19 Ağustos 2022 Cuma

VAZGEÇMEK ÖZGÜRLEŞMEKTİR


"Annem neden beni hiç sevmedi?" diye düşünüp duruyordu Rabia. Ömrü boyunca bu soruya cevap aramış, lakin bir türlü cevap bulamamıştı. İşin ilginci annesine de defalarca sormuş, ama ondan da bir yanıt alamamıştı. O kadar ki günün birinde soluğu psikoterapistte aldı. Kadın sordu, neden geldiniz? Tek bir cevap verdi :

"Bana kabullenmeyi öğretebilir misiniz?"... 

Sonraki seanslarda konu hep belliydi. Neden, neden, neden sorularına cevap aranıyordu. Bir gün psikoterapist dedi ki:

"Anneniz sizi o kadar güçlü görmüş ki, kendi hayatının çocukluktan itibaren gelen tüm yükünü size yüklemiş. Bu hayatta herkes kendi yükünü çekmelidir. Bu zamana kadar annenizin yükünü taşımışsınız. Şimdi bu yükü ona sevgiyle iade edin." 

İlerleyen haftalarda durum değişmeye başlamış, eskiye göre kendini rahat hissetmeye başlamıştı. Ama zaman bu ya, insan unutuyordu. Ya da her şeye rağmen kabullenmeyi öğrenemiyordu. "Annem bana neden böyle, neden çocuklarından sadece bana böyle?" sorusuyla kalbini yeyip bitiriyordu Rabia. Bir gün psikoterapist ona müthiş bir cümle kurdu:

"Elinde 50 lirası olandan 100 lira isteyemezsin. Senin annenin sadece 50 lirası var."... 

Yıllar yıllar sonra, bir gün internette bir cümle okudu:

"Sevgili kalbim! Neden hâlâ apartman boşluğunun gün ışığı görmeyen penceresinde kuş sesleri beklersin?"*

Yıllar geçmişti ama değişen hiç bir şey olmamıştı. Annesi Rabia'yı görmüyordu. Hastalıklarını yalnız yaşıyor, sorunlarıyla tek başına mücadele ediyor, başarılarını yalnız kutluyor, uğradığı kalp ağrılarını bile tek başına çekiyordu. Annesi vardı. Çok şükür hayattaydı. Ama Rabia'nın başına verecek bir omzu yoktu annesinin. Hiç bir zaman olmamıştı. Oysa Rabia her seferinde ama her seferinde yeni bir umutla annesine koşmuştu. Belki bu sefer olacaktı. Belki bu defa ilgi gösterecekti. Belki bu kez kızının acısını paylaşacaktı. Belki bu kez onu anlayacaktı... Olmadı. Olamadı. Annesinde hayat boyu sadece 50 lira olmuştu. Ve annesi hiç bir zaman o 50 lirayı 100 liraya tamamlamaya çalışmamıştı. Annesi 50 lirasıyla, diğer çocuklarıyla, Rabia'sız hayatıyla mutluydu. Psikoterapiste "bana kabullenmeyi öğretebilir misiniz?" dediği o ilk gün dahi her şeyin farkındaydı Rabia. Bu hali kabullense beklentisizleşeceğini, mutlu olacağını biliyordu. Ama bu halin değişeceğine dair bir umut besliyordu, her şeye rağmen...

Aradan yıllar geçti. Ve Rabia O GÜN anladı "apartman boşluğunun gün ışığı görmeyen penceresinde kuş seslerini 'beyhude' beklediğini". İşte o gün, kendine şöyle dedi :

Olmuyorsa olmuyordur, 
Sevmiyorsa sevmiyordur, 
Vazgeç Rabia, 
Çünkü, 
Çünkü VAZGEÇMEK ÖZGÜRLEŞMEKTİR! 

19 Ağustos 2022 / KONYA / 23.51

*İnternetten alıntı cümle
**Fotoğraf alıntıdır. 

