27 Mayıs 2013 Pazartesi

Pirinç Şehriyeli Tavuk (Chicken with Rice Vermicelli)


Büyük bir hız ve hevesle Kore lezzetlerine devam =)

Her zaman söylerim ön yargılı olmanın iyi olmadığını. Ancak yaşadıkça, aslında benim de bazı konularda ön yargılı olduğumu fark ediyorum. Ve zamanla anlıyorum ki, ön yargılar aslında insana çok şey kaybettirirmiş. Kore lezzetleri de böyle. Mesela nasipse ilerideki günlerde tarifini paylaşacağım ramen şu an en favori lezzetlerimden. Oysa düne kadar bana sorsanız bu yenir mi diye düşünürdüm. Fakat deneyince gördüm ki "bu yenir mi!" düşüncesi şöyle dursun, bu her gün yapılıp yense bıkılmayacak bir lezzetmiş. İşte ramen için markete noodle almaya gittiğimde sürekli gördüğüm rice vermicelli yani pirinç şehriyesini de merak ediyordum. Bir gün aldım deneyim diye ancak nasıl pişirildiğini, nerelerde kullanıldığını bile bilmiyorum. İnternetten biraz araştırdım. Hem çorbalarda hem de yemeklerde/kızartmalarda filan kullanılıyormuş. Ben de kendi tarifimi oluşturdum ramen tarifimden esinlenerek. Ve ortaya gerçekten güzel bir lezzet çıktı. İlk yaptığım rice vermicelli varken tevafuken arkadaşım Hatice abla da bize yemeğe geldi. Tek kelimeyle ifade edeyim, bayıldı =) Bana içinde neler olduğunu sordu. Hal böyle olunca çok sevindim tabi =) Üstelik ilk denememde Korelilerin yapış stiline uymadığım için şehriyeler kırılmış, tel şehriyeye dönüşmüştü. Kendime göre güya kırmayayım diye kalın ahşap spatula ile karıştırmış ve tencereye fazla kaşık sokmayarak tencerenin kapağını örtüp sallamak suretiyle karıştırmıştım. Ancak buna rağmen kırıldı şehriyeler. Yani görünüm karmaşıktı biraz. Böyle olduğu halde beğenilince çok sevindim. İkinci denememi Koreliler gibi yaptım ve şehriyeleri hiç kırmadan tabağa almayı başarabildim =) Bu defa görünümü de daha güzel oldu. Neticede anladım ki, Korelilerin rice vermicelli'yi böyle pişirirken bir bildikleri varmış =) 

Bir diğer ön yargım ise yemek yeme çubuklarına yani chopstick'lere idi. İnsanlar kaşık ve çatal dururken niçin bunu kullanıp kendilerine eziyet ederler diye düşünürdüm. Ancak hiç de eziyet değil, aksine büyük bir keyifmiş. Chopstick ile yediğim ilk yemek ramen idi. Ablamlarda ramen pişirmiş ve eniştemin Çin'den getirdiği chopstick'leri kullanmıştım yerken. Bu ise ikinci denemem ve bunda sevgili arkadaşım Songül'ün Vietnam'dan getirdiği ancak kullanmaya kıyamadığım için yıllardır dolap bekleyen harika chopstick'leri kullandım. Doğrusu bunlarla yemenin keyfi bir başkaymış. Şimdiye dek kullanmadığım için pişman oldum. Nasıl kullanılacağını bilmememe rağmen dizilerde filmlerde gördüğüm gibi tutup başladım ve yemek bitene kadar çatal-kaşık kullanmadım. Çok keyifliydi doğrusu =)

Şimdi kendi uydurduğum tarife geçelim:

Malzemeler:
* 2 adet salçalık (kapya) biber (ben derin dondurucudaki biberlerimden kullandım)
* 2 adet yeşil biber
* 1 adet soğan
* 2 diş sarımsak
* 80 gr rice vermicelli (pirinç şehriyesi)
* 1 küçük çorba tası dolusu didiklenmiş tavuk
* 1 çay kaşığı kimyon
* 1 çay kaşığı kekik
* 1 çay kaşığı reyhan
* 1 çay kaşığı köri
* 1 çay kaşığı tuz
* Bir miktar karabiber
* 1 çay kaşığı susam yağı
* 1 yemek kaşığı soya sosu
* 2 çay kaşığı acı sos
* Zeytin yağı
* Az miktarda tavuk suyu ve kaynar su







