet muhabbet derken otele dönüş saatimiz geldi. Uykuya dalarken, ertesi gün güzel bir sürprizin bizi beklediğinden haberimiz yoktu hiçbirimizin.

Yeni bir yazıda buluşmak ümidiyle. Umut hep vâr olsun.
(İlk yayın tarihi: 11.01.2010)

2009 AYINTAP-URFA GEZİM-6







05 Ekim 2009 pazartesi günü uyanınca arabamıza binip yola düştük. Canım Urfam'ın çıkışındaki Eyüp Nebi Mahallesi'ne ulaştık. Burada Hazreti Eyüp Aleyhisselam'ın çile çektiği mağara, yıkandığı ve içtiği şifalı suların da kuyusu var. Urfa'ya her gelişte Eyüp Nebi'ye uğramadan olmaz, değil mi.

Bilmeyenleri aydınlatmak için yazayım, Akçakale yoluna doğru giderken Urfa'nın çıkışında Eyüp Nebi Mahallesi var; burada sabır kuyusu ve çile mağarası var Hazreti Eyüp'ün (AS). Viranşehir Yolu'nda ise Eyüp Nebi Köyü var. Orada da Hazreti Eyüp'ün kabri var. Ayrıca Hazreti Elyesa (As.), Hazreti Rahime Hatun (ra) (Eyüp Nebi'nin eşi), az aşağıdaki köyde de Hazreti Eyüp'ün iki oğlu medfun.

Ziyaretimizi gerçekleştirdikten ve şifalı sudan içtikten sonra hızlıca oradan ayrıldık. Çünkü gitmeden önce Konya'daki dost ve akrabalarımıza götürmek üzere su doldurmak için buraya tekrar gelecektik, biiznİllah.

Şanlıurfa-Harran-Akçakale Yolu'nda ilerlerken rast gelen bir fırından tırnaklı ekmeklerimizi aldık ve yol kenarında gördüğümüz ufak bir parkta kahvaltı için durakladık. Bizimkiler çay tiryakisi oldukları için çayımız yol boyu hazır zaten termoslarda. Kahvaltılıklarımızı da çıkarınca muhteşem soframız hazır oldu. Söğürülmüş isot olmadan olmaz tabi :)

Kahvaltının ardından tekrar yola koyulduk ve Şanlıurfa-Akçakale Yolu üzeri Uğraklı Köyü'nde bulunan Aygün Market'e vardık. Geçen yıl "2008 Urfa Hatıralarım-2" başlıklı yazımda bahsetmiştim size onlardan. http://urfa63tutkunu.blogcu.com/2008-urfa-hatiralarim-2/4591497

Bu güzel aileyle tanışmamıza vesile olan oğulları Hüseyin'i bu yıl göremedik, hafızlık eğitimi için şehir dışına gitmiş çünkü. Babam yine İmam amca'yla bakkalda oturdu. Biz de Hüseyin'in annesi Sâra Teyze, babaannesi, kız kardeşleri ve ablası Zehra ile evde. Maksadımız bir selam verip uğramak ve akşam dönüşte müsaitlerse çay içmeye gelmek istediğimizi söylemekti. Ama olmadı tabi :) Önce Sevgili Zehra'nın elinden güzel bir çay içtik, sonra da öğlen yemeği için alıkonulduk :)

Bu arada evin çatısına çıkıp isotun yapılışını gördüm ilk kez. Biber salçası yapımı, çatıdan Uğraklı Köyü manzarası, dalında taze isotlar derken; yemek vakti geldi.

Yemekten sonra Urfalı dostlarımızla vedalaşıp Harran'a doğru yol aldık. Ancak akşam dönüşte çaya gelmemiz için o kadar ısrar ettiler ki, sonunda mecbur söz verdik :) İlk durak hiç değişmez; Ebul Vefa Şeyh Hayat bin Kays El-Harrani (Hayat El Harrani) Hazretleri. Ziyaretin ardından Harran'da bu yıl bulunmuş olan Hazreti Yakup kuyusuna gittik. Sonra kümbet evler, Ulu Cami, Harran Üniversitesi, Harranlı çocuklarla sohbet derken Haliloğlu Harran Evi ve Ali Kızıl Harran Evi'ne gittik. Halam ilk kez gördüğü Harran kümbet evlerine ve içerisindeki eşyalara hayran kaldı. Anlatışımın iki cümleye sığdığına bakmayın, Harran'dan çıkışımız bir kaç saati buldu:)

Harran merkeze yakın bir köydeki İmam Bakır Hz. Türbesini de ziyaret ettikten sonra Akçakale'ye gittik. Neden bilmem, bu ilçeyi çok seviyorum. Belki de ilk geldiğimizde yaşadığımız güzel anılardandır. Orada gezecek hiç bir yer olmadığını bilsek de, sadece havasını solumak ve sınırdan Suriye'ye bakmak için gittik Akçakale'ye. Akçakale, Güzel Urfam' ın güzel ilçesi...