27 Temmuz 2022 Çarşamba

RÜZGARLI SAYFALAR


"İnsan yanlış kişileri sevdikçe kurak tarlalara dönüyor" dedi adam. Arkadaşlıkta, dostlukta, aşkta... Seçimlerin hep hatalıysa giderek kuruyorsun. Bazense seçmediğin gelip seni buluyor. Hatan bunu kabullenmek, ilk dakikadan yol vermemek oluyor. Hal böyle olunca hem anatomik olarak hem duygusal olarak kuruyorsun. Artık öyle bir zaman geliyor ki, kalbin hiç bir şeye/hiç kimseye çarpmıyor. Her şey boş, her şey anlamsız, her şey kuru geliyor, kupkuru... Ömrün kuruyor yavaş yavaş. Yeşertecek bir katalizör çıkıp gelse diye bekliyorsun. Bir süre sonra onu da beklemiyorsun. O istek dahi kuruyor. Ahhh bilmem ki var mıdır bir çaresi? Bilmem ki var mıdır yeşillenmenin bir yolu? Yeniden kelebekler uçuşur mu insanın kalbinde? Yeniden yağmur yağar mı çorak gönül tarlalarına? Yeniden yasemin çiçeğinin o mis rayihası dolar mı kurumuş burunlara? "Sen istersen yanalım o zaman"* dedirtebilecek biri çıkar mı kuru kalplerin karşısına? 

Adam iki eli ceplerinde, tüm bu düşüncelerle yavaş adımlarla yürüyordu rüzgarlı havada. Etrafı görmüyordu. Sesleri duymuyordu. Dünyadan kopmuş gibiydi adeta. Saçlarını savuran rüzgarda hayat kitabının sayfalarını bir bir çeviriyordu. Yüreğinin niçin bu denli kuraklaştığını düşünüyordu. O an, tam adamın yüreğindeki yağmur hasretiyle cebelleştiği o an, gökler bangır bangır bağırarak çakmaya ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Adam, suratına inen yağmur damlalarıyla derin bir şaşkınlık yaşadı. Sonra suratındaki yağmur damlaları, gözlerinden dökülen durduramadığı yaşlarla karıştı. Adam yağmura sarılmak istercesine kollarını açıyor ve sarsıla sarsıla ağlıyordu. Kendine engel olamadan ve dahi engel olmak istemeden... İçinde bi umut kırıntısı yeşerdi o yağmurla. Yılların suskunluğu gözlerinden akıp gidiyordu adeta. Kim bilir, belki tıpkı bu yağmur gibi, kurak yüreğine de bir yağmur yağardı. Kim bilir, belki....

27 Temmuz 2022 / KONYA / 23.29

*İçimdeki Duman'dan bir cümle
**Fotoğraf alıntıdır. 

22 Mayıs 2022 Pazar

"Yalnızlık Ömür Boyu" mu?


Merhaba sevgili blog dostları,
Geçen gün ablam Instagram'dan bana bu paylaşımı gönderip, altına "bu zor bir şey mi?" diye yazmış. Konunun uzmanı olduğumu bildiği için soruyu doğru kişiye sordu😉 Bu güzel ve önemli bir konu bence. Sadece yazışmalarımızda kalmasın ve sizlerle de paylaşayım istedim. 

{Ola ki resmi göremeyenler olursa üzerinde şöyle yazıyor:

"Bir restoranda oturup tek başına yemek yeme veya bir sinema salonunda tek başına oturma gücüne sahipsen hayatta istediğin her şeyi başarırsın."
İşte ablam bana bu cümleyi gönderip bu zor bir şey mi diye sordu}. 

Bizler birlikte yaşama kültüründe yaratılan varlıklar olduğumuz için genelde her güzelliği yanımızda bir başka insan ile yaşıyoruz. Evliler hanımları/beyleri ile, bekarlar anne babaları/ kardeşleri ya da arkadaşları ile gibi... Yanında güzellikleri paylaşacağın birisi olması hissiyatı yaratılışın bir gereği, tamam. Ama bunun ötesinde bir de mevzunun toplum dayatmasına dönüşmesi konusu var. Şöyle ki, hayat hepimiz için aşamalardan oluşuyor. Yapa yapa, göre göre, yaşaya yaşaya öğreniyoruz. Ve yolun başlarındayken herhangi bir etkinlik yapacağımızda mutlaka yanımızda birisi olmak zorunda gibi hissediyoruz. Zira yalnız insan toplumun gözünde acınan(!) insan oluyor. Burada etkinlikten kastım zorunlu mecburiyetler için yalnız kalanların yaptıkları değil. Yani işiniz gereği bir şehre gitmişsinizdir ya da yeni bir yere atanmışsınızdır. Orada öğle tatilinde yemeğe çıkmanız gerekir ve teksinizdir mesela. Bu değil söylediğim. Ki bunu bile tek başına yapamayan pek çok insan var orası da ayrı konu. Benim bahsettiğim; hobi olsun, etkinlik olsun, içimden geldi, öyle istiyorum diye yapılan şeylerin tek başına yapılması ya da yapılamaması. İnsan yemek yemeye ilk defa tek başına gittiğinde, sanki herkes ona acıyarak bakıyormuş gibi düşünülüyor. Belki gerçekten böyle bakanlar da oluyor. Halbuki ne alakası var acımak duygusunun burada? Evet gerçekten ama gerçekten o şekilde değerlendirenler, o şekilde bakanlar, hatta çekinmeden bunu suratınıza söyleyenler bile oluyor. Onlar size 'yalnızsın' diyerek acıyor ve acıyarak bakıyorlar. Siz ise 'Hayatta birçok şeyin farkına varmadan bu yaşına gelmiş' diye, onların size duyduğundan daha derin bir acıma hissediyorsunuz onlara karşı. Bu tarz toplumsal baskılardan dolayı olsa gerek, herhangi bir şeyi tek başınıza ilk yapmaya başladığınızda _ve bunu yapan kişi özellikle belli bir yaşın üzerinde olmasına rağmen hala bekar ise_ gerçekten kendisini bir tuhaf hissediyor ve zorlanıyor. Herkes ona bakıyor, herkes ona acıyor gibi düşünceler hücum ediyor belki zihnine. Fakat yukarıda da dedim ya, yaşayarak öğreniyoruz. Bugün endişe duyduğunuz bir şeye 3 yıl 5 yıl sonra dönüp baktığınızda, bunun için üzülmeme endişelenmeme ne gerek varmış diyorsunuz. Yalnızlığın acınılacak bir şey olmadığını belki sonradan anlıyorsunuz; kendinizi buldukça, durumun hiç de dışarıdan zannedildiği gibi olmadığını deneyimledikçe, ve yalnız yaşayıp kendinizle en iyi arkadaş olmayı öğrendikçe... 

Acıyarak bakanların fark etmediği bir şey var. Yalnız insan her şeyi ya da birçok şeyi tek başına yapmak zorunda olduğu için, çok daha güçlü insan oluyor. Allah'ın izni ve yardımıyla sıkıntıların üstesinden tek başına nasıl geleceğini, başına ilk kez gelen bir olayı nasıl halledip o olayın içinden nasıl çıkacağını öğreniyor. Her işi başkası tarafından yapılanlar için akla gelmeyecek derecede kolay sanılan şeylerin bile aslında kolay olmadığını görüyor ve her şeyi kendisi düşünüp ayarlamak zorunda kaldığı için belki başlarda bir yorgunluk çöküyor omuzlarına ve yüreğine. Ama zamanla, kimseye minnet etmeden tek başına güçlü bir şekilde ayakta kalmanın nasıl bir haz olduğunun farkına varıyor. Gençlik yıllarının en başlarında bir sinemaya gideceğinde bile yanına illa bir eş ararken ve bulamadığı zaman üzülürken, gün gelip bunun ne kadar gereksiz bir üzüntü olduğunu ve aslında tek başına izlediği sinemaların en güzel ve en keyifli sinemalar olduğunu anlıyor. 