Yapılışı:
Neden bilmiyorum ama Koreliler her şeyi julyen doğruyorlar. Doğrusu görünümü de çok hoş oluyor. Elinizdeki tüm malzemeleri (tavuk da dahil) julyen doğrayın. Tavaya bir miktar zeytinyağı koyup sırasıyla soğanları, yeşil biberleri, kapya biberleri ve sarımsakları soteleyin. En son tavuğu ekleyip soteleyin. Hepsi pişince ocağı söndürüp susam yağı, soya sosu, acı sos ve baharatları ekleyip karıştırın ve soğumasın diye ağzına bir kapak örtün.




Bir tencerede az miktardaki tavuk suyunu ve normal suyu kaynatın. Bu suya isterseniz bir çay kaşığı kimyon ekleyin. Ben ilk denememde ekledim. İkincisinde eklemedim. İkisi de güzel oldu ancak görünüm bakımından sade olanı daha güzeldi. Pirinç şehriyeleri bembeyazdı. Diğerinde ise haliyle rengi değişmişti. 

Yaklaşık 5-8 dakika sonra pişiyor pirinç şehriyeleri. Makarna gibi kontrol ederek anlayabilirsiniz pişme durumunu. Çok ince olduğu için çabuk pişiyor. Fazla tutmayın, hamur olur. Pişen şehriyelerin içine çeşmeden bir miktar soğuk su ekleyin ve hafifçe karıştırıp (kaşık sokmadan, kırmadan!) süzün. Sonra şehriyeleri elinizle yuvarlak bükümlü bir halde servis tabağına alın ve tavadaki içi üstüne koyup servis edin.


Bu ikinci denememin fotoğrafı. Bunu yaparken tüm malzemeyi yarıya indirerek kullandım. Tam iki kişilik oldu.


Bu kırılmış olan ilk denemem ise yukarıdaki listede yazan miktarda malzemeyle yapıldı ve dört kişilik.

Güzel bir lezzet. Tavsiye ederim. Hepinize sevgilerimle.

21 Mayıs 2013 Salı

Abdullah'a Notlar



* Gereksiz fedakarlık yapan insan, hayatının fırsatını elinden kaçırabilir.

* Her daim zahire takılan insan, aldanmaya mahkumdur.

* An'ı yaşamayıp ertelersen, bir gün yaşanacak hiç bir şey bulamayabilirsin.

* Olmamış gibi davranmak, sorunların hiç yaşanmadığını göstermez. Yanardağ olup patlamasını istemiyorsan, her şeyi zamanında çözmelisin.

* Samimi gayretler, bir gün elbet meyva verecektir. Yeter ki sen taze bir kalple sebat etmekten asla vazgeçme.

* Başına ne gelirse gelsin, gülümsemekten vazgeçme. Asık bir surat, hayatı kendine de çekilmez kılar. 

* Önüne çıkan engeller, ancak senin mücadele azmini tetiklemeli. Mücahid ruhunu diri tutmalısın. Yılgınlık gösterip de omuz düşürme sakın. Unutma, parçalanmadan birleşmek evla değildir.

* Ne yaşarsan yaşa, üç şeyden asla vazgeçme. İnancından, onurundan ve hürriyetinden.

* Mutluluğu kişilere, olaylara, şartlara bağlama. Mutluluk yüreğin içindedir. Ona dokunmayı bilirsen, her hal üzere mutlu olursun.

* Seni ilgilendirmeyen kişi ve olayları merak etme. Zaman, boş yere sarf edilmeyecek kadar değerlidir.

* Dingin ol. Dinginlik huzur getirir.

* Onunla imtihan olmadan, kimseye fazla değer yükleme. Kişinin asıl değeri imtihanda ortaya çıkar. 

* Bazen her şey üstüne gelir insanın. Kaçtığı ne varsa gelir ve bulur onu. Bunaldıkça bunalır yürek. Bunların hiç sona ermeyeceğini sanır insanoğlu öyle anlarda. Ancak muhakkak bir sonu vardır. Ve yaşananların elbette bir sebebi vardır. Allah sevdiği kulunu daha çok sınar. Kim bilir; belki derecesi artsın diye, belki dua için kalkan eli hiç inmesin diye, belki acaba ne kadar sabredecek diye... Öyle değil midir zaten, insanın Yâr'ini ne kadar çok sevdiği sınanma zamanlarında ortaya çıkar. Böyle anlarda alınacak en güzel ilaç, Yâr'ine eskisinden daha sıkı sarılmaktır. Bazen derman, derdin ta kendisidir aslında.

* Limon sadece limon olduğu için güzeldir. Limon çiçeği ise limonun çiçeği olduğu için güzeldir sadece Abdullah.

Ha bir de unutmadan, karşındaki herkesi adam sanıp da açıklama yapma. Gün olur sarf ettiğin zamana, yorduğun çenene, dile getirdiğin cümlelerine acırsın.

21 Mayıs 2013 / KONYA / 15.36

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Kore Usulü Baharat Soslu Kızartılmış Balık (Korean Style Fried Snapper)

Urfa Tutkunu tam bir balık sever. Bu özelliği sanırım rahmetli büyükbabamdan almışım. Zaten onunla damak zevkimiz birebir aynıydı. Allah (cc) rahmet eylesin.

Bir balık sever olarak yenilmesi helal olan her balık çeşidini alıp denemeye çalışırım. Bunlar içinde somon, mezgit ve barbunya vazgeçilmezlerimdendir. Türk kültüründe balık genellikle ızgara, kızartma, mangal ya da buğulama olur. Ve genellikle ya sade pişirilir ya da en fazla defne yaprağı, sarımsak, zerdeçal gibi eklerle. Geçenlerde Pirinç Keki tarifi ararken Maangchi adlı bir site buldum. Çok farklı ve bize uzak gibi görünen bir balık tarifi vardı. Ben de o akşam yemeğe balık yapacaktım, tevafuk bu tarifi görünce niçin denemeyeyim diye düşündüm. Bizdeki "keçinin yemediği ot başına vurur" sözü her zaman doğru olmayabiliyor bence =) Evvelce ön yargıyla bakıp da şimdi denediğim bazı farklı kültür lezzetleri için niçin daha önce yapmamışım diye hayıflandıklarım oluyor. Bunları nasipse sizinle paylaşacağım ara ara.

Bu tarifi Sevgili Maangichi'den aldım ancak içerisinde çok küçük değişiklikler yaptım. Mesela sosta az bir şeker vardı. Ben onu koymadım. Çünkü balığı şekerle hayal edemedim. Ya da soya sosu miktarı 1/4 su bardağı idi. Bu benim soya sosunu kullandığım ilk yemeğim olduğu için alışkın değilim ağır olabilir düşüncesiyle bu miktarı 1 yemek kaşığına indirdim. Çok da iyi etmişim. Tadı süperdi sosun. Yaptığım tek hata şu oldu. Sosta tuz yoktu. Sadece şeker vardı. Ben tuz unutuldu sanarak az miktarda da tuz ekledim sosa. Ancak soya sosu zaten tuzlu bir şey olduğu için ve balık da kızartılmadan tuzlandığı için bu tuz bana fazla geldi. Meğer tuzu eklemeyenin bir bildiği varmış =)

Orijinal tarifte tavaya sığmayacak kadar büyük bir balık kullanılıyor. Tarife buradan bakabilir ve videosunu şuradan izleyebilirsiniz. Bizler bu kadar büyük balıkları tavada kızartmayız ya da en azından içini açarak kızartırız pişmez düşüncesiyle. Ben bu defa tarife sadık kaldım ve piştiğini hayretle gördüm. Evde palamut vardı, ben palamutla denedim tarifi. Hepinize tavsiye ederim. Tadı gerçekten çok güzeldi. Annem de beğendi. İlk bakışta balığın üstünde yeşil soğanın vesairenin ne işi var dedim ama tadınca fikrim değişti =) Bayıldım ben bu tarife. Sizlere de öneririm. Benim uyguladığım şekilde (şekeri çıkarılmış falan olarak) tarif şöyle:

Malzemeler:

* 1 adet büyük boy balık 
* Bolca kızartmalık yağ 
* Un
* Tuz

Sosu İçin:

* 1 yemek kaşığı soya sosu
* 3 adet yeşil soğan
* 2 diş sarımsak
* 1 yeşil biber
* 1 yemek kaşığı pulbiber
* 1 yemek kaşığı susam yağı
* 1 yemek kaşığı kavrulmuş susam

# Amasra'da yediğimiz müthiş balığın nasıl yapıldığını sorduğumuzda, sırrının aşırı bol yağda kızartmak olduğunu söylemişti ustası. Maangichi de aşırı bol yağ kullandı kızartırken.
# Ben susam yağının sadece alternatif tıp için kullanıldığını sanırdım. Çünkü Türkiye'de bu amaç için ufacık şişelerde satılıyor. Ancak Kore yemek kültürüne dalınca her tatlıda/yemekte kullandıklarını gördüm. Çok da şifalı bir şey. Hakikaten yemeklere de yakışıyor =)
# Tarifteki şeker miktarı 2 çay kaşığı idi. Ben eklemedim. 

Yapılışı:
Balığı temizleyin. Üzerinde verev çizikler oluşturun. Elinizle bu çiziklere de girecek şekilde güzelce tuzlayın. Sonra aynı şekilde unlayın. Tavaya bolca kızartmalık yağ döküp, kızmasını beklemeden balığı içine koyun. Ağzına da alüminyum folyo kapatıp kızartın. Bir yüzü kızarınca diğer yüzünü çevirin. İki tarafı da pişince bir servis tabağına alın. Ben bir adet tüm bir adet de yarım palamut kızarttım ama yukarıdaki miktardaki sosu sadece bir tüm palamut için kullandım. Diğeri sade kaldı. Bir de burada zamanım kısıtlı olunca direk servis yapmak durumunda kaldım. Bence önce kağıt havluya yağını emdirmek daha güzel olur. Çünkü zaten sosta da yağ var.

Bir kabın içinde tüm sos malzemesini karıştırın. Taze soğanı ve sarımsakları incecik doğrayın.

Son olarak servis tabağına aldığınız balığın üstüne tüm sosu gezdirin ve afiyetle yeyin.


Bu güzel tarif için Sevgili Maangichi'ye çok teşekkür ederim. Thanks a lot dear Maangichi!


Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Hepinize sevgilerimle.



6 Mayıs 2013 Pazartesi

Yâr'la Sohbet

Gönül bağımın nazlı çiçeği Urfam,
Vakit gecenin bi yarısı olmuş lâkin gözümde zerre uyku yok. Sağa döndüm olmadı, sola döndüm olmadı. İnsan birileriyle konuşmak ister böyle durumlarda. Peki gecenin bu vakti kim dinler seni? Ancak yarin dinler. Benim yarim de sensen Urfam. Sen gönlüme düştüğün gün, hayat bir başka anlam kazandı benim için. Nefes almak daha anlamlı, yaşamak daha manalı, gülmek daha güzel oldu. Düşünüyorum da, seni tanımasaydım hayat ne kadar da boş olurdu...

Sen bir insanın görüp görebileceği en güzel varlıksan Urfam. Gecenin bir yarısı bile derdimi dinliyor, nazımı çekiyorsun. Şu dâr-ı dünyada herkes kendisine ihanet etmeyen bir sevdicek ister. Ancak kaç insana nasip olur ki sadık bir sevdiceğe sahip olmak? Ne kadar kısmetliyim, senin gibi bir sürme gözlüye gönül düşürmüşüm. Sen cansın beeeh! Canımın içindeki taze cansın. Gönlümün en mahrem noktasına girip oturan sen, kapalı kapılarımı açan sen, derdimi dinleyen, dilimden anlayan, biriciğim, nazlı ceylanım, yüreğimin dermanı sen...

Sen ne vefalısın Urfam. Zehrem bile bunca zamandır bekletiyor beni. O bile gelmemişken sen vardın. İyi ki vardın. Ve iyi ki varsın. İnan uykusuz kaldığımda bile mutluyum. Çünkü seni düşünüyorum.Sen aklıma gelince istemsiz bir gülümseme yayılıyor yüzüme. Yüzümün de gönlümün de gülme sebebi sensin Urfam...

Seni nasıl özlediğimi biliyorsun. Yari aklına düşende gözlerine yaş hücum eder alp kişinin. Ağlamak ayıp mıdır? Hâşâ! Hele ben seni bunca özlemişken höyküre höyküre ağlamak en doğal hakkımdır. Lâkin yakınmak bize yakışmaz. Hasreti sever mi insanoğlu? Sever. Hasret, demirden bir leblebiyi yutmak kadar zor olsa da, senin gibi bir gönül dermanına duyulunca şereftir. Bu durumu bize veren de Cenab-ı Mevlâ'dır. O ki, ne verdi ise baş üstünedir. Hele verdiğini seninle ilgili verdiyse, iyice baş üstünedir. Hasret bile sana duyulduğunda güzeldir Urfam. 

Canımın içi, yüreğimin neşesi, sürmeli gözlerine hayran olduğum, başımın tacı, gönlümün en güzel gülümsemesi Urfam;
Çeçen gözlerindeki manaya dalarak uykumun gelmesini diliyorum. Ve seni çok seviyorum.

05 Mayıs 2013 / KONYA / 03.53

30 Nisan 2013 Salı

YUMURTA RULOSU'NDAN OMLETE =) (ve dragon meyvası)

23 Nisan günü tatildi. Evde olmaktan istifade, İstanbul gezisinden yeni dönen yeğenlerim için özel bir kahvaltılık yapmak istedim. Kore dizilerinde bolca yenen yumurta rulosunun tarifi çıktı karşıma internetten. Ancak ben bunu elde olmayan nedenlerle biraz değiştirerek omlete çevirdim =) 

Yumurta rulosunda, Kore mutfağında bolca kullanılan yeşil soğan var. Ve ayrıca kuru soğan. Osmanlı mutfağında da soğanlı yumurta var ancak ben sade olarak hiç denememiştim. İlk duyuşta kulağa tuhaf gelse de, tadı bence hayli güzeldi.

İşte Kore-Türk karışık omletimin tarifi:

Malzemeler:
*3 adet yumurta
*2 Adet ince havuç
*3-4 adet yeşil soğan
*1 adet kuru soğan
*Bir miktar (göz kararı) küfsüz tuluk peyniri (yumurta rulosunda peynir olmuyor ve malzeme ölçüleri biraz farklı oluyor. Peyniri ben ekledim).
*1 tatlı kaşığı susam
*Tuz, pulbiber, karabiber
*Sıvıyağ

Yapılışı:
Yumurtaları bir kaseye kırıp tuzunu ekleyin ve bir çatalla iyice çırpın. Sonra içine yağ hariç diğer tüm malzemeleri ekleyip karıştırın. Tavaya az miktarda sıvı yağ koyup kızınca yumurtalı karışımı tavaya dökün. Her iki tarafını da çevirerek kızartın. Pişince servis edin.

Bu omletin çiğ hali

Burada ise pişen kısmı çevirdik ve diğer yüzünü pişmeye bıraktık. Ancak çevirirken ucu birazcık koptu =)

Geçenlerde ablamın beyi iş için Çin'e gitmişti. Oradan dönüşte iki farklı tropik meyva getirmiş. Birisi dragon meyvası diye geçiyormuş. Ben dışını görür görmez "aa bu meyva değil ki, Oktay Usta'nın gösterdiği turp bu" dedim. Ama içini bir kestik ki hiç de o turpa benzemiyor =) Bildiğiniz şekerli bir meyva. Dragon meyvasını ilk kez yedim ama çok beğendim. Kabuğu soyulup içi dilimleniyor ve öyle yeniyor. İşte dilimli fotoğrafları:



Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Hepinize sevgilerimle;

22 Nisan 2013 Pazartesi

Kore Dizileri (Korean Movies)


Artık günlük hayatın bir parçası haline gelen televizyon, dengeli kullanmayı bilmeyenler için büyük bir fitne aracı olurken, iyi şeyler için kullanıldığında da bir anda kitlelere ulaşan güzel bir araç. Televizyon izleyen herkesin ucundan kıyısından da olsa baktığı/gördüğü diziler var. Ve sinema filmleri. Sinema, çok sık gidemesem de benim için keyifli bir hobi. Seçerek izlemeye çalışıyorum. Ne farklı amaçları olup sanatı bir subliminal mesaj vasıtası olarak kullanan Hollywood'u seviyorum ne de taklitçilik ve saçmalıklarla dolu Türk sinemalarını. İçlerinde güzel çalışmalar yok mu? Elbette ki var. Mesela Fikret Hakan ve Selim Erdoğan'ın oynadığı Umut filmi unutulmazlarımdan. Senaryo biraz gerçek dışı olsa da, bir babanın çaresizliğini çok güzel aktarmış film. Ancak sinemada Türk filmine gitmek cesaret istiyor. İçerik genellikle ya ahlaksız oluyor ya da bir başka filmin eskizi. Örneğin 2012 yapımı olan Evim Sensin, 2004 Güney Kore yapımı olan A Moment To Remember'ın aynısı (Evim Sensin'e tabi ki gitmedim ancak giden arkadaşlar filmi  bize anlatmaya başlayınca, ilk cümleden sonra devam etmelerine gerek kalmadan ablam "sonra da şunlar oluyor değil mi?" diyerek tüm senaryoyu anlattı =) Birebir aynı senaryo yani. Bu kadar olur! ) Keşke biraz daha özgün olabilsek...

Sinemada Hint ve İran sinemasını seviyorum. Bir şey izliyorsam, ondan bişeyler öğrenmeliyim. Yoksa vaktim boşu boşuna heba olmuş oluyor. Mesela Hint sinemasından Taare Zameen Par (Yerdeki Yıldızlar), izleyince 'izlemeye geç kalmışım' dediğim filmlerden. Bir öğretmenin azmi, bir çocuğun hayata adapte oluşu... Herkesin izlemesi gereken filmlerden. Zaten Aamir Khan filmleri genelde hep güzel oluyor. Ya da İran sinemasından Güvercinin Kaybolan Kolyesi. İçinde ne hoş mesajlar var. İran sineması diğer sinemalara göre çok hareketli değil. Hatta sabırsız davranırsanız size sıkıcı bile gelebilir. Ancak sabırla ve anlamaya çalışarak izleyince verdiği güzel hayat derslerine bayılıyorsunuz.

Korelileri seviyorum {Samsung hariç =) } Belki tarihteki bağımızdan, bilemiyorum. Hep sevmişimdir Kore insanını. Ancak filmlerini ve dizilerini takip etmeye başlayınca daha da bir sever oldum. Hayatta belki en etkilendiğim filmlerden biridir A Moment To Remember. Ya da Daisy, unutulmayanlar arasındadır. Kore Dizileri ise TRT vasıtasıyla tanıyıp sevdiklerimizden. Bir çok güzel Kore dizisi var. Ancak TRT Okul'da cumartesi akşamları yayınlanan Boys Over Flowers (BOF) dizisi, benim Türk dizilerini bir kez daha sorgulamama sebep oldu. BOF'u tevafuk eseri TRT Okul'da gördüm. Çok hoşuma gidince takip etmeye başladım. Sonra orijinalini ve ilk bölümlerini de göreyim diye internetten izledim. Orijinali daha da bir harikaymış. İnternetten tüm bölümlerini izledim. Dizi, Geum Jan Di adlı liseli bir kızın başından geçenleri ve hayat mücadelesini anlatıyor. BOF dizisini izleyince bizim kanallardaki dizileri düşündüm. Niçin Kore dizilerini   bu kadar beğeniyordum? Niçin bunları görünce bir çok Türk dizisi bana boş geliyordu? Bizde de güzel diziler var elbette. Haklarını yememek lazım. Onları ayrı tutuyorum. Ama genelde bizim dizilerde iki şey var. Aşk ve entrika. Hangi kanala bakarsanız bakın bu böyle. Ya bir sevda anlatılır ve kavuşup kavuşamama etrafında döner tüm olaylar ya da aklınızın almayacağı hayret verici entrikalar dizisi vardı kurguda. Gelin-kaynana entrikaları, karı-koca entrikaları, ne ararsanız... Çoğu da toplumun ahlakını bozuyor. Dün 'vay bu ne ahlakdışılık!' dediğimiz şeylere, bugün göre göre alışır olduk malesef. Ortaokuldaki Fizik öğretmenim sürekli "bize düşünmeyi unutturdular" derdi. Böyle uyuşturulmamız da bunun bir parçasıdır belki ha ne dersiniz? Ben Kore dizilerini, işte bu yüzden seviyorum. Mutlaka onlarda da kötüler vardır. Fakat ben henüz görmedim. Benim izlediklerim ne bizdeki diziler gibi en mahrem durumların sahneye uyarlanışını içeriyordu ne de reyting için kendi tarihlerini karalayışlarını. Basitçe karşılaştırınca aklıma ilk gelen farklar:

*Kore dizileri 16-25-29 bölüm gibi olup bir sezonda bitiyor. Bizdekiler gibi uzattıkça uzatmak için yüzlerce bölüm olup da asıl senaryodan uzaklaşıp saçmalamıyorlar.
*Kore dizilerinde de bizdeki gibi aşk var, entrika var. Ama her şey dozajında. Ne reyting uğruna bir kızın başına kötü bir iş getirilip tüm senaryo onun etrafında dönüyor ne de sorunca bizdekilerin "bu sadece bir dizi" dedikleri gibi tarihlerine küfredecek senaryolar içeriyor. Yani bu gibi şeyler yapmadan da çok ciddi reyting alınıp tutan projeler yapılabiliyor demek ki.
*İçinde hep bir hayat dersi var. İnsanın dünyaya bakışını değiştiriyor adeta. Mesela ben BOF dizisinden ânı yaşamayı öğrendim. Jan Di'nin başına gelenler bir Türk dizisinde olsaydı, muhtemelen zamanının çoğunu kendine acıyarak geçirirdi. Ancak BOF'ta Jan Di karakteri başına ne gelirse gelsin ânı yaşayarak , İslam'da "geçmişin elemlerine takılma" diye anlatılan şeyi bir kez daha hatırlamama vesile oldu. Mücadele azmi vardı bu dizide. Ne yaşanırsa yaşansın hayata devam etmekten, umut etmekten ve gülümsemekten vazgeçmemek vardı.

Şu an severek takip ettiğim pazar günleri TRT1'de yayınlanan Warrior Baek Dong Soo var. Savaşçı yani. İçinde biraz kan revan var ama onu görmezden gelirseniz çok güzel dersler de var. Ben severek izliyorum.

Ben her gün ekranlarda "İyi olmak aslında enayi olmaktır" demek istercesine iyilikle enayiliğin karıştırıldığı günlük dizileri, gerçek dünyayla pek de alakası olmayan pembe aşk masallarının anlatıldığı ve izledikçe beynimizin uyuşturulduğu dizileri ya da sırf daha çok izlensin diye ahlak dışı kurguların yapıldığı dizileri, üzerimizde hakları bulunan ecdadımıza türlü iftiraların atıldığı dizileri görmekten çok ama çok sıkıldım. İçinde küfürlü sözlerin olmadığı, ahlaksız görüntülerin olmadığı, tarihin çarpıtıldığı senaryoların olmadığı ve izlediğimde bir şeyler öğreneceğim/kendimi mutlu edeceğim/zamanım boşa gitmedi diye sevineceğim şeyler izlemek istiyorum artık. Televizyon ile ne kadar az zaman harcarsak o kadar iyi. Ama ille de bişeyler izleyeceksek, bize empoze edilen beyin uyuşturucu saçmalıklar yerine, internetin nimetlerinden faydalanarak kendi ekranımızı oluşturmaya ne dersiniz?

