27 Haziran 2011 Pazartesi

OKSİTLENMİŞ CÜMLELER

Geçenlerde Oksitlenmiş Cümleler bloğuna davet edildim. Ve geçen hafta ilk yazımla bloğa dahil oldum ben de =) İnşaAllah hayırlı olur. İşte blogdaki ilk yazım:

MERHABA GÖKKUŞAĞI


Umutlarım vardı benim. Bir bir gökkuşağına çizeceğim. Her sabah yeni bir gün doğarken, benim de içime koskocaman ümitler dolardı. Bahçemizdeki kayısı ağacının yapraklarından para yapıp da evcilik oynadığım o günler, düşlediğim rengarenk yarınlara hazırlıktı aslında. Paranın kayısı yaprağı kadar masum olmadığını bilmiyordum o vakitler.

Gökkuşağı çıkması için yağmuru beklemek de gerekmiyordu aslında. Her çocuğun gönlünde çiziliydi gökkuşakları. Öylesine güçlüydüm ki! Tüm yalnızları kucaklayabiliyor, tüm açlarla ekmeğimi paylaşabiliyor ve annesiz tüm çocuklara ninniler söyleyebiliyordum hayallerimde. Her şey nasıl da kolaydı çocukken...

Aslında o zamanlar da biliyordum insanın sadece dizleri kanadığında ağlamadığını. Her şeye rağmen kendi ütopyamı oluşturuyor ve taze ekmek arası umutlarla besliyordum her gün. Evet zordu. Ama imkansız değildi benim için. Ben büyüyecektim. Ve düşlerimi bir bir gerçekleştirecektim. Nerden bileydim anne dünyada kibrin alıp yürüyeceğini? İnsanların dünyayı sonsuz sanacaklarını nerden bileydim? Sen bunları bana hiç anlatmamıştın ki...

Ve bir gün, aslında hiç bulamadığımı yitirdim. Sustum. Suskunluğum karların birleşip çığ olmasına sebep oluyordu. Çığ düştükçe sustum, ben sustukça çığlar düştü. Kimse bilmedi anne. Vaz geçtim sandılar ya, öyle değildi aslında. Ellerimdeki bu izler mi? Onlar yırttığım dikenli tellerden hatıra. Yola devam etmek için mecburdum buna. Olsun. Varsın ellerim gül rengi olsun. Yazar demiyor muydu beklenen gün gelecekse çekilen çile kutsaldır diye.. Biliyorum anne. Bir sabah. Bir sabah mutlaka o gökkuşağı umutlarla dolu yeni güne uyanacağım. Bekle...

23 Haziran 2011 / KONYA / 18.05

21 Haziran 2011 Salı

KİME NE?


Babamın çok sevdiğim sözleri vardır, hiç unutmamak istediğim. Çok beğensem ve haklı bulsam da, zaman zaman uyamadığım sözler. Örnek "Takma kafana tokadan başka bişey" =) Yaşadığım hastalık, kafama tokadan başka bir çok şey taktığım için başıma geldi. Bazıları bu lafımı yanlış anlasa da, ben hep "Bu hastalık iyi ki de başıma gelmiş" dedim. Zira artık birinin bana dur demesi gerekiyordu. Varı yoğu takarak hayatı kendime zehir ediyordum. Müslüman'ın derdiyle dertlenmek güzel. Bu başka. Ama olur olmaz her şeyi takmak hata. Dünyayı kuran ben değilim. O halde bazı şeylerin değişmesine de yetişemem. Aksaklıklar giderilsin diye elimden gelen çabayı sarfederim tamam. Ama ondan ötesine yetişemem. Ve dolayısıyla karışmamalıyım da. İnsanın kudret eli her yere yetişemez. Dünyayı Kuran Güç ve Kudret Eli Her Şeye Yetişen Bir Kuvvet varken, ben kim oluyorum ki!

Bir diğeri "Karışma, karıştırma!" sözü. Aç önüne bir defter. Sana verilen görevler ne ise sadece onları ya(p)z bu deftere. Merkez Efendi neden Merkez Efendi olmuş bilir misin? Hocası Sümbül Efendi bir gün müridlerine sormuş. "Cenab-ı Allah dünyanın yönetimini bir süreliğine sana verecek olsaydı, ne yapardın, nasıl yönetirdin?" Herkes kendince bir cevap vermiş. Kimisi demiş asar keserdim. Kimisi demiş tüm kafirleri öldürürdüm. Kimisi dünyadan şu şu kötülükleri / olumsuzlukları süpürürdüm demiş. Sıra Merkez Efendi'ye gelmiş. O cevaben "Ben hiç bir şey yapmaz, aynen devam ederdim" demiş. Niçin diye sormuş hocası. "Hâşâ Cenab-ı Allah'tan daha mı iyi bileceğim? O böyle yapıyorsa muhakkak bir bildiği vardır. Ben de aynen O'nun kurduğu düzende devam ederdim" demiş. Bunun üzerine Sümbül Efendi "İş merkezini buldu" demiş. Ve o günden sonra bu talebe "Merkez Efendi" olarak anılır olmuş. Sen işi neden merkezinden saptırmaya kalkıyorsun ki! Karışma, karıştırma. Kulluğunu yap yeter.