Çok yaygın bir söz vardır "Yalnızlık Allah'a mahsustur" diye. Doğrudur. Kesinlikle yalnızlık Allah'a mahsustur. Fakat hayat seçimlerden ve imtihanlardan ibaret. İster seçiminiz ister imtihanınız olarak yalnız iseniz, bununla başa çıkmayı da öğrenmeniz gerekiyor. Ve toplumun size yaptığı gibi oturup kendinize acıyacağınıza, kendinizle iyi arkadaş olmayı öğrenip hayattan tad alma mutluluğunu yakaladığınızda, artık her şeyi tek başınıza yapmak ister duruma geliyorsunuz. Demem o ki, ister isteyerek ister istemediği halde imtihanı olarak yalnız kalmak, çok da insanların zannettiği gibi acınacak bir şey değil. Yazımı hitama erdirirken, sorusu üzerine ablama Instagram'dan verdiğim cevabı da sizlerle paylaşmak isterim:



Cenab-ı Hakk yalnızların yalnızlığını bitirmeyi murad ettiyse, dilerim ki kıymet bilenlerle ve gönül yıkmayanlarla karşılaştırsın :) Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep vâr olsun. 

22 Mayıs 2022 / KONYA / 13.07



30 Temmuz 2021 Cuma

Mide Kanaması Mı Geçirdim?

Merhaba sevgili blog dostları,
25 Temmuz pazar günü sabah uyandığımdan itibaren bir takım tuhaf belirtiler göstermeye başladım. Belirtiler akşama kadar durmaksızın devam etti ve akşam üstü şiddetini artırdı. Yarım gün boyunca ne için bekledin derseniz geçecek önemsiz bir şey zannetmiştim. Ancak öyle olmadı maalesef. Akşamüstü artık bir şeylerin ters gittiğine emin olunca doktora gittim. Şehir hastanesinin aciline başvurdum. Öncelikle şunu söylemek isterim ki Konya Şehir Hastanesi ekipmanlarıyla, hızıyla, ekibi ile gerçekten muhteşem olmuş. Kendimi bir devlet hastanesinde değil de, özel hastanelerin en lüksünde gibi hissettim. Her şey son derece sistemli ve güzel. Numaranızı alıyorsunuz ve sıra size geldiği anda içeri giriyorsunuz. Karışıklık vesaire yok. Muayene olduğumda doktor mide kanaması geçiriyor olabileceğimi, bu belirtilerin onu işaret ettiğini ve çok acil üniversite hastanesine gitmem gerektiğini söyledi. Zaten taşıdığım belirtilere internetten bakınca ben de mide kanaması olabileceğini düşünmüştüm. Ancak bunu doktordan duymak başka bir şey tabii ki. Doktor çok acil olarak üniversite hastanesine gitmem gerektiğini, eğer gitmez de geciktirirsem bir yerde düşüp kan kaybından ölebileceğimi söyledi. Biz de hemen üniversite hastanesine gittik. Uzun zamandır hastaneye gitmediğim için üniversite hastanelerinin insanı yoran yüzünü unutmuşum. Acil resmen tıklım tıklımdı. Ne numaratör var ne bir şey. Önce triaja alınıyorsun, oradaki doktor ismini okuduğunda içeriye geçiyorsun. Ancak bunun için o kadar çok bekledim ki size anlatamam. O sırada kalp krizi geçiren bir hasta geldi, karısı koluna girmiş zor yürüyordu. Kadın   "kalp krizi geçiriyor, yardım edin, yardım edin" diyor. Baktı ki gelen giden yok, çığlık çığlığa "ne biçim hastane burası, bir sedye yok mu?" diye bağırdı. Sonra hemen doktor hasta sandalyesi ile geldi ve adamı içeriye aldı. Yani gerçekten milattan önceden kalma gibiydi görüntüler. Sıra bana geldi, içeri alındım. Kan aldılar tahlil için ve hemen mide koruyuculu bir serum verdiler. Ancak size anlatırken böyle kısacık bir cümlenin içerisinde söylediğime bakmayın. Maalesef gelen hemşire damarlarımı bulamadığı için 4-5 farklı yerden deneme yaparak girdiği her damarı patlattı. En sonunda bileğimin iç tarafından taktı serumu. "Buradaki damar çok ince, elinizi kıpırdatmayın, çok yavaş gidecek serum" dedi. Zaten tarifi imkansız bir acı yaşadığım için put gibi hiç kıpırdamadan durdum. Ancak bir süre sonra kolumda yanma, uyuşma ve korkunç acılar baş gösterdi. O sırada doktor gelince durumu anlattık. Doktor "buraya niye taktı, bu damar çok incedir, buradan serum doğru dürüst gitmez ki" diye kendince söylendi ve sonrasında daha tecrübeli yaşı büyük bir hemşire gönderdi. O da serumu bileğimin iç kısmından çıkarıp, diğer elimin üstüne taktı. Ve çıkardığı anda gördüğüm görüntü ile şok oldum. "Buradaki damarınızı patlatmışlar" dedi ama o görüntüyü hiç unutamayacağım. Resmen bileğimin içi balon gibi şişmişti. Çok korkunç ve kötü görünüyordu. Ben artık hastalığın derdini bıraktım, patlayan damarlarımın acısına düştüm. Şu an günler olmasına rağmen damarlarımın acısı ve üstündeki morluklar hala geçmedi. Bir işi yapmak için o işte ehil olmak gerçekten çok önemli. İnsanları deneme tahtası gibi kullanmak, nasıl olsa benim canım acımıyor ona ne olursa olsun gibi bir düşüncede olmak gerçekten çok yanlış. Ben ağrı eşiğim yüksek olduğu halde damarlarımın acısına gerçekten zor dayandım. Sonrasında belirli saat aralıkları ile kan aldırmam gerekti. Çünkü kıyaslayıp hemoglobin değerlerine bakacaklarmış düşüş var mı diye. Ancak bu kanı almaya gelen hemşireler de kanı alabilecek damar bulamadılar maalesef ilk hemşire kolumun içi dışı ellerimin üstü her taraftaki damarları patlattığı için! Gerçekten çok acılı ve zor bir süreçti. Gece boyu hastanede kalmak durumunda kaldım. Sabaha karşı dışarıdan çığlık çığlığa ağlama sesleri gelmeye başladı. Sanırım birilerinin cenazesi oldu. Hani bazı yörelerde ağıt yakar gibi sayarak ağlarlar ya, yaklaşık 1 saat boyunca kadınlar durmaksızın saya saya ağladılar. İnsanların böyle hallerini görmek de insanın üzülmesine sebep oluyor. O sırada acil odasından yaşlı bir amcanın son ses bağırışlarını duydum. Amca "Burası ne biçim hastane! Siz ne biçim insanlarsınız! Acıtmadık yerimi bırakmadınız! Yeter artık! Böyle tedavi mi olur!" diye bağırıyordu. O an içimden "sanırım amcaya da benim damarlarımı patlatan hemşire gitti" diye düşünmedim desem yalan olur. İnsanların acı çektiğine yakından şahit olmak insanın ruhunu derinden etkileyen bir şey gerçekten. Tüm bunların sonunda sabahleyin doktorum mide kanaması geçirmediğimi, yaşadıklarımın bir enfeksiyondan kaynaklı olduğunu söyleyerek bir poşet dolusu hap yazarak beni taburcu etti. Ve o andan sonra birkaç tane tanıdığımızdan arka arkaya duyduğumuz şey şuydu; Konya'da çeşmeden akan sulara lağım suları karışmış. Bundan dolayı da bir salgın baş göstermiş. Hatta yan komşumuzun kızı başka bir hastanede sağlıkçı. Akıl etseydim de keşke sana söyleseydim, iki haftadır bizim hastaneye gelen gelene, bu konuda ortalık kırılıyor, çeşmeden kullanmayın demediğim için üzgünüm dedi. Eczacım da reçetemi görür görmez bu durumdan siz de mi nasibinizi aldınız dedi. Benim hiç haberim yoktu ama şu an Konyamızda bu şekilde bir salgın varmış.

Sonuç itibari ile sağlığın her şeyden ama her şeyden daha önemli olduğunu bir kez daha anladım. Rabb'im cümlemize sıhhat afiyet şifa versin. Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Kendinize ve sağlığınıza lütfen çok dikkat edin. 

20 Temmuz 2021 Salı

Alacağın Olsun Zehrem




Ben daha çocuk sayılacak yaşlardayken çok severek dinlediğim ve söylediğim bir ezgi vardı. Nereden bilirdim o ezginin bir gün hayatımın hakikati olacağını... 

"Özlemekten yorulmuşum, kapında durdur beni, 
Ucu sana dek uzanan bir zincire  vur beni, 
Beni çöllerden sorma ki sonra Mecnun yerinir, 
Aşksızlıktan taş kesilmiş şehirlere sor beni!" 

Yorgunum be Zehrem. Zihnim yorgun, bedenim yorgun, fikrim yorgun, hislerim yorgun; külliyen yorgunum senin anlayacağın. İnsan kendi hayatının yükünden yorulur mu? Gün gelip yoruluyormuş meğerse. Seni özlemekten bitap düştüm. Aradım, bulamadım. Aramaktan vazgeçtim, yine bulamadım. Bulduğumu sandığımdaysa Ağrı Dağı'nın zirvesinden yere çakıldım. Öyle şiddetli, öyle sert bir düşüştü ki bu; sinemde kırılmadık kemik kalmadı. Öldüm sonra. Sesler öldü, suretler öldü, lisan öldü. Karanlık, kapkaranlık bir mahzende yapayalnız kalakaldım. Çok korkunçtu Zehrem. Hâlâ çok korkunç... 

Sonra bir gün celladımı gördüm. İlginçtir, o bakışla dirildim. "Bu ne yaman çelişkidir" anlayamadım...

Nefes alınmayan şehirlerde beton binaların arasında bir başıma bıraktın ya beni, alacağın olsun! Olsun be gülüm, senin yine de canın sağ olsun! 

Her neredeysen, bayramın mübarek olsun Zehrem... 

20 Temmuz 2021 / KONYA / 00.40

16 Temmuz 2021 Cuma

Her Yıl Bu Zamanlar


"İnsanın hem kavuşması hem ayrılığı nasıl aynı zamana denk gelir ki?" diye düşündü. Her sene bu vakitler geldiğinde sevinç ve hüzün bir arada içini kaplardı. Bu haline şaşıyordu. Bir insan aynı anda nasıl hem durgun ve mahzun hem de mutlu ve neş'eli olabilirdi ki? Mutluydu, çünkü sevildiğini biliyordu. Mahzundu, çünkü sevdiği artık yanında değildi. Niye böyle oldu, nasıl böyle oldu'ları bir kenara bırakıp hayatın akışında oradan oraya savrulmaya başlayalı epey zaman olmuştu. Kendisini duygusal ve fiziksel anlamda son derece yalnız hissediyordu. Nereye varacak bu yalnızlığın sonu diye düşünürken, komşu balkonundan çay karıştırma sesleri duydu. Çay... İnsana ne güzel bir arkadaştı. Mutluyken de insana iyi geliyor, kederli iken de iyi geliyordu. Ancak en güzeli, evin içinde çay kaşığı sesi duyabilmekti. Yalnız içilen çaydansa, karşılıklı içilen çaylar her zaman daha lezzetli gelmişti ona. Bu düşünceler içerisinde iken Özdemir Asaf'ın "Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa adı yalnızlık olmaz" dizesi geldi aklına. Yalnızlığın da güzel tarafları var aslında diye kendini teselli etmeye çalıştı. Fakat iş tüm güzelliklerden geçip geceleyin zihninin içinde yürüyüp duran karıncalarla baş başa kalmak ve onlar yüzünden uyuyamamaya dayanıyordu. Yalnız olmanın en zor tarafı galiba geceleri uyuyamamaktı. Gece, sessizliğin göbek adıydı. Ama onun zihni asıl geceleri konuşmaya başlıyordu. Ortamda çıt çıkmasa da beyninin içinde bir orkestra vardı sanki. Bu orkestra seslerini susturmadığı için geceleri bir türlü uyku yüzü göremiyordu. Düşünceler içerisinde iken  vakit bir hayli ilerlemişti. Kederin bünyesini iyiden iyiye basmaya başladığını farkedince bu halini dağıtmak istedi. 'Eskiler radyoyu açar ve "ikinci/beşinci... sıradaki benim olsun" derlerdi, ben de öyle yapayım bugün' dedi kendine ve ekledi  "üçüncüsü benim olsun". Radyonun düğmesini çevirdi. Kısmetinden radyonun gece programı da yeni başlamıştı. Spiker hızlı ve neşeli bir giriş yapmış  ve ard arda iki hareketli türkü çalmıştı. İkincisi bitince yeniden mikrofon başına geçen spiker  "Evet dostlar, gece ilerliyor ve artık kendimizi gecenin hüzünlü kollarına bırakma zamanı geldi. Şimdi biraz da gecenin ruhuna uygun yavaş parçalardan dinleyelim" dedi ve üçüncü parçayı başlattı. İşte gelmişti. Şimdi çalan onun için çalıyordu. Acaba ne çıkacak diye merak içerisinde beklerken iyiden iyiye durgunlaştı. Çünkü sırada sevdiği, ama her dinlediğinde çok etkilendiği bir türkü vardı:

"Ne feryad edersin divane bülbül? 
Senin bu feryadın gülşene kalsın. 
Bu dünyada eremezsen murada, 
Huzuru mahşere divana kalsın." 

Derin bir ahhh çekti. Anlaşılan gece yine uzun olacaktı... 

16 Temmuz 2021/KONYA/21.58


*Fotoğraf internetten alıntıdır. 

30 Haziran 2021 Çarşamba

Yarım Kalan Şarkı


Kadın, yıllardır yolunu gözlediği yolcuyu görmenin şaşkınlığı ve heyecanı içerisindeydi. Görmek dediysem öyle bire bir değil, uzaktan bir rast gelmek hani. Adam, yıllardır yollarına düşmek istediği kadın için ortaya çıkmaya karar vermişti. Kapalı perdeleri aralayıp uzaktan da olsa bakmıştı sevdiğine. İmkansızı düşlüyorlardı. Kadın, hasretin getirdiği uykusuz gecelerin hediyesi yorgun bir simaya bürünmüştü. Adamsa adeta "o eski halimden eser yok şimdi"yi söylüyordu. Kibirli alnı ve dimdik omuzları gitmiş, hayatın yorgunluğu altında kıvrılan sırtıyla kederden açılmış alnı gelmişti. Uzaktan uzağa da olsa bir an gözgöze geldiler. Kalp atışlarının sıklaştığının ikisi de farkındaydı. Vücutlarının sol yanındaki gümbürtünün dışarıdan duyulup duyulmadığını merak ediyorlardı. İkisi de eskisi gibi görünmüyordu. Çok değişmişlerdi. Belki de değişen sadece suretleriydi. Her yan yana gelişlerinde gümbür gümbür atan kalplerde bir değişme yoktu. Belki kırgınlık, üzgünlük, ama ille de hasret vardı.

_Neden? diye sordu biri. 
_Korktum... diyebildi öteki. 
_İnsan hiç sevdadan korkar mı? 
_Kaybetmekten ölesiye korkuyorsa başlamaktan da korkar. Bu korku hatalar yaptırır insana. Dönüşü olmayan korkunç hatalar... Kaybetmemek için kendi elleriyle kaybeder insan. Tıpkı Arkaş* gibi... 

Ses yoktu. Söz yoktu. Kalpten kalbe giden görünmeyen yol ile konuşuyorlardı. Bu sözlerden hangisini kim söylüyordu acaba? Kadına sorarsanız soruları soran kendisiydi. Adama sorarsanız da soruları soran adamdı. İkisi de yaralı, ikisi de aynıydı. O kadar birlerdi ki; soracakları sorular da, bu sorulara verecekleri cevaplar da birbirinin aynısıydı. Kırgınlıkları, özlemleri, düşleri aynıydı. Ne var ki yürüdükleri yollar bambaşkaydı artık... 

Adam, kadın ve ortak düşleri; yeniden aynı çizgide buluşamayacak kadar savrulup yaralanmışlardı. İşte tam o sırada bir ses yükseldi yurdun sesleri radyosundan:

"Sen benim hiçbir şeyimsin, 
Yabancı bir şarkı gibi yarım, 
Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak, 
Hiç kimse misin bilmem ki nesin, 
Uykumun arasında çağırdığım, 
Çocukluk sesimle ağlayarak"... **

30 Haziran 2021 /KONYA /01.17


*Arkaş: Mihail Nuayme'nin Kendini Arayan Adam (Arkaş'ın Günlüğü) adlı kitabının baş karakteri. 
**Attila İlhan