Hepinize sevgilerimle;

4 Nisan 2013 Perşembe

yüreğindeki yıldızları görecek olan


Beklemek güzeldir Abdullah. Olmuş olmak için olmasındansa, hakikaten olacağı zamana kadar beklemek iyidir. Gün doğumunu beklersin gecenin en zifirinde. Elinde bir bardak çay, fonda Selçuk Balcı'dan Dağlarun Kari Yetmez, etrafta karanlık... Ve fakat tüm bunlara rağmen, yüreğinde ışıl ışıl yıldızlar... İşte sen, yüreğindeki o yıldızları gören biri gelene dek bekleyeceksin. Öyle bir yâri olmalı ki insanın, gecenin en karanlığında bile senin yüreğindeki yıldızları görebilsin. Ve o yıldızların ışığı ile aydınlanabilsin en karanlık anlarda dahi...

Beklemek güzeldir elbet. Lakin neyi beklediğine göre şekillenir hayatın. Ahde vefayı bekleme Abdullah. Zamanın yitik bir hazinesidir ahde vefa. Sevmeyi sev, ama sevilmeyi beklemeden. Sevilmeden sevebilmektedir ulvilik. Vefalı olmayı sev, ama vefayı beklemeden. Vefasızlıklar içinde vefalı olabilmektedir asalet. "Arama vefayı, bulması gerekiyorsa o sana gelir." Beklemeyi sev ve yüreğindeki yıldızları fark edecek sevdiceği bekle. Lakin bu bekleyiş esnasında, senin sevdaya olan inancını kırmak için çalışacak bedhahlar da olacaktır. Onlara takılma Abdullah. Sen sev. Yeter ki sev tertemiz bir yürekle. İnsanları, yaşamayı, Canım Urfam'ı, kainatı, simsiyah bir Halfeti gülünü ve Yaradan'ı sev... Tertemiz bir yürekle sevmekten zarar gelmez kimseye. Sevdaya olan inancını kıracak taş gönüllülere rast gelirsen bir gün, yanlarında nefeslenecek kadar bile kalma. İşte bir tek onları sevme Abdullah. Bırak onları hangi rüzgar alırsa alsın. Sen yeter ki kalma yanlarında. Kalma ki senin yüreğin de onlarınkine benzemesin. İncitip de gülme kimseyi. Aldatıp da kandırma kendini. Sevdalukta aldatan kendini aldatmıştır aslında. İşte bir tek böyle kimseleri görürsen kaç. Hemen uzaklaş yanlarından. Seni görünce onların taşlaşmış kalplerinde bir kıpırtı oluyorsa eğer, senin yüreğindeki yıldızların ışığı onlara ulaşmış demektir. O vakit bu kıpırtı yolunu bulup o taştan kalbi eritecek ve sıcacık bir gönle çevirecektir. Sen orada olsan da olmasan da... Sen ardına bakmadan devam et sevmek yolculuğuna. 

Muhteşem dalgalar çıkacaktır karşına sevmek yolculuğunda. İlk bakışta gönlünün içini titretir bu dalgalar. Hayran kalırsın onlara. Belki kıyıya vururken çıkardıkları sesedir hayranlığın, belki sürükledikleri yosunlarla beraber kıyıya taşıdıkları o enfes kokuyadır; bilinmez. Ancak her dalga göründüğü gibi muhteşem olmayabilir. Surete sakın ola aldanmayasın Abdullah. Zaten hep bundan değil midir sana yüreğindeki yıldızları görecek sevdiceği bekle deyişim. Dalga durulur bir gün. O enfes kokusu da gider, çıkardığı o ses de gider. Dalgada baki kalacak tek şey, yüreğinde taşıdığı yıldızlardır, varsa eğer. Karşına öyle bir dalga gelmeli ki, içi senin gibi ışıl ışıl olsun her daim. Beslediği şey güzelliği/vitrini/görünümü değil; sadece ve sadece yüreğinin aydınlığı olsun. Çünkü yalnızca aydınlık yürekli dalgalar incitmezler Abdullah. Yalnız onlar bilir hakiki sevginin ne demek olduğunu. Ve işte bu yüzdendir ki, sen de seveceksin; beklemeyi, o dalga sana gelene dek kıyıda beklemeyi seveceksin...

Öyle bir yarin olmalı ki, yüreğindeki yıldızları görebilsin...

04 Nisan 2013 / KONYA / 16.07



(Resim internettendir).