Yeterince seyredip doyamadıktan sonra yola koyulup Aygün ailesine vardık tekrar, ne de olsa söz vermiştik. Çay diye sözleştiğimiz halde hemen yemek koymak istediler ama o kadar toktuk ki zorla geri çevirdik. Ne kadar içten, ne kadar candan insanlar Ya Rabbi... MaşaAllah.

Güzel bir çay faslından sonra vedalaşıp merkeze doğru yola koyulduk. Yolda giderken sağ kolda kalan ve benim merakla gezmek istediğim Toru Toys'a uğradık (Sene içi Şanlıurfa Radyo Mega'yı internetten dinlerken sürekli reklamı çıkıyor). Yeğenim Hamza paşama ve halamın torunu Ege'ye oyuncaklar aldıktan sonra merkeze geldik. Değişmez künefecimiz Gümrükhanı'ndaki Hacı Abdurrahmanoğulları'na gidip (gecenin o saatinde nasıl yenir demeyin) o nefisss künefeyi yedik. Allah (c.c.) tekrarını nasip etsin hayırlısıyla :)

Saat ilerlemiş, olsun. Urfam'da geçirdiğim her dakikayı değerlendirmeliyim. Birazcık az uyusam ne olur ki... Abide İş Merkezi ve Abide AVM'ye gittik. Orayı da gezdikten sonra babamla halamın vücut dirençlerini fazla zorlamamak için otele dönmeyi kabul ettim :)

Sığmayan resimleri bir başka yazıda eklerim inşaAllah. Yeni bir yazıda buluşmak ümidiyle. Umut hep vâr olsun.

(İlk yayın Tarihi 15.12.2009)

1 Şubat 2010 Pazartesi

2009 AYINTAP-URFA GEZİM-5









Suruç'a giderken yol boyunca fıstık ağaçları selamladı bizi. İlçeye yaklaşınca bir petrolde ihtiyaç molası verdik. Petrol sahibi çay ikram etmek isteyince, İstanbul'da oturan ve Urfa'ya ilk kez gelen halam birden "parasını alırsanız olur" deyiverdi :) Haklı kendince, onun yaşadığı şehirde bir petrole durup hiç bir alış veriş yapmaz ve üstüne bir de lavaboyu-suyu kullanırsanız, petrol sahibi size çay ikram etmez. Sonra ben halama açıkladım "bu dediğin Urfa'da hakaret sayılır" diye. Alışacaktı o da yazık :)

Çayımızı içtik, benzinimizi doldurduk ve Urfa'da duymaya alışık olduğumuz o güzel sözle uğurlandık; "Yolunuz açık olsun."

İlk durağımız Şeyh Nasır Türbesi:

İlçe merkezindeki Ahmed-i Bican Camisi'ni ve nar anıtını da gördük. Urfa narı meşhurdur, hani türküde de geçer ya "Karaköprü narlıktır" diye. Gerçi Karaköprü artık narlık değil, binalık :(

Sonra Aligör'ü (yeni adıyla 11 Nisan) geçip Ziyaret Köyü'ne vardık ve Şeyh Mesleme Surucî Türbesi'ni (Şeyh Müslüm) ziyaret ettik, Allah (c.c.) kabul etsin. Ziyaretin ardından Suruç'a yakın Kara Köyü'nde medfun bulunan Şeyh Salman Türbesi'ne gitmek için yol sorduk, ve Urfalı canlardan biri "ben sizi götüreyim" diye sağolsun arabamıza bindi.

Hep Harran'da görmeye alışık olduğumuz kümbet evlerden Kara Köyü'nde de gördük.

Artık öğlen olmuştu ve Urfa merkeze gidip yemek yemenin zamanıydı :) Merkeze varınca istikametimiz (her yıl olduğu gibi) Kadir Usta'nın dükkanı oldu, 63 Ciğer ve Kebap Salonu.

Veee halam için büyük buluşmanın zamanı geldi, defalarca rüyasında gördüğü Balıklıgöl'e gittik.

Balıklıgöl'deki alışveriş dükkânı, amfi tiyatro üstünde çay keyfi, Mevlid-i Halil mağarası ziyareti (Hazreti İbrahim AS.'ın doğduğu mağara), Anzılha Gölü (Ayn-ı Zeliha), Şurkav Çarşısı gezisi derken akşamı ettik. Otele gidip girişimizi bile yaptırmamıştık henüz ama, Kadir Usta'nın yarın açık kalp ameliyatı olacağını duyduğumuz için kendisini ziyarete gitmek istedik. Tatile gittiğiniz bir şehirdeki lokanta sahibi ile tanışıyor, hatta ziyaret için evine gidiyorsunuz. Başka yerde olsa bana çok tuhaf gelir, ama burası Urfa :) Ustanın yeğenini dükkandan aldık (evin yerini bilmediğimiz için) ve ayağımızın tozuyla hasta ziyaretine gittik. Bir yarım saat oturup kalkmayı planlarken, bizi zorla yemeğe ve çaya alıkoydular. Miss gibi Urfa lahmacunu ana yemekti. Kadir Usta ve ailesi bizi çok sıcak karşıladılar.

Güzel bir akşamın ardından otele gidip dinlendik. Zira bir sonraki gün için enerji toplamamız gerekiyordu. Yeni bir yazıda buluşmak ümidiyle. Umut hep vâr olsun.

(İlk yayın Tarihi 09.12.2009)

2009 AYINTAP-URFA GEZİM-4

yapraksarma.blogcu.com Zeynep Ablam'dan çıkınca doğruca hayvanat bahçesine gittik. Gaziantep Hayvanat Bahçesi Türkiye'nin en büyük hayvanat bahçesi olması hasebiyle benim için önem arzediyordu. Balık çeşitlerinden sürüngenlere, kuşlardan yırtıcılara varana kadar pek çok hayvan gördük. Filleri çok seviyorum ama onları göremedim. Kapanış saatine az bir zaman kala gidebildik ve koştura koştura gezdik. Eminim görmediğim daha pek çok yeri vardır. Gitmek isteyenler için bahsedeyim. Hayvanat Bahçesi büyük bir ormana kurulmuş. Etrafta piknik yapabileceğiniz masalar mevcut. Ailenizle hoşça vakit geçirebilirsiniz. Girişi de 2,5 TL idi. Hava kararınca oradan ayrılıp rehberimiz Gökhan Bey eşliğinde bizi yemekte konuk edecek olan ailenin evine vardık. Üç çocuklu bu genç çift bizi sıcakkanlılıkla karşıladılar. Muhkem bir sofra hazırlanmıştı. Evlerine ilk defa gittiğimiz için sofrayı fotoğraflamaya utandım. Ama size menüyü sayabilirim. Gaziantep'in meşhur yemeği yuvarlama, içli köfte, Antep dolması (her sebzeden vardı), salata, yeşillikler, tepsi kebabı (bunu Urfa'ya özgü olarak biliyorum. Balcan ve frenk kebabının tepsiye oturtulmuş hali), baklava, muska baklava, sarma baklava ve ayran. Umarım unuttuğum bir şey olmamıştır. Hepsi birbirinden güzeldi. Hangisini yiyeceğimizi şaşırdık. Ancak size özellikle yuvarlamadan bahsetmek istiyorum. Taneleri bezelyeden ufaktı. Yeşil mercimekten az büyük desem abartı olmaz. O kadar beğendim ki anlatamam. Oysa Antepli aile bu yuvarlamayı beğenmemiş ve istedikleri gibi olmadığı için kendilerince bize mahcup olmuşlardı. Onların beğenmedikleri böyleyse, işte budur diyecekleri yuvarlama nasıl olur bilemiyorum :) Yemekten sonra güzel bir çay ve sohbet faslı geçirdik. Ardından vedalaşıp tekrar yola koyulduk.


Gecenin sessizliği içinde biricik tutkuma, Sürme Gözlüm Canım Urfam'a yol aldık. Ve nihayet Birecik sınırından Urfam'a girdik. Bu anı nasıl tarif edeyim, bu duyguyu hangi kelimeyle anlatayım bilemiyorum. Sadece "kavuşmak" diyebiliyorum. Kavuşmak... Tam 11 ay hasret çektikten, kavrulduktan, için için yandıktan sonra, işte yine, nihayet kavuşmak... Yaratan'ına kurban olduğum Can Urfam. Sevmek dedikleri bu olsa gerek. Gecesini, ayazını, karanlığını, hatta bazen çaresiz kalmışlığını bile sevmek. Ben şimdi Sürme Gözlüm'e kavuşmuşum. Sıcakmış soğukmuş ne gam! Sarılırım Urfam'ın şefkatine, kendimi uykunun kollarına bırakırım. Ve işte yine bir ilki yaşıyorum. Her sene gezdiğim Birecik'te, ilk defa sabahlıyorum. Mirkelâm Tesisleri'nde.

Bir zamanlar koşarak şarkı söyleyen Mirkelâm'ı sanırım hatırlarsınız. Her sene Birecik'e vardığımızda Aydın Mirkelâm'ı ve ailesini hayırla anarım. Nedeni basit. Ortalarda "Urfalıyım" deyip kasıla kasıla, övüne övüne gezen; ama Urfam'a bir tek çivi bile çakmamış olan ve bu güzide şehre layık olmayan etiket budalalarını görünce, "memleketimdir, hizmet götüreyim" düşüncesiyle avuç içi kadar Birecik'e muazzam bir Dinlenme Tesisi yaptırmış olan Mirkelâm'ın kıymeti daha çabuk anlaşılıyor.


Urfam'da bir saniyeyi bile boşa harcamamak uğruna sabahın ilk ışıklarıyla ayağa dikilen ben, babamı ve halamı uyandırmak suretiyle yola düşmemize vesile oldum. İlk durağımız Göz Suyu. Birecik Köprüsü'nü geçip sola dönerek Kelaynak Tesisleri'ne doğru giderken yolun sağ tarafında kalıyor. Şifalı göz suyu çıkıyor. Son derece berrak. Turkuaza çalan bir rengi var. İçmeniz, gözlerinizi yıkamanız ve şişelerinizi doldurmanız mümkün. Biz de bu işlemleri yaptıktan sonra Göz Suyu'nun karşısındaki masalarda Fırat'a nazır kahvaltımızı yapıyoruz. Bir tesis filan yok, yanlış anlaşılmasın. Herkes yemeğini kendisi götürüp bu masalardan yararlanabiliyor. Kahvaltının ardından merkeze gidip Ala Burç'u, mırra anıtını ve etraftaki tarihi eserleri ziyaret ettik. Sonra arabayı parkedip, yürüyerek kalenin yolunu tuttuk. Kalenin normal bir çıkışı yok. Evlerin arasından aşırı dik bir yamaçtan çıkılıyor. Babam ve halam çıkamayacaklarını ifade ettikleri için mecbur tek başıma kaleye tırmanmaya başladım. Üç yıldır bu anı bekliyordum ama önceki yıllarda kısmet olmamıştı. Tepeden Birecik manzarası seyredeceğim, bu kaçarılır mı hiç! Biraz zor da olsa çıktım, fotoğraflar çektim, etrafı doya doya seyrettim. Ancak kalenin ön tarafında geçmedim yalnız olunca. Yani Fırat'ı kaleden izlemek bu yıl da nasip olmadı. Neyse, buna da şükür. Kısmetse o da bir dahaki sefere olur.




Kaleden inince Birecik sokaklarında yürüyerek biraz gezdik. Tulumba tatlısını bilirsiniz. Simit gibi yuvarlatılmışına halka tatlısı denir hani. Seyyar bir tezgahta onun satıldığını gördüm ama şekli çok farklıydı. Çarkıfelek gibi sarılmış hamur pişirilmişti ve boyutu da bir servis tabağı kadardı. Çok şaşırdım. Bu kadar büyük ve şekli böyle farklı bir halka tatlısını ilk kez görüyordum. Tabi boş durmayıp hemen fotoğrafını çektim :)




Birecik sokaklarındaki gezimiz bitince arabamıza binip Suruç'a doğru yol almaya başladık. Yeni bir yazıda buluşmak ümidiyle. Umut hep vâr olsun.

(İlk yayın Tarihi 19.11.2009)

2009 AYINTAP-URFA GEZİM-3


GEZİ GÜNLÜĞÜMÜZE ÇEKTİĞİM FOTOĞRAFLARLA DEVAM EDELİM:

1. GAZİANTEP'TE KAHVALTIDA YEDİĞİMİZ KATMER


2. MEŞHUR ZEUGMA ÇİNGENE KIZ MOZAYİĞİ (GAZİANTEP ARKEOLOJİ MÜZESİ):


3. GAZİANTEP ŞEHİR MÜZESİNDEN BİR KARE: SEDEF KAKMACILIK:

4. GAZİANTEP ŞEHİR MÜZESİNDEN BİR KARE: GAZİANTEP'TE EV

5. BAKLAVA YAPAN USTALARIN CANLANDIRILDIĞI ANIT



(İlk yayın Tarihi 23.10.2009)