Rahatsızlandıktan sonra aklımı başıma devşirdim. Olan biten her şeyi takmamaya başladım. Bana bunu önceden söyleyenlere "yapamıyorum" derdim. "Huy işte, ne yapayım, olmuyor." Ama huy filan değilmiş. Huy zannettiğimiz pek çok şey belki de bilinç altınca yapılan bir aldatmaca.

İlk günlerde her şey çok güzeldi. Önceden taktığım bazı şeyler karşıma geldikçe gülüyor ve "Bu muydu ya Hu dert edindiğim?" diyordum. Fakat insanoğlu bu. Zaman ilerledikçe eskiyi unutup gaflete düşebiliyor. Dün yaptığını bugün bırakan, yarın tekrar onu yapmaya başlayabiliyor. Bazı konular hakkında hiç durmadan konuşan yaşlı ya da yaşsız teyzelerden son derece etkilenmeye başlamıştım son zamanlarda. Varlı vakitsiz sorular sormak insanı nasıl da bunaltıyor! Öylesine sıkıldım ki sorulardan, artık bu durum hayatımı etkilemeye başladı. Gitmem gereken yerlere gitmemeye başladım. Sırf saçma sapan sorulara maruz kalmamak için. Her şeyi de merak etmeyiverin diye haykırasım gelse de, ayıp olmasın ve kalpleri kırılmasın diye seslenemediğim teyzeler. Oysa onlar böylesine her şeyi didikleyerek kalp kırdıklarının nasıl da farkındalardı! İş içimde giderek büyümeye başlıyordu ki, yine babamın o sevdiğim sözlerinden birini hatırlamak iyi geldi bana. Fakat kendi kendime değil bu hatırlayışım. Nasıl kafaya takıp nasıl etkilendimse kendimi bir türlü motive edemedim hayata kaç gündür. Kıymeti başımın üstünde taşınan bir güzel kul duruma müdahale edip "titre ve kendine gel" dedi adeta =) Allah razı olsun ondan. Şimdi babamın incilerinden birini daha hatırlıyor ve tekrarlıyorum:

_Derler.
_Ne derler?
_Ne derlerse desinler. Kime ne!


20 Haziran 2011 Pazartesi

KIYMETLİ ÂWDİL ZEHRE'Yİ YAZMIŞ

"ZEHREMİ KAYBETTİM, HÜKÜMSÜZDÜR" başlıklı yazıma Kıymetli Âwdil'den öyle güzel ve emek verilmiş bir yorum geldi ki, yorumlar bölümünde kalmasına gönlüm razı olmadı. Kendisinden müsade alarak yorumunu burada yayınlıyorum. Bu güzel yazı için Âwdil'e teşekkürlerimle;



Yalnızlık içimde frengili bir bilmece.Konuşsam ûs(lar)a firari militan olarak düşeceğim.Ve son (raki)baharların güne bakmayan yüzlerine atılacak dibace olacak anlaşılmaz lehçemde saklı kalacak bilinmez kelimelerim.Bu yüzden bana konuş deme.Konuşsam kırılgan bir ağıt dökülecek dilimdem,konuşsam seni söyleyip yine en çok kendimi kanatacağım.

Oy Zehre.Ben yine cennete râm olmaya çalışırken,ellerine kibrit kutusu habsetmiş;şeytanlarca cehennem sürülüyor yüzümün en sana bakan yanına.Cemresi filistine düşmüş bir ilkbahar gibi istila ediliyor düşlerim.Bakma yüzüme! Yüzüm,erken doğan ceninlerin yüzü kadar kan karası bir acıya muttasıl.Dokunsan,ölüme denk düşecek ağlamalarım.

Ah Zehre.Düşlerim tutsak zamanların en münkesir sayhasına,prangalı masallarca tecrid edilmiş.Yine sert akabelerde sadr olan çocukları üşütüyor bu deli rüzgâr.Beni sorma,payiz bir yazgının zemheresinde doğduğumdan beri üşümedim şehrin işlek meydanlarında.Görmüyormusun,sol yanımda bir deli ayaz,dokunsam sana;kış olacak gözlerinde çağlayan bahar,dokunsan bana;yanacak içimde binlerce yıldır yanmayan cehennem.Bir nefeste benim için al zehre.Yoksa nefessiz kalacak içimdeki çocuğun delişmen sevişmeleri.
Gökyüzü içimin kuytuları kadar zulmetefza,yağmuru bekliyorum yeryüzüne sakladığım günahları etrafa saçmak için.Korkma sakın düşmeyecek ellerinden,kayıp bir vadiden topladığın papatyalar.

Zehre,gecenin bağrında saklambaç oynamayı bilirmisin?Ben hep geceyim;sadece gece anlıyor içimde olup bitenin halinden.Kapkara bir zilletim ben gecenin en galiz makamında.
Yanmış bir kağıdın tutuşmayan köşesinden başlıyorum
yine sabahın getirdiği,bilinmez günlere.Oysa sen güneştin ve ben bakamıyordum sana.Gökyüzü sana boyanmış,gökkuşağı seni saklıyor her renginde.Yani sana boyanmış gök-kubbenin her
halesi.Söylesene;Zehre!Hangi renk sