3 Temmuz 2012 Salı

Kıymetlim'e


Ömrümün Kıymetlisi,

Bugün senden ayrılışımın beşinci yılı doluyor. Unutmam mümkün mü? 03 Temmuz 2007 ikindin üstü saat 17.00 gibiydi ayrılışımız. Beni beklememiş, ben gelmeden 16.40 gibi gitmişsin.

Senden ayrılmak, hayatımın temelini kökünden oynatan bir acıydı benim için. Bana sorulsa hiç ister miydim bırakmak seni? Hiç ister miydim nur cemaline bakmaktan geri kalmayı? Ama hayat bu. Gelmek de var gitmek de. Kapıyı çalan ve seni almaya gelen çevrilmez bir konuksa eğer, her zamanki misafirperverliğinle buyur etmek lazımdı öyle değil mi? 'Dur girme evime, seni misafir kabul etmiyorum' demek olmazdı. Demedin de zaten...

Evvelce 'burnunun direği sızlamak' deyimini anladığımı sanırdım. Fakat her ne acı yaşarsam yaşayım, burnumun direği sızlamamıştı. Ben bunu bir deyim sanıyordum lakin hakikaten fiziksel olarak sızlıyormuş burnun direği, kalbin acıyınca... Şimdi seni hatırlayınca kesif bir acı gelip çöreklenir yüreğimin taaa ortasına. Bende kalan eşyaların var ya, hani kokun gitmesin diye bohçalara sarıp sakladığım. İşte o vakitlerde kıyamadığım o bohçaları açıyorum. Ciğerimin en derinine kadar çekiyorum o mis kokunu. Sarılıyorum eşyalarına. Onlarla sessizce kalıyorum öyle. Sen yanımda ol(a)masan da, ben sen varmışsın gibi yad ediyorum senli günlerimi...

Kıymetlim, senin gözünden sakındığın, ortaokuldayken öğretmeninden aldığı "profesör" lakabından dolayı "pröstöförümmm" dediğin bu küçük kız var ya; işte onu nasıl kırıyorlar, kalbiyle nasıl hoytratça oynuyorlar bir bilsen... Yok ama. Sen bilme en iyisi. Zira ben şimdi kendime üzülsem de, sorun değil. Ama bilseydin, bir de senin üzüldüğüne üzülürdüm. O benim için dayanılmaz olurdu.

Seninle son günümü ellerini tutarak, sabaha dek yanında yatarak geçirdim. "Korkmadın mı?" dediler bana. Neden korkacaktım ki? Sen benim ömrümün en kıymetlisi, her şeyine hayranlık duyduğum tek insan, kendime mürşit seçtiğim cansın. Evet sana hiç söylemedim bunu ama sen mürşidimdin benim. Seninle bu dünyadaki son saatlerimi çok güzel bir şekilde değerlendirmeliydim. Yanından ayrılamazdım. Ellerini bırakamazdım. Sabaha dek yanında kaldım. Umarım bu sana rahatsızlık vermemiştir. Ertesi gün seni götürdüler ya, tükenmenin son noktasındaydım o vakit. Yatağına uzandım. Sanki senden kalan sıcaklığı-kokuyu duymak, kaybolmadan bana geçsin diye orada öylece kalmak istiyordum... 

Sen gidince benim için hayat biter sanıyordum. Rabb'im sabrını da gönderdi. Höyküre höyküre ağlamadım. Sayarak ağlayan halamı susturdum bile biliyor musun. Sana eziyet olmasın diye sus saymadan ağla dedim ona. Beni dinledi. Hep diyorum ya Kıymetlim, ben acizin-zayıfın tekiyim. Böyle bir acıda ayakta kalabilmem mümkün değildi. İnan bana bu Allah'ın bir lütfu ve senin güzel amellerinin bir yansıması idi. Rabb'im senin hürmetine bize güç kuvvet verdi. Gerektiği gibi, İslam'da emredildiği gibi davranabildik hamd olsun. Ardından haftalarca evin doldu taştı. Yıllar evvelinde kalan unutulmaya yüz tutmuş dostların bile çıkıp geldiler. Hakkında bir tek kişi dahi kötü demedi. Yıllar geçti. Hala en beklemediğimiz yerlerde tanımadığımız insanlardan senin övgünü işitiyoruz. "Aaa siz Halil abinin torunları mısınız?" diyorlar. He ya, biz Halil abinin torunlarıyız. Hani o hayatı boyunca hiç kimseyi incitmemiş, hiç kalp kırmamış, emanete hep sahip çıkmış, önce ben değil önce ailem demiş, sıcak yaz günlerinde saatlerce Kur-an'ı Kerim okumuş, bana altı yaşımda Kur-an'ı Kerim okumayı öğretmiş, kimseye kin tutmamış, kendisini sırtından vuranlara bile Allah için koşmuş-yardım etmiş, helaline haram katmamış, devletin bir tek dakikasını bile boşa harcamadan azami derecede mesaisine dikkat etmiş, insanların "kanatsız melek" diye adlandırdığı, geçirdiği hiç bir hastalıktan dolayı şikayet etmemiş, ağaçtan düşüp omuriliği ezilince bir sene kalkmamak suretinde yatağa bağlı kaldığında bir kez bile öf dememiş, vefatına yakın vücudunda 3 yerde kırık olmasına rağmen çağrılan 112 doktoruna 'iyiyim ben, bişeyim yok' demiş, senelerce ailesinden tek bir kişinin bile haberi olmadan-ancak o vefat edince öğrendiğimiz hayır cemiyetine yardım etmiş, nur yüzlü mis kokulu Halil abi var ya; onun torunlarıyız işte. Ona layık olmasak da...

Kıymetlim, canımın içi, en büyük korkularımdan biri günahlarım yüzünden öbür yanda senden ayrı düşmek. Biliyorum, hala ayakta isem; bilhassa senin ve babaannemin duaları yüzündendir. Pröstöförüne dua etmeye devam et olur mu. Sana Rabb'imden rahmet dilerken, ardından yazdığım satırlarla hitama erdiriyorum yazını. Allah'a en büyük emanetimsin. Seni çok seviyorum.

03 Temmuz 2007 / KONYA / 09.35 (Bu tarih 03 Temmuz 2012 olacaktı. Ancak takvimim bugüne değmemiş. Kıymetlim'in gittiği günde takılı kalmış. Ve ben bunu ancak 03 Temmuz 2013'te fark ettim. Dip not olsun).

 SABIR
“Korktun mu?” dedi,
“Hayır” dedim.
Neden korkacaktım ki?
Yüzünde; bu dünyaya ait olmayan bir ifade,
Değişik bir gülümseme vardı.
3 Temmuz günü,
Saat 16.40 civarında,
Vazife-i hayattan terhis olup,
Rahmet-i Rahman’ a kavuştu,
Derviş oğlu Halil.
Oysa bir gün sonra,
4 Temmuz’ da,
Halil oğlu Derviş,
Dünyaya yeniden gelecekti.
Babası,
Oğlunun 54. doğum gününü göremeden,
Göçtü.
Derviş oğlu Halil’ in vefatından bir gün sonra,
Halil oğlu Derviş doğdu.
Ne tevafuktur ki,
Halil oğlu Derviş’ in vefat ettiği gün,
Halil torunu ben doğmuşum.
Dünya garipliklerle dolu.
Bana hayatı öğreten Kıymetlim,
Başımın tacı büyükbabam,
Derviş oğlu Halil vefat ettiğinde,
Buna bir saniye bile dayanamam sanmıştım.
Ama biliyordum ki,
Orada daha rahattı,
Ve bana sabrı da O öğretmişti.
Sabır göstermeliydim.
Öğrendiklerimi uygulamanın zamanı gelmişti.
O’ nu Yaradan’ a emanet ettim,
Ve sonra,
Bildiğimi sandığım sabrın ne olduğunu,
Şimdi öğreniyor olduğumu fark ettim.
Zordu.
Hem de çok zor.
Ama üstesinden gelmek zorundaydım.
Hepimizin zorunda olduğu gibi,
Ben de öyleydim.

20.07.2007/15.00/KONYA

"FE SABRUN CEMÎL"

6 Haziran 2012 Çarşamba

Arkadaş İkramları (GÜNCELLENMİŞ)

Merhaba Arkadaşlar,

Gündemde öyle değişik konular var ki; hangisine üzülüp hangisine sevineceğimizi şaşırdık. Bir yanda Suriye'de devam eden zulüm ve kan donduran katliamlar, bir yanda kendi ülkesinde kendi insanlarına tek toynaklı eti yediren hain firmalar. Bkz http://www.haber7.com/ekonomi/haber/887700-at-esek-domuz-eti-yediren-11-firma-teshir-edildi
Onlara hain demek bile yetmez ya, Allah ıslah etsin, ne deyim. Artık ne yiyeceğimizi şaşırdık. Aldığımız una kadar girdiyse bu zıkkımlar, ne yapacağız bilmiyorum. Allah (celle celaluHu) yardımcımız olsun. VE ŞU LİNK İNCELENMELİ KESİNLİKLE:


Arkadaşlarla sırf birbirimizi görmek için ayda bir parasız :) gün yapıyoruz. Maksat sadece görüşmek. Ne altın var ne para. İyi de oluyor. Onların ikramlarından bazılarını sizinle paylaşayım istedim. Bunlar Nagihan'ın yaptıkları: 



Menüde poğaça, susamlı çubuklar, reçelli kurabiye, zeytinyağlı dolma, incirli pasta ve Dilek'e özel Rus salatası ile bana özel patlıcan salatası vardı. Bana da sürpriz oldu. Patlıcan salatasının vazgeçilmezlerimden olduğunu bildiği için bana yapmış sağolsun ve mükemmeldi tadı =)






Dilek'e ise gün kapsamında değil annemle öyle oturmaya gitmiştik. Menüde Dilek'ten portakal çanağında muhallebi ve cevizli portakallı kek vardı. Portakal çanağı için Oktay Usta'nın tarifini uygulamış ama kremasını annesinin tarifinden yapmış. Gerçekten mükemmeldi. Annesi Kamuran Teyze ise kıvrım poğaça, tepsi böreği ve her gittiğimde görmeye alıştığım ve bayıldığım meşhur kısırından yapmış =) İşte fotoğraflar:




Yepyeni umutlarla, zulümsüz, huzurlu, mutlu, helal gıdalı, bilinçli, şuurlu yeni günlere uyanmamız duasıyla. Umut hep vâr olsun.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

2012 İSTANBUL GEZİSİ-8 (SON)

1, 2, 3, 4, 5, 6 ve 7 numaralı yazılardan sonra 8. ve son yazıyla geziyle devam edelim.

Kaldığımız yerin yanı başında bulunan Ayasofya Camii'ni gezebilmek, ancak 06 Nisan 2012 cuma sabahı kısmet oldu. O gün, sanırım İstanbul'da geçirdiğim en kötü gündü. Daha evvel de gelmiştim bir kez Ayasofya Camisi'ne. Ancak belki o zaman bu kadar kalabalık olmayışından dolayı böylesine etkilenmemiştim.

Doğru söyleyen tarih öğretir ki, Cennetmekan Ceddimiz Fatih Sultan Mehmet Han Ayasofya'yı devletin/hazinenin parasıyla değil, kendi parasıyla/şahsına ait parayla satın alıp vakfetmiştir. Ve ileride bu güzel caminin başına gelebilecekleri tahmin etmiş olmalı ki, bu mekanı cami olmaktan başka bir amaçla kullanacaklar için ağır sözler sarf etmiştir. Sultan bizlere koskoca İstanbul'u hediye etmiş lakin bizler O'nun bir tanecik cami emanetine sahip çıkmamışız. Benim dedemin parasıyla alınan bir caminin içinde ayakkabılarıyla gezinen, kahkaha atan, sağa sola elleyen ecnebileri görmek çok ağırıma gitti doğrusu. Allah emanetin hakkını teslim edebilmeyi nasip etsin cümlemize.

Ayasofya'ya giriş için Müze Kart'ınız olması çok iyi olur. Zira önünde oluşan kuyruklar sabah olsun öğleden sonra olsun bitecek gibi değil. Müze Kartı olanlarsa sıra beklemeden giriyorlar. İşte dışarıdaki çeşmeden başlayan fotoğraflarımız:











Burada da pek çok yerde olduğu gibi sesli rehber sistemi uygulanıyor. Girişte sesli rehber alırsanız, her gezdiğiniz yerin numarasını tuşlayarak o kısım hakkında bilgiler edinebiliyorsunuz.



Girilmez yerlere girmiş bir kedicik:









Bu ne idi anlayamadım. Ecnebiler bunun önünde adeta kuyruk oluyor ve bir hareket deniyorlardı. Ortadaki deliğe baş parmaklarını koyup, ellerini hiç kaldırmadan 360 derece çevirmeye çalışıyorlardı. Anlamı nedir bilmiyorum.


Caminin üst katına çıkış:







Caminin ikinci katında bazı Hristiyan resimleri sergileniyordu:







Yekpare mermer küp:



Çan:


İmparatoriçe İrene Lahdi:



Bu da vaftiz havuzu imiş:


Ve havuzun içi. Günahsız olarak doğup da tertemiz olan çocukları, anne-babasının günahlarını yüklendi diye inanarak böyle kötü havuzlarda temizlemeye(!) çalışmak mantığını anlayamıyorum:






Bunlar da caminin bahçe kısmında bulunanlar:









Ambulansın arkasında gördüğünüz sıra, bilet kuyruğunun bir kısmı:



Ayasofya'dan sonra kaldığımız yerden ayrılıp Eminönü'ne geçtik. Bu defa balık ekmek için köprünün altındaki temiz yerlerden birini tercih ettik:


Balık ekmek molasından sonra vapurla karşıya, oradan da otobüsle Tuzla'ya geçtik. Gezimizin son iki gününü Tuzla'da akraba ziyaretine ayırdık. Büyük teyzemizi ve benimle yaşıt teyze kızı Ebru'yu çok özlemişiz. Onlara kavuşmanın sevinciyle oralarda fotoğraf çekmek hiç aklıma gelmedi =)Dolayısıyla son iki günün fotoğrafı yok.

İlk gün Ümraniye Ikea'ya gittik hep birlikte. Daha evvel Esenler'in yanındaki Ikea'ya gitmiştim. Ümraniye'deki için "çok çok daha büyük" demişti bir tanıdık. Ancak ben pek de öyle görmedim açıkçası. Aşağı yukarı aynı gibiydi.

Ertesi gün teyze kızı Ebru ve beyinin, bir arkadaşlarıyla ortak açtıkları kebapçıda yedik akşam yemeğimizi. Ortakları Adanalı. Şalgam suyundan pulbibere kadar her şeylerini Adana'dan özel getiriyormuş. İstanbul'dan sadece et ve un gibi malzemeleri alıyorlar. Ağabey gelip sordu ne arzu ettiğimizi. Ben tam bir Adana tutkunuyum. Ancak Adana'da bile bir çok yerde gerçek ve güzel Adana yapılmadığını üzülerek gördüm ne yazık ki. Adanalı ağabeye Adana rica ettiğimi söylerken, pek çok yerde Adana adı altında zırhla çekilmemiş etten (yani normal kıymadan) yapılan acısız şeylerin getirildiğinden serzenişte bulundum. "Mümkünse benimki gerçek Adana gibi çok acı olsun" dedim. Bülent ağabey "hele bir de benimkini ye" diye iddialı bir laf etti. Aşağıya kebapları yapmaya indiğinde Ebru da onunla gitmişti. Yoğurup hazırladığı kebaba Ebuşumun ifadesine göre iki avuç dolusu daha pulbiber eklemiş ve tekrar yoğurmuş Bülent ağabey. Bunu yaparken de Ebru'ya "göreceksin bak çok acı oldu deyip bu kebabı yiyemeyecek" demiş =) Tabi Ebuşum bu itirafı gecenin sonunda yaptı =) Pişen kebaplar geldi. Sunum müthişti gerçekten. Hakiki Adana sunumu yapmış Bülent Ağabey. Yedik içtik sohbet ettik. Her şey çok güzeldi. Ancak kebap gerçekten de acı değildi. Sonradan atılan o iki koca avuç biber nereye gitti anlamadım. Annem ve ben doğru dürüst bir acı hissedemezken; Hatice Teyze ve Ebru sadece birer lokma tadıp "yandık yandık" nidalarıyla o tek lokmaları zor yuttular. Yemeğin sonunda Bülent Ağabey geldi. Sordu beğendiniz mi diye. O emeklerine kabalık etmek istemem ama aynı zamanda dürüst de davranmalıydım. Dolayısıyla gerçekten hissettiğimi kırmadan söyledim. "Ellerinize sağlık her şey çok güzel olmuş. Hepsi birbirinden nefisti. Yalnız Adana acı değildi. Ben acıyı hissedemedim." dedim. Bu sözüm üzerine Bülent abinin gözleri faltaşı gibi açılırken, Ebru'nun yorumu ise hepimizin gülmesine sebep oldu:

"Kızım sen Urfa'da acıyı yiye yiye ağzının ayarı kaymış" =)=)=)

Bu güzel akşamın ardından sevdiklerimize ve güzel İstanbul'a zor da olsa veda edip, Konyamız'ın yollarına düştük. Sabah Hamza ve Harun Paşalarım'ın yanındaydık =)


Bir sonraki yazıda görüşmek ümidiyle, hepinize sevgilerimle.