Filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2014 Cuma

Gazze Yanıyor

"Yıkılasın İsrail enkazını göreyim,
Sana ülke diyenin yüzüne tüküreyim!"
Necip Fazıl Kısakürek

Gazze yanıyor. İsrail terörü yine ölüm saçıyor etrafa. Yine Ramazan. Yine ölüyor bebekler. Yok yok ölü değil onlar. Onlar şehitler.

Gazze yanıyor. Filistin yanıyor. Sultan 2. Abdülhamid dedemin öz be öz şahsi parası ile aldığı vatan toprağı yanıyor, yakılıyor. "Gazze'den bize ne?" diyen nadanlara sesleniyorum. Gidin ve Çanakkale Şehitliği'ne bakın. Oradaki şehit mezarlarımızdaki taşları okuyun. Görün bakalım oradaki Gazze yazan taşları. Filistin, Sultan 2. Abdülhamid'in hazine parasıyla değil, kendi parasıyla alıp devlete kattığı bir toprak değil miydi? Filistin ümmetin ilk kıblesi değil miydi? Filistin Çanakkale'de bizimle omuz omuza emek verenler değil miydi? Hadi bunların hepsini bir kenara bıraktın diyelim. Filistin'de katledilenler insan değil mi be kardeşim? Nasıl dersin ki bize ne diye? Aldığın her yahudi malı insanlığa kurşun olarak geri dönüyor. Bu zülme dur demenin zamanı gelmedi mi artık? Tüm yaşananlara rağmen nasıl kaparsın gözlerini? Nasıl kaparsın yüreğini? Orada bebekler katlediliyor. Daha hiç yürümemiş, hiç koşmamış, hiç anne dememiş... Minicik bebekler. Dünya uyuyor, sen uyuma kerdeşim. İnstagram'da paylaştığım son fotoğrafta bak ne yazıyor:

Sevgili arkadaşlar, instagram paylaşımlarında yahudi malları boykot listelerine bazılarının kendi kullandıkları markalar için "yok o israil malı değil, yok filan malı falan malı" yazdıklarını görüyorum. Hatta daha da ileri gidip bu Türk malıdır diyeni bile okudum. Arkadaşım, lamı cimi yok bu işin. Şuraya koyulabilecek en usturuplu fotoğrafı seçmeye çalıştım. Sen eğer bu fotoğrafı göre göre sürdüğün kremden, içtiğin koladan vaz geçemiyorsan ben sana ne deyim? Yüreğin ölmüş arkadaşım. Kendi yüreğin için gir ağla çık ağla. Ne olur yani perdelerini Ariel'le yıkamasan? Uyan arkadaşım artık uyan lütfen. Dünya fani ölüm anidir. Hesap gününü düşün. Bir ben almasam ne olur deme! Çok şey olur. Daha iyi krem yoksa varsın ellerin catlasın. Daha iyi deterjan yoksa varsın perdelerin gri olsun. Alma ya Hu alma!!! Bebekler ölmesin. Hesap var arkadaşım. Titre ve kendine gel. Türk malı dediğin o mallara harcadığın kurşun paralarının hesabı sorulur bir gün. Unutma, ALMAZSAN ÖLMEZSİN AMA ALIRSAN ÖLÜRLER! !!

Evet, almazsan ölmezsin ama alırsan ölürler. Sen katil değilsin kardeşim, olmamalısın. Kendine gel ve nefsine dur de. Boşla şu iblislerin mallarını almayı. İçim dopdolu. Yazsam daha yazarım lakin susmalıyım burada. Şimdi sana yıllar evvel burada yayınladığım acizane şiirimi tekrar sunayım. Haydi kardeşim, sen de üstüne düşeni yap ve insanlığın ölümüne göz yumma...

ANNE, ELLERİM NERDE?


ANNE, ELLERİM NERDE?

Sisli bir yaz gününde tutuklandı gönlüm,
Ceplerimde çakıl taşları,
Elimde okul defterim vardı.
Henüz çıkmıştım evimden,
Okula gidiyordum sabah erken.
Neden kesildi yollar?
Ve kimdi bu adamlar?

Dünyaya gözünü açınca çocuklar,
İlkin ana sesi duyarlar.
Ben duymadım, duyamadım.
“Ne duydun” derseniz eğer,
Bomba sesiymiş onlar.

Hiç doğru dürüst oyuncağım olmadı benim.
Bir tek çakıl taşlarım var.
Ve en iyi dostum onlar.
Daha ufacıktım,
Bir gün evimizi bastılar.
Babamı alıkoydular.
“Suçu ne?” dedik?
Fazla soru sordurmadılar.
Ve işte o günden sonra,
Çakıl taşları bana yâren oldular.

Başka ülkelerde değişik oyuncakları varmış çocukların,
Görsel şölenleri, eğlenceleri…
Ve daha sayamadığım niceleri.
Hiç görmedim ben onları,
Hiç tatmadım.
Havai fişekler varmış mesela,
Böyle gökyüzüne yükselip,
Orada patlıyorlarmış.
Rengârenk ışık saçıyorlarmış etrafa.
Benim de fişeklerim oldu,
Ama havai değil, gerçek.
Ve hiç renkli ışık saçmadılar hayata.
Sadece tek renkleri vardı onların,
Kırmızı…
Ateş kırmızısı,
Kan kırmızısı….

Ablam evlendi sonra,
Ama hiç eşyası yoktu.
Çeyiz işlenirmiş başka yerlerde genç kızlara,
Benim ablamın çeyizi yoktu.
Çünkü çeyiz işleyecek vakti yoktu.
Hemşireydi ablam hasta yuvasında.
Gece gündüz demeden koşturdu,
İlaç yoktu, morfin yoktu.
Dipdiri dikti yaraları gözünde yaşlarla.
Gelen her çocuk, sanki onun çocuğuydu.
Ahh ablam, o da başkası için kendinden geçenler kervanında…

Dedim ya, okula gidiyordum bir sabah erkenden,
O kocaman tanklar karşıma çıktığında.
Başladılar sonra gerçek fişekleri etrafa saçmaya.
Silah yoktu, tank yoktu direnecek insanlarımda.
Ama olsun, çakıl taşlarımız var bizim,
Bir de iman göğsümüzün tam ortasında.
Ben de başladım taşları fırlatmaya.
Arkadaşlarım içinde en iyisi bendim,
Gidiyordu attıklarım çok uzağa,
Ve değiyordu kâfire mutlaka.

Sonra gördüler beni,
Resimlerimi çektiler bir anda.
Anlamamıştım neden olduğunu ya,
Ertesi gün dayandılar kapıma.
Alıp götürdüler beni evden uzağa.
Çok bağırdı, çok ağladı annem,
Ama yok fayda.
“Sen” dediler,
“Sen bu ellerle bize taş atarsın haaa!”
Ellerine silah almışlardı onlar da,
Ve başladılar ellerime, kollarıma vurmaya.
Ezildi önce, sonra kırıldı kollarım sırayla.
Ve artık acıdan baygındım ben yollarda.
“Seni” dediler, “öldürmeyeceğiz burada.
Şimdi al o pis kollarını yanına,
Ve git ailenin yanına.
Görsünler halini de,
Bir daha dik durmasınlar karşımızda!”

Biz ne yaptık bu fitnecilere anlamadım ya,
Aldım kollarımı yanıma,
Başladım eve doğru yol almaya.
Kollarım çok sancıyordu ama.
Bir de sallanıyorlardı sağa sola.
En son okuluma varabildim ve bayıldım kapıda.
Beni ilk gören öğretmenim olmuştu orada.
Derhal kucaklayıp götürmüş ablamın yanına,
Ve doktorlar bakakalmışlar bu vahşi tabloya.
Ben, gözlerimi açtığımda,
Bir hasta odasında yatıyordum acıyla.
Bulabilmişlerdi bana boş bir yatak nasıl olduysa.

Ellerime baktım sonra,
Sonra kollarıma.
Göremiyordum onları vücudumda.
Sordum sonra ve anlattılar bana.
Yoktu artık iki elim ve iki kolum,
Kesmişlerdi ikisini de beni kurtarmak adına.

Ben, on yaşımdaydım kollarımdan ayrıldığımda,
Sisli bir yaz günüydü ve tutuklanmıştı gönlüm vatan toprağında.
Çocuktum belki, aklım almayacak kadar ufak yaşta,
Ama yaşları küçük de olsa,
Yaşadıkları, duyguları ve fikir dünyaları büyük oluyor çocukların benim yurdumda.
Hiç ağlamadım kollarımı bulamadığımda,
Sadece düşündüm çakıl taşlarını atamayacaktım bir daha!

Anne, ellerim nerde?
Anne, ellerim….

01.10.07 / KONYA / 09.37

KOCASİNAN

26 Kasım 2012 Pazartesi

Grip çayı, Tatil ve Fatih Sultan Mehmet

Geçen hafta izindeydim. Evde vakit geçirdim. Biraz da şifayı kapmıştım ve gün boyu ot çayımı içtim =) Tadı hoş ve şifalı bir çay. Denemek isteyenleriniz olursa şöyle yaptım:

Geniş bir otçayı cezvesi ya da demliğin içine göz kararı ıhlamur, büyüklüğüne göre bir ya da iki çubuk tarçın, bir adet ceviz yaprağı, iki adet ayva yaprağı, 3-4 tane karanfil ve üstüne kaynar su konup ocakta kaynatılır. Bitince üstüne tekrar su eklenip tekrar kaynatılır. Böylece 4 sefere kadar içilir. Sonra posası dökülüp tekrar hazırlanır.

Tatilde bir yandan Gazze'de olanlara üzülürken, diğer yandan sağlığın kıymeti hakkında düşündüm hep. İzlediğim bir dizide aktörün bacakları yapılan iğne ile uyuşturulunca, bir kaç saatliğine de olsa tekerlekli sandalyeye bağlı kaldı. O an aklıma "Ya hakikatte bir insan bu vaziyette iken deprem olsa, yangın çıksa, bir hadise olsa ve kaçmak gerekse ne olur? Bu iğneyi yaptıran kişiler neler hisseder acaba?" diye düşündüm. Bilhassa doğum yapan hanımlar. Fakat daha sonra ya iğnenin etkisi ile bir kaç saatliğine değil de ömür boyu böyle olanlar ne hisseder diye düşündüm. Allah (cc) cümlemize sağlık afiyet şifa versin.

Sonra rahatsızlıktan ötürü sesim kısıldı. Önce az da olsa çıkıyordu. Ertesi gün sıfıra sıfır gitti sesim. Annemlerle konuşurken (daha doğrusu fısıldarken) babam dudak hareketlerimden de olsa anlıyor ve cevaplıyordu. Annem ise "Ne dediğini anlamıyorum. Yanında bir kağıt kalem bulundur ve benimle yazarak konuş" diyordu =) Yerimden kalkamayacak düzeyde hasta iken anneme seslenmek istediğimde, fısıltımı duymadığı için masaya ya da sehpaya elimi tıklatarak bana bakmasını sağlıyordum. O an sesimizi düşündüm. Cenab-ı Hakk'ın pek çoğumuza doğuştan verdiği sağlıklı bir vücut, belki de hasta olana kadar hiç dikkatimizi çekmiyordu. Düşündüm. Pazartesi iş başı yapacağım nasipse ve konuşmam gerekecek. Sonra belki telefonum çalacak ve cevaplamam gerekecek. Oysa ben hiç birini yapamayacağım. Peki iş yerinde nasıl işimi yapacağım? Ses ne büyük bir hazineymiş meğer...

Tatilde bu ve buna benzer şeyler düşündüm sürekli. Rabb'im cümlemize beden ve ruh sağlığı versin. Sağlık sıhhat afiyet içinde hayırlı bir ömür nasip etsin (Amin).

Dün takvim yaprağında okuduğum etkileyici, düşündürücü ve geldiğimiz noktaya bakınca üzücü bir olayı sizlerle paylaşmak istedim. Takvimden aynen yazıyor ve herkesi fikretmeye davet ediyorum:

"FÂTİH'İN BEDDUÂSI

İstanbul'un henüz feth olunduğu günlerdi. Sultan Fatih (1432-1481) şehri gezmeye çıkmıştı. Halkın arasında dolaşırken yardımcıları; Sultanım "bu adamı bir dinleyin" diye üstü başı hırpâni yaşlı bir keşişi getirdiler. Fatih sordu: "Bu halin nedir?" Keşiş cevap verdi: "Devletlu efendimiz! Şehrin kuşatılması başladığında Konstantin beni huzuruna emredip sordu: 'Şehri alacaklar mı?' Ben okuduğum eski kitaplarla cevap verdim: 'Evet, maalesef alacaklar!' Konstantin bu cevaba hiddet edip beni adamlarına tutturup zindana attırdı. Fakat işte, dediğim neyse aynen çıktı."

Sultan Fatih meraklanmıştı, adama sordu: "Söyle bakalım, bu İstanbul bizim elimizden çıkacak mı?" Yaşlı keşiş cevap verdi: "Bu şehrin düşmanı çoktur sultanım! Fakat vaziyet öyle gösteriyor ki, burası uzun müddet sizlerin elinde kalacaktır. Amma sizin aranızda fesat çıkar, kendi menfaatlerini düşünenler artar, elindeki mülkü yabancılara satanlar ve dahi yabancılardan medet umanlar çoğalırsa bu şehir sizden de çıkar!" Sultan Fatih keşişin bu cevaplarından çok müteessir oldu ve ellerini kaldırarak şöyle beddua etti: "Dilerim o tür kimseler Allah'ın gazabına uğrayıp kahrolalar!"

Hepinize sevgilerimle. Umut hep vâr olsun.

16 Mart 2012 Cuma

"toprak olmak ne garip şey anne" bir gün anlayacağım


"Baba olamayacağım örneğin,
Toprak olmak ne garip şey anne!" demişti şair; her dinlediğimde baba olamayacak olmanın kesif hüznünü, eşsiz sancısını hanım yüreğimle hissettiğim. Sahi nasıl bir şeydi toprak olmak? Şahdamar kadar yakın olup da kıyamet kadar uzak sandığımız. Her haneye gelir fakat bizim eve hiç uğramaz sandığımız ölümün bir gün pat kapı geleceğini bile bile, o sanki hiç yokmuş gibi yaşamak hangi akla sığardı? Bir yanda etrafa ölüm saçanlar vardı şu dâr-ı dünyada, bir yanda "ölümü özledim anne" diyebilecek kadar yaralanmış insanlar...

Hey gidi dünya! Nelere şehadet ettin sen kurulalı beri! Neler gördün! İnsanların tahrif olmuş inançlara saplanıp da çocuk yaşta insanlıktan çıkmalarını gördün; uçaklarla atılacak olan bombaların üstüne ağızlarında iğrenç bir gülümsemeyle "Filistinli çocuklara armağanımızdır" yazan 9-10 yaşındaki Yahudi kızlarıyla. "Özgürlük getireceğiz" diyerek gelip de insanı insanlıktan çıkaranları gördün. Üç kuruş paraya tamah edip vatana ihanet eden, sıfatlarını anmaya dilimin dönmediği ...ları gördün. 'Bir cahilliktir olmuş' durumunda duvarların ardına düşüp de orada gördüğü muamelelerle kendinden utanan mazlumları gördün. Patrona yaranacağım diye koğuculuk eden, gıybet eden, işçinin hakkını yiyen/yediren, kalantorlara çanak tutmak için tüm kutsallarından vazgeçmiş satılmışları gördün. Bin yıl yaşasa bir bin yıl daha yaşamak isteyecek kadar hırsa batmış insanları gördün. Huzurluca yaşayıp gitmek dururken farklı oyunlarla memleket evladını ipe çeken, tazecik fidanları solduranları gördün. Sen dünyayı bâki, ukbayı gelmez bir âti sanan aldanmışları gördün. Yarandığı şahısların kabirde yanında olmayacağını unutup, ışığı bu dünyadan götürülen karanlık bir çukurda yalnız kalmayacağını sanan kimseler gördün. "El ne der" deyip kendini yiyenlerin belki bir kez olsun "Allah ne der" demediklerini gördün. "Ben emir kuluyum" diyerek yalnız Allah'a kul olmak gerektiğini unutmuş zavallıları gördün. Oysa hatırlarında tutsalardı kul oldukları emirlerin kabirde onları kurtarmayacağını, yine de o emirlere kulluk etmeye devam ederler miydi acaba?

Hey gidi dünya! Sen dünü olmayan insanların kandırdığı ve dünü şerefli bir yaşamdan gelen üstelik evliyaUllahtandır diye bilinen nur yüzlü şanlı ceddinin resmine boyalı yumurta atacak kadar nefret ettirilmiş gençleri gördün. 'Yalan söyleyen bir tarih'le büyütülüp de atalarını düşman belleyecek, aslını inkar edecek kadar ileri giden haramzadeleri gördün. Düğününü yapamadan kefene sardığı oğlunu vatan için toprağa veren analarla, umutlarını sandıklara gömüp yitirdiği için sessiz sedasız gözyaşı döken gelin olamamış nazenin kerimeleri gördün. Ecdadın engin hoşgörüsü ile hiç kimsenin bir diğerinden ayırt edilmediği bir coğrafyada, gün gelip kirli planlar uğruna "öteki" diye itilen insanları gördün. Haklı ile haksızın, masum ile zalimin, sadık ile hainin kolayca ayırt edilemediği zamanlara gelindiğini gördün.

Hey gidi dünya! Daha neleeer neler gördün. Ve lakin en acısı, Evlad-ı Rasul'ün boynunu hunharca kesen nasipsizleri gördün. Daha bunun üstüne ne görsen şaşırmazsın zaten! Oysa Rabb'in insanoğlunu uyarmış ve "Aldanma!" demişti. "Aldanma!"...

16 Mart 2012 / KONYA / 11.37

23 Aralık 2011 Cuma

HOCA-BABA (YILBAŞI)


Hayırlı cumalar Arkadaşlar,
Yılbaşı yaklaşırken etrafta görüğümüz kutlama çılgınlıkları da giderek büyüyor. Ne yazık ki ne dinimizle ne de kültürümüzle alakası olmayan bu günü kutlamak için adeta özel bir çaba sarfediyor pek çok kişi. Hazreti İsa'nın doğum günü olması münasebetiyle Hristiyanlar tarafından kutsal bir gün kabul edilip kutlanan bu günde biz Müslümanlar böylesine heyecanlanırken, kendi Efendimiz'in (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) doğum gününde neden suskun ve sönük kalır, üstüne üstlük kutlayanları gerici ilan ederiz acep?
Yıllar evvel okuduğum ve yazarını bilmediğim bir güzel yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Ama bundan önce, konuyla ilgili iki güzel yazıyı tavsiye etmek istiyorum. Birisi geçen yıl Stockholm Sendromu bloğunda okuduğum ve bilmeyenlere noelin ne olduğunu açıklayan Noel Baba Kadar Başınız Taş Düşsün yazısı.
Diğeri ise kurulalı henüz üç hafta kadar olmuş Kendi Defterim bloğu. Bir Urfalı'nın olan bu blogdaki Yılbaşı Çılgınlığı yazısını okumanızı tavsiye ederim. Genelde film analizleri ve fotoğraflar içeren bu blog diğer paylaşımlarıyla da ilginizi çekecektir diye düşünüyorum.
Bu açıklamalardan sonra sizleri Hoca-Baba yazısı ile başbaşa bırakıyorum. Allah cümlemizi özünden kopmayan salih insanlar etsin. Hepinize sevgilerimle.

Noel Baba ve geyikleri

Kasabanın postacısı üzerinde ‘Noel Baba’ya yazan zarfı merâkla açar. Mektubun sahibi fakir bir yavrucaktır, potin, palto ve uçurtma siparişi vermiş, adeta yalvarmaktadır. Postacının içi burkulur, tutar kendi cebinden potin, palto alır. Bir torbaya koyup çocuğa yollar ama uçurtma talebini “kış günü n’apcak” deyip umursamaz. Ertesi gün bir mektup daha, “Noel Baba sağol, potin ve palto geldi. Yalnız haberin olsun postanedeki .....sizler uçurtmaları çalıyorlar!”
Mevzuya gelelim, Hollandalı göçmenlerin Amerika’ya taşıdıkları Noel Baba efsanesinin Pataralı Nicholaos ile uzaktan yakından ilgisi olmadığını anlatmıştık. Ancak Batılılar, çocukları bu masala inandırabilmek için yırtınır, dev bütçeli filmler çeker, minik beyinleri bombardımana tutarlar. Çocuklar nedeeen sonra hiçbir Ren geyiği türünün uçmadığını hatırlar, işlerine bakarlar. Gerçi zoologların henüz tasnifini yapmadıkları yüzbinlerce canlı vardır ama uçan geyik, ne kuşlara, ne de memelilere uyar.

Fizikçi gözüyle

Dünyada yaklaşık 2 milyar tıfıl olduğunu farzedelim. Noel Baba’nın Müslüman çocuklarına çarpı çektiğini ve sadece Hiristiyan veledlerine servis yaptığını düşünsek dahi karşımıza 400 milyon gibi bir rakam çıkar. Bazı evlerde 2 bazılarında 3 afacan olduğunu varsaysak bile çocuklu evlerin sayısı 200 milyonu aşar. Haydi bunların yarısını “kötü çocuk” parantezine alıp eleyelim, N.Baba, o gece 100 milyon eve uğrayamazsa iş yatar. Halbuki önünde sadece 24 saati vardır ve zaman su gibi akar. N.Baba coğrafya derslerinden kopya çekip geçmediğine göre yeryüzündeki farklı saat dilimlerini gözden kaçırmamalıdır. İşe doğudan başlayıp, ekstradan üç beş saat kazansa bile her saniyeye dokuzyüz küsur eve uğramalıdır. Saniyenin binde birinde iyi çocuğun adresini bulmalı, kızağını park etmeli, çatıya çıkmalı, bacadan aşağı kaymalı, şömine önüne dizilen çorapları doldurmalı, kendisi için bırakılan dolmaları köfteleri yuvarlamalı ve bacadan geri çıkmalıdır. O gece çay ve ihtiyaç molası vermese ve hiçbir gümrük kapısında oyalanmasa dahi (herhalde yeşil pasaportu vardır) 120 milyon km dolanmalıdır. Hane başına 1 kg’dan hesaplasak kızağına 100 bin ton yük bağlamalı ve ses hızının 3 bin katı sürat yapmalıdır. Ama Ren geyikleri tembel yaratıklardır, kırbaçlasanız dahi 15 kilometreyi aşamaz ve tez yorulurlar.

Ekmek arası geyik!

Şimdi saniyede 1040 km hızla giden 100 bin tonluk bir kütlenin husule getireceği sürtünmeyi düşünebiliyor musunuz? Heyula kızak atmosfere giren uzay araçları ve meteorlardan binlerce kez fazla ısınacak, ortaya çıkan bilmemkaç kentrilyon (bunu rakamla yazmak için iki satır sıfır gerekiyor) fahrenayt ısı enerjisi geyikleri çıra gibi yakacaktır. Isı ve geyik çarpanından eşittir kebap gibi bir netice çıkarmak hayacilik olur, değil ekmek arası yapmak, tiridine bile banılmaz. Zira geyikler anında parlar ve sonik bir patlama ile buhar olurlar. Bu arada kasırgalar çıkar, buzullar erir, kıtaları su basar. N.Baba yanmaktan yırtsa bile yerçekiminden milyonlarca kat büyük bir merkezkaç kuvvetinin tesirinde kalacak ve milyarlarca Newtonluk bir basınçla ezilip posta pulu gibi yapışacaktır. Kısacası Baba ve geyikleri herhangi bir Noel gecesi işe çıktılarsa, moleküllerine ayrılmış olmalıdırlar.
Bunlar klasik fiziğin kuralları. Belki quantum ve relative fizik teorileriyle işi yırtabilirler ama ışık hızına varmak kaydıyla...
Evet, Allahü Teala her şeye kaadirdir, ol dediği olur, fizik kuralları kenarda durur. Ancak arabalı “tanrı” ve “tanrıça”lardan günümüze uyarlanan Noel Baba hiçbir semavi dinde yeri olmayan bir “başkaldırı” motifidir, onu pazarlayanlar yalandan medet umarlar.

Hoca’yla Baba

Çocuklar üzerine yazıp çizenler Noel Baba’yı Nasreddin Hoca’yla karşılaştırırlar ve ortaya bir “medeniyetler çatışması” çıkar. Bir kere Noel Baba çocukları beleşçiliğe iter, halbuki Hocamız düdüğü “parayı verene” çaldırır, çalışanla avantacıyı bir tutmaz.
Noel Baba, yeşili sevmez, ormanı korumaz, çam katliamında başrol oynar. Nasreddin Hoca ise bindiği dalı kesenleri uyarmaya bakar.
Noel Baba maddecidir çocukları ıvır zıvırla oyalar. Nasreddin Hoca paraya çevrilmeyecek değerlerin peşindedir, zenginliği mânâda arar.
Noel Baba uçan geyiklerin çektiği kızağı ile çocukları gerçeklikten koparır, Hocamızın elle tutulup gözle görünen bir eşekcağızı vardır, icabında “ters” biner ama “doğruluktan” ayrılmaz.
Hoca karakterlidir, itibar görmediği evde yemeği kürküne yedirir, ağzına lokma koymaz. Noel’i kapıdan kovsanız bacadan girer, bilirsiniz bu tipler bütün hukuk sistemlerinde “haneye tecavüzden” yargılanırlar.
Noel Baba bir günün yıldızıdır, reklâmlarda parlar, Hoca, her günün yıldızıdır, gönüllerde yaşar.
Noel Baba in midir, cin midir bilinmez, hatta “tanrı”lığa kalkar. Hoca hâzâ insandır, “kul” olmaya bakar.
Noel Baba vatansızdır, Avrupa, Amerika arasında turlar, Hoca’nın yeri yurdu bellidir, Sivrihisar'da doğar, Akşehir'de yaşar.
Mr. Noel kapitalist üretim çarklarının emrindedir, dolarına bakar. Nasreddin Hoca göle bile maya çalar, hayallerimizi sıcak tutar.

Bebelere bomba

Çağdaş Noelciler Iraklı ve Filistinli bebeleri sevmez, bacalardan misket bombası atar, bubi tuzağından alana ceset torbasını promosyon olarak sokuştururlar. Hocanın torunları kul hakkından korkar, değil insanları, karıncayı bile incitmekten sakınırlar.
Noelciler gemiler dolusu petrol, kabirler dolusu kan emer yine de doymazlar. Hocanın muhibleri bir kase çorba içtiler mi şükreder, lokma paylaşacak adam ararlar.
Hasılı Noel Baba, “baba”lığını görmediğimiz babalardandır ama Nasreddin Hoca, “hoca”lığını “hakkıyla” yapar.

20 Haziran 2011 Pazartesi

KIYMETLİ ÂWDİL ZEHRE'Yİ YAZMIŞ

"ZEHREMİ KAYBETTİM, HÜKÜMSÜZDÜR" başlıklı yazıma Kıymetli Âwdil'den öyle güzel ve emek verilmiş bir yorum geldi ki, yorumlar bölümünde kalmasına gönlüm razı olmadı. Kendisinden müsade alarak yorumunu burada yayınlıyorum. Bu güzel yazı için Âwdil'e teşekkürlerimle;



Yalnızlık içimde frengili bir bilmece.Konuşsam ûs(lar)a firari militan olarak düşeceğim.Ve son (raki)baharların güne bakmayan yüzlerine atılacak dibace olacak anlaşılmaz lehçemde saklı kalacak bilinmez kelimelerim.Bu yüzden bana konuş deme.Konuşsam kırılgan bir ağıt dökülecek dilimdem,konuşsam seni söyleyip yine en çok kendimi kanatacağım.

Oy Zehre.Ben yine cennete râm olmaya çalışırken,ellerine kibrit kutusu habsetmiş;şeytanlarca cehennem sürülüyor yüzümün en sana bakan yanına.Cemresi filistine düşmüş bir ilkbahar gibi istila ediliyor düşlerim.Bakma yüzüme! Yüzüm,erken doğan ceninlerin yüzü kadar kan karası bir acıya muttasıl.Dokunsan,ölüme denk düşecek ağlamalarım.

Ah Zehre.Düşlerim tutsak zamanların en münkesir sayhasına,prangalı masallarca tecrid edilmiş.Yine sert akabelerde sadr olan çocukları üşütüyor bu deli rüzgâr.Beni sorma,payiz bir yazgının zemheresinde doğduğumdan beri üşümedim şehrin işlek meydanlarında.Görmüyormusun,sol yanımda bir deli ayaz,dokunsam sana;kış olacak gözlerinde çağlayan bahar,dokunsan bana;yanacak içimde binlerce yıldır yanmayan cehennem.Bir nefeste benim için al zehre.Yoksa nefessiz kalacak içimdeki çocuğun delişmen sevişmeleri.
Gökyüzü içimin kuytuları kadar zulmetefza,yağmuru bekliyorum yeryüzüne sakladığım günahları etrafa saçmak için.Korkma sakın düşmeyecek ellerinden,kayıp bir vadiden topladığın papatyalar.

Zehre,gecenin bağrında saklambaç oynamayı bilirmisin?Ben hep geceyim;sadece gece anlıyor içimde olup bitenin halinden.Kapkara bir zilletim ben gecenin en galiz makamında.
Yanmış bir kağıdın tutuşmayan köşesinden başlıyorum
yine sabahın getirdiği,bilinmez günlere.Oysa sen güneştin ve ben bakamıyordum sana.Gökyüzü sana boyanmış,gökkuşağı seni saklıyor her renginde.Yani sana boyanmış gök-kubbenin her
halesi.Söylesene;Zehre!Hangi renk sana çıkar,hangi bulut gözbebeklerinden su taşır kurak iklimlere,hangi mevsim seni bekler,cemresiz iklimlerin
coğrafyasında.

Doğma bu mevsim,Zehre.

Ben aydım,ve gece kadardım,kendimden yana,gece kadar,karanlık zûl.

Kaçıyorum güneşe uzanan saatlerin yelkovanından.Ömrüm bir saniye,yaşarsam lahzada kayıp düşeceksin ellerimden.Olmuyor imkan/sızım/ varmıyor yorgun meleklerin yaşamından çaldığım,mütenahi zamanlar,yetmiyor seni dillendirmeye kalemin şekillendirdiği kelimeler.

Ah Zehre.Münzevilik iddiasıyla soyunmuyorum artık,yenilgiye uğrayacağım savaş
meydanlarına.Severek girip,söverek çıktığım savaşlar nedamet eker oldu dudaklarımın,en militan yanına.Söylesene hangi barış fermanı sunacak gözlerini yaslı bir gece nöbetinin çıkmazına?Hangi mermiye kurban olacak mücrim bedenim?Hangi tüfeğin namlusuna sürdün müferreh kokunu?Yine bilinmezlerle
hükmediyorsun hüznümün en mavi tonuna.Bense bir bilinmeze
sürükleniyorum.

Bitiyorum.Sözün varsa susma,hükümsüzüm.

4 Haziran 2010 Cuma

ZULME ORTAK OLMAYALIM

Hayırlı cumalar Arkadaşlar,
İstanbul'dan döndüm. Sizlere daha hoş bir konu ile merhaba demek isterdim ama durumlar malum. Gazze'ye giden sivillere uygulanan insanlık dışı zulüm bir kez daha ciğerlerimizin yanmasına sebep oldu. Akla mantığa sığar hiç bir tarafı yok yapılanların. İzah edilecek gibi de değil. Sadece insani yardım malzemesi taşıyan gemilere ve o gemilerin refakatçılarına saldırmak hangi sözlerle izah edilebilir ki!!!
Bu vahşetle bir kez daha düşündüm ki çoğumuz bu zulme ortak oluyoruz aslında. Nasıl mı? Onları mallarını almak-hizmetlerini kullanmak suretiyle destekleyerek. Bunu senelerdir bıkmadan usanmadan insanlara anlatmaya çalıştım uygun bir dille. Çok ilginç cevaplar aldığım da oldu. Hiç unutamadığım "ben paramla hizmet satın alıyorum, bundan doğal ne olabilir ki?" cümlesi olmuştu. İşte o doğallık mermi olarak geri döndü-dönüyor. "En kaliteli malları onlar üretiyor ama" da duymaya en alıştığımız cevaplardan. Ne olur yani perdelerimiz kar beyaz yerine birazcık gri olsa, ama masumlar ölmese. Ne olur yani o şampuan yerine gerekirse Arap sabunu kullansak, ama bebekler katledilmese... Ya da biz çalışıp onlardan daha iyisini üretsek.
Böyle vahşetlerin sonunun gelmesini istiyorsak, üzerimize düşeni yapmaya mecburuz. Dua değil sadece, boykot da şart. "Bir benle ne olur sanki?" dememeliyiz. Herkes böyle düşünse ortada kimse kalmaz. Ama birer birer çoğalır gideriz. Tüketici birlikleri markaları açıklıyor. Lütfen ellerimizi vicdanımıza koyalım ve içtiğimiz o kolalardan-sigaralardan, kullandığımız o kozmetiklerden vazgeçelim. Biz onları kullanmazsak ölmeyiz. Ama kullandığımızda ölenler oluyor. Bir bizim dinimizin ve Efendimiz'in bakış açısına bakalım, bir de bu vahşilere! Hoş lanetlenmiş bir kavimden başka türlü davranmasını da bekleyemeyiz galiba. Allah (celle celaluhu) tüm mazlumları korusun. Olayda vefat edenlere rahmet, tüm milletimize de başsağlığı dilerim.
Sağlık durumumu merak edip soranlarınıza çok teşekkür ederim. Ablamdan haberlerinizi aldım hep. Elhamdülİllah iyiceyim. Elbette bazı sıkıntılar devam ediyor. İnşaAllah zamanla hepsi geçer. Dualarınızı her daim bekliyorum. Bundan sonra kendimi iyi hissettikçe yazı eklemeye çalışacağım. Ama bilgisayar başında fazla kalamadığım için (ziyaretinize gelsem de) sizlere yorum bırakamıyorum, kusuruma bakmayın lütfen.
Ve İstanbul'da çok kıymetli iki blogcu arkadaşımla tanışma imkanım oldu. O konuya dair bir yazım olacak inşaAllah önümüzdeki günlerde. Şimdilik müsadenizi alayım, hepinize sevgilerimle.

9 Mart 2010 Salı

GAZZE'DE BİR OKUL

Değerli Arkadaşlar,

Bir süredir eskisi kadar sık yazı ekleyemiyor ve sizleri sık sık ziyaret edemiyorum yoğunluktan dolayı. Fakat buna rağmen özellikle helal gıda ile ilgili araştırmalarımı da aksatmamaya çalışıyorum. Bazı firmalara bu konuda e-posta gönderdim. Sonuçlar bir toplansın, sizlerle de paylaşmak isterim inşaAllah.

Dün Elazığ'da vuku bulan deprem dolayısıyla içimiz bir kez daha cızz etti. Vefat eden kardeşlerimize rahmet, başta aileleri olmak üzere tüm milletimize de baş sağlığı ve sabır diliyorum. Cenab-ı Hak bir daha böyle acılar göstermesin. Şimdi zaman Elazığımız'ın yaralarını hep birlikte sarma zamanı. O yıkılan evler yerine yeni evler inşa etmek, o insanların yaşamlarını devam ettirecek imkânlar sağlamak lazım. İnanıyorum ki bizim gani gönüllü milletimiz her şeyi devletten beklemez, kendisi de koşar yardıma. Daha önceki afetlerde yaptığı gibi...

Esasen bu gün başka bir yazı eklemeyi düşünmüştüm. Fakat az önce bir arkadaşımdan gelen bir e-postayı görünce, bunu hemen yayınlamalıyım diye düşündüm. Gazze'de bir okuldan çekilmiş fotoğraflar. Göreceğiniz ışıklar, havai fişek filan değil. Bu resimleri gördükten sonra hala Yahudi malı almaya devam edecek bir yürek var mıdır? Varsa da zaten o, yürek olmaktan çıkıp taşa dönüşmüştür zannediyorum. Bu konuda bir bilinç yayılması için elimden gelen çabayı sarf ederken çok ilginç cevaplar aldım insanlardan. "Ama ben paramla mal satın alıyorum, bundan doğal ne olabilir ki?" diyen bile oldu. Ama sen paranla bebelere kurşun satın alıyorsun, bundan acı ne olabilir ki? Filistin'de katledilenler sadece Müslümanlar değil. Hristiyan Filistinliler de var. Bu konuda okuduğum bir kitaptan biliyorum, Yahudiler için dünyada iki çeşit insan vardır. "Yahudiler" ve "diğerleri". "Diğerleri" kategorisinde olan tüm insanlar, onların inanışına göre pisliktir. Kitapta ayrıntılı anlatılıyordu bu. Ve çarpık inanışlarına, bozulmuş kitaplarına göre; Büyük Projelerine ulaşabilmek için önlerine çıkan insan-koyun ne olursa öldürmek, onlara göre bir ibadet. Kitapta onların bozulmuş kutsal! kitaplarından bölümler de vardı. "Amacına ulaşmak için taş üstünde taş bırakma, önüne geleni öldür" gibi bir metin vardı. Anlayacağınız öldürürken dinine diyanetine bakmıyorlar. Yahudi mi değil mi? Değilse katlet gitsin. Zihniyetleri bu. Bizim güzel ve Hak dinimiz insana insandır diye değer verirken, çarpık zihniyetler önüne gelene insan mı nesne mi diye bakmadan yakıp yıkıyor. Lütfen gözlerinizi kaçırmadan aşağıdaki resimlere bakın, bakarken de empati yapın. MazaAllah o yavrular sizin yavrunuz da olabilirdi. Artık bu konuda biraz daha hassas olalım lütfen.

Burada resimlere geçmeden belirtmek istiyorum, arzu edenler Filistin için yazılmış ve önceki tarihlerde eklenmiş olan "Anne, Ellerim Nerde?" adlı şiirime bakabilirler.
İşte e-posta ile gelen resimler:

( UNRWA SCHOOL IN BEIT LAHIA, GAZA , PALESTINE )



























1 Şubat 2010 Pazartesi

ANNE, ELLERİM NERDE?


ANNE, ELLERİM NERDE?

Sisli bir yaz gününde tutuklandı gönlüm,
Ceplerimde çakıl taşları,
Elimde okul defterim vardı.
Henüz çıkmıştım evimden,
Okula gidiyordum sabah erken.
Neden kesildi yollar?
Ve kimdi bu adamlar?

Dünyaya gözünü açınca çocuklar,
İlkin ana sesi duyarlar.
Ben duymadım, duyamadım.
“Ne duydun” derseniz eğer,
Bomba sesiymiş onlar.

Hiç doğru dürüst oyuncağım olmadı benim.
Bir tek çakıl taşlarım var.
Ve en iyi dostum onlar.
Daha ufacıktım,
Bir gün evimizi bastılar.
Babamı alıkoydular.
“Suçu ne?” dedik?
Fazla soru sordurmadılar.
Ve işte o günden sonra,
Çakıl taşları bana yâren oldular.

Başka ülkelerde değişik oyuncakları varmış çocukların,
Görsel şölenleri, eğlenceleri…
Ve daha sayamadığım niceleri.
Hiç görmedim ben onları,
Hiç tatmadım.
Havai fişekler varmış mesela,
Böyle gökyüzüne yükselip,
Orada patlıyorlarmış.
Rengârenk ışık saçıyorlarmış etrafa.
Benim de fişeklerim oldu,
Ama havai değil, gerçek.
Ve hiç renkli ışık saçmadılar hayata.
Sadece tek renkleri vardı onların,
Kırmızı…
Ateş kırmızısı,
Kan kırmızısı….

Ablam evlendi sonra,
Ama hiç eşyası yoktu.
Çeyiz işlenirmiş başka yerlerde genç kızlara,
Benim ablamın çeyizi yoktu.
Çünkü çeyiz işleyecek vakti yoktu.
Hemşireydi ablam hasta yuvasında.
Gece gündüz demeden koşturdu,
İlaç yoktu, morfin yoktu.
Dipdiri dikti yaraları gözünde yaşlarla.
Gelen her çocuk, sanki onun çocuğuydu.
Ahh ablam, o da başkası için kendinden geçenler kervanında…

Dedim ya, okula gidiyordum bir sabah erkenden,
O kocaman tanklar karşıma çıktığında.
Başladılar sonra gerçek fişekleri etrafa saçmaya.
Silah yoktu, tank yoktu direnecek insanlarımda.
Ama olsun, çakıl taşlarımız var bizim,
Bir de iman göğsümüzün tam ortasında.
Ben de başladım taşları fırlatmaya.
Arkadaşlarım içinde en iyisi bendim,
Gidiyordu attıklarım çok uzağa,
Ve değiyordu kâfire mutlaka.

Sonra gördüler beni,
Resimlerimi çektiler bir anda.
Anlamamıştım neden olduğunu ya,
Ertesi gün dayandılar kapıma.
Alıp götürdüler beni evden uzağa.
Çok bağırdı, çok ağladı annem,
Ama yok fayda.
“Sen” dediler,
“Sen bu ellerle bize taş atarsın haaa!”
Ellerine silah almışlardı onlar da,
Ve başladılar ellerime, kollarıma vurmaya.
Ezildi önce, sonra kırıldı kollarım sırayla.
Ve artık acıdan baygındım ben yollarda.
“Seni” dediler, “öldürmeyeceğiz burada.
Şimdi al o pis kollarını yanına,
Ve git ailenin yanına.
Görsünler halini de,
Bir daha dik durmasınlar karşımızda!”

Biz ne yaptık bu fitnecilere anlamadım ya,
Aldım kollarımı yanıma,
Başladım eve doğru yol almaya.
Kollarım çok sancıyordu ama.
Bir de sallanıyorlardı sağa sola.
En son okuluma varabildim ve bayıldım kapıda.
Beni ilk gören öğretmenim olmuştu orada.
Derhal kucaklayıp götürmüş ablamın yanına,
Ve doktorlar bakakalmışlar bu vahşi tabloya.
Ben, gözlerimi açtığımda,
Bir hasta odasında yatıyordum acıyla.
Bulabilmişlerdi bana boş bir yatak nasıl olduysa.

Ellerime baktım sonra,
Sonra kollarıma.
Göremiyordum onları vücudumda.
Sordum sonra ve anlattılar bana.
Yoktu artık iki elim ve iki kolum,
Kesmişlerdi ikisini de beni kurtarmak adına.

Ben, on yaşımdaydım kollarımdan ayrıldığımda,
Sisli bir yaz günüydü ve tutuklanmıştı gönlüm vatan toprağında.
Çocuktum belki, aklım almayacak kadar ufak yaşta,
Ama yaşları küçük de olsa,
Yaşadıkları, duyguları ve fikir dünyaları büyük oluyor çocukların benim yurdumda.
Hiç ağlamadım kollarımı bulamadığımda,
Sadece düşündüm çakıl taşlarını atamayacaktım bir daha!

Anne, ellerim nerde?
Anne, ellerim….

01.10.07 / KONYA / 09.37

KOCASİNAN


(İlk yayın Tarihi 18.01.2009)