sevda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2017 Cumartesi

Zehrem'in Demi, Gönlümün Gamı

Gönül hanemde demlenen Zehrem, 
Aylar var ki konuşmadık seninle. Ben ki, çayı ne çok sevdiysem seni de öyle sevmişim. Sana olan sevgimi mangaldaki çay gibi usul usul demledim. Sabırla, özenerek... Lakin çay kıvama geldiğinde onu ateşten almazsan, bekletirsen; çay çaylıktan çıkıp acır bilirsin. Hal böyle iken sen neden beni bekletirsin Zehrem? Niçin saklandığın dağın ardından çıkıp gelmez, yüreğimi şeneltmezsin? Ben, seni sabırla bekledim hep. İnanarak, güvenerek bekledim. Sen bir gün gelecektin. Hayalimdeki gibi dürüst ve olgun olacaktın. Kendinden emin bir halde karşıma geçip konuşacaktın. Ten kafesinden sıyrılmış bir aşk ile yüreğimdeki yıldızları görerek gelecektin karşıma. Yüreğimi sıcacık sarıp sarmalayacaktın. İşte o an, sana olan sevdamın demlenmesi için beklerken çektiğim tüm acıları unutacaktım. Gülen gözlerinde huzuru, güveni görecektim. Gözümün nuru, gönlümün aydınlığı olacaktın sen...

Beni çok, çok beklettin be Zehrem! Yıllar akıp giderken pek çok şey değişti. Ben de değiştim. Lakin sana olan sevdam değişmedi. Ben hala umutla bekliyorum seni. Biliyorum geleceksin. Zira "Vermek istemeseydi, istemek vermezdi." 

Hadi çık gel, kendi ellerinle demli bi çay ikram et bana :) 

28 Ekim 2017 / 22.35 /KONYA 

12 Nisan 2011 Salı

ZEHRE-2

(Zehre Serisi devam ediyor)
Gözümün aydınlığı, yüreğimin kocaman gülümsemesi Zehrem,
Günler hızla akıp giderken sana olan iştiyakım da büyümekte. Fark ettim ki sana zahiren seslenmeyeli neredeyse iki ay olmuş. Hakikati sorarsan, içimden her gün senle konuşmaktayım zaten.
Hangi coğrafyada yetişmiş hangi bağlarda boy vermişsin acep? 'Bir yerlerde var mısın hakikaten?' diyeceğim geliyor ama yok yok biliyorum. Biliyorum varsın. Ben seninle böylesine yakın konuşabiliyorken nasıl "yok" olasın ki!
İşittim ki insan aynalar sana çirkin diyorlarmış. Evvelki seslenişimde de belirtmiştim ya, boşver sen onları. Beni dinle. "Hüsnün senin ey dilberi nadide" diye başlayasım geliyor uzun havaya. Zaten o aynalarla karşılaşırsam bir gün, dikilip karşılarına "susun!" diye haykıracağım. "Susun, benim zehremin yüreği güzel, ahlâkı güzel. Yüzü çirkin ise ne olmuş yani?" Mecnun’un tarihi haykırışı gibi; ‘Siz ona bir de benim gözümle bakın’…
İnsanın senin gibi bir gönül çiçeği olmayagörsün. Ne güzel şeysin sen zehrem. Bugünüm kötü başlamışsa eğer, ansızın gelen kokunla gülümsüyorum, menfilikler hiç uğramamış semtime gibi güne devam ediyorum. Ne zaman hangi yönden gelecek o eşsiz rayihan, hiç bilemiyorum. İyi de oluyor aslında. Sürprizleri severim müspet olduktan sonra...
Her ne kadar her gün senle ‘bence’ konuşsam da, sana dışarıdan seslenmek ne zor şeymiş meğer! İki satırı iki saatte yazamadım adeta. Kolay değil, benim zehrem özeldir. Her kelime onun kıymetine layık mı ki burada yer alsın? Özenle seçilmeli elbet. İçinden gelenleri yüreğinden geçtiği gibi ifade edebilmek bile kolay olmamalı. Bin düşünüp bir çıkmalı sözcükler. Emek verilmiş olmalı. İyi kötü derlendikten sonra, gidip zehremin penceresine konmalı. Urfam’dan alınmış bir haber güvercininin ayağına takılmış gibi, doğru pencereyi bulup oraya konmalı. Seslenişim sana ulaşacak mı bilmiyorum ama olsun. Ne demişim, umut hep vâr olsun.
Selametle zehre; iyi bak kendine…
12.04.2011 / KONYA / 09.49

17 Şubat 2011 Perşembe

ZEHRE


Ey Zehre,

Görmedim ömr-ü hayatımda senden güzel çehre. Aynalara sorarsan sana çirkin diyorlarmış öyle mi? İnanma onlara, beni dinle. Sen ki koca dünyanın yükü altında ezilmiş omuzlarıma cansın. Sen ki yokluğunda gönlüme düşen en büyük hicransın. Kapadım kendimi dört duvarın ardına. Ne gördüğüm bir yüz var, ne duyduğum bir ses. İstemem yalancı yüzleri. Bir tek sen gel zindanıma, bir tek sen hangi yönden istersen ordan es.

Arzda kim varsa yabancı bana. Ve kilitli kapılarım tüm yabancılara. Gönlümün kapısını ardına dek aralamışım; yalnız sana. Tarifi imkansızdır rayihanın. Sen hangi bağda yetiştin, hangi sularla sulandın? Salınarak geçişin yok mu hanemden, işte o an kaplar etrafı emsalsiz bir huzur. Duvarlarımdan damlayan rutubet derhal son bulur.

Dilime sus dedim, söz dinledi. Elime sus dedim, söz dinledi. Lakin gönlüme sus dedim, öz dinlemedi. İşte ondandır bu feryad-ü figanım. Gönlümün volkanları patlamış. Berikalar etrafa yayılmakta. Kimse tutmaz elimden, dokunan kül olmakta...Dünya hodgam, dünya hodendiş. Bir sen varsın diğergam, Zehrem imdada yetiş...

Derunumda yeşermen Makam-ı Mustafa'ya hürmetindendir,
Sohbetinin lezzeti Cenab-ı Zül Celal'e kurbetindendir,
Gözümdeki şu yaşlar gönlümün sana olan gurbetindendir,
Hasretin güzelliği ansız gelen vuslatın şerbetindendir.

1 Şubat 2010 Pazartesi

HARCANAN SEVMELER

Özellikle üniversite yıllarında çokça şahit olduğum bir durum var. İnsanlar birbirlerine bağlanır, çok sevdiklerini söyler, türlü hayaller kurar, aradan belli bir zaman geçince de ayrılırlardı. Başta birbirlerine verilen sözler, edilen yeminler, kullanılan hitaplar, gizli söylemler sanki birden bire unutuluverirdi.

Mesela bir arkadaşımın, mektup zarfında gösterdiği “ssds” kısaltmasının ne anlama geldiğini, yine o arkadaşım açıkladı:

“Seni sonsuza dek seveceğim.”

Bu kısaltma, sevdiği ile arasında bir şifre imiş. Kimse anlamasın diye ssds yazıyorlarmış. Sonra da o kimse anlamasın diye yazdığı şifreyi bana kendisi açıklamıştı.

Sonra gözlemlemeye devam ettim hayatı, yaşayanları… Herkes kendisine (tabir yerindeyse) bir sevgili buluyor, belki evlilik hayalleri kuruyor, hatta bazıları eşyaları bile ufaktan ufaktan almaya başlıyorlardı. Ardından kırıp dökmeler, kırılıp dökülmeler ve acısını çok geçmeden unutan yürekler çıkıyordu piyasaya. Hep düşünmüşümdür. İnsan yaradılış olarak sevmeye yatkın bir mahlûktur. Ancak sürekli sevdiğini değiştirmek, öncekine söylediğini bir sonrakine hatta iki sonrakine de söylemek biraz tuhaf değil midir? Mesela sevdiğine “bitanem” diyor bir insan. Belli bir süre sonra onunla ayrılıyor ve yeni birisi ile arkadaşlık yaşamaya başlıyor. Bu defa ona “bitanem” diyor. Hani bi taneydi? Ama bu durumda iki tane oldu.

Bazı hitaplar özeldir. Öyle olmalıdır. Herkesin içinde bol keseden sarf edilmemelidir. Birbirinizi sevdiğinizi saklayın demiyorum. Ancak şimdiki zamanda olduğu kadar da aleni yaşamaya gerek yok bence. Hatta bu kadar açık olunca, bir şeyler esrarını yitiriyor. Birbirini seven iki insan, birbirine özel olmalıdır. Özel hitapları da uluorta değil, yalnızken yapmalılar birbirlerine. Çevremdekilerin sevgililerine “bitanem” deyip sık sık sevgili değiştirerek bu tip sözleri de anlamını yitirterek sarf etmelerini gördükçe, sevgiye olan inancım azalmaya başladı. Sonra bu bizim örfümüze göre de saygısızlık sayılmaktaydı. İşin bir diğer boyutu da budur.

Sevmek, yüce bir olgudur. “Nerede o eski sevgiler” gibi klasik bir laf etmek istemiyorum. Ancak hakikaten şimdiki sevmelere bakınca da, eskiyi özlemekten kendimi alamıyorum. Öyle bir seveceksin ki; elinden, dilinden, gönlünden, her şeyinden emin olacaksın sevdiceğinin. Asla seni incitmeyeceğini bileceksin. Onu asla incitmemek için kristal bir kuşu ellerinde tutar gibi düşünecek ve ona göre davranacaksın. Sonra geçici olmayacak bu sevmeler. Bir sevdin mi tam seveceksin. Bulamadıysan da öyle birini, bulana kadar bekleyeceksin arkadaş. Zaman doldurmak maksadıyla ne kimseyi eriteceksin, ne de kendinden kayıplar vereceksin. Sevdin mi, her şeyinle seveceksin. Onu her şeyiyle seveceksin.

Lütfen artık hoyratça harcamayalım sevmelerimizi. Gelen yeni nesil gördükçe bunları; sevgiye, bağlılığa olan inançları yitiyor. Ve zannediyorlar ki aslında her şey bir alışkanlıktan ibarettir. Aslında sevmeden de evlenilir. Sırf yalnız kalmamak için. Ya da bazı başka fiziki özelliklerden dolayı. Böyle böyle sevgisiz, doyumsuz, hep başka bir eş arayan insanlarla dolmadı mı toplumumuz. O halde lütfen hakiki sevdiğimizi, hakiki sevenimizi bulmadan, saçmayalım etrafa yüreğimizdeki sevgi şulesini. Her yerde, herkesin içinde bol keseden sarf etmeyelim özel kelimelerimizi. Kötü örnekler olmayalım yeni yetişenlere. Biraz içte yaşamayı bilelim. Biraz hakikatte yaşamayı bilelim. Sıyrılalım maskelerden ve özümüze dönelim.

23.08.07 / KONYA / 00.40
KOCASİNAN

(İlk yayın Tarihi 08.08.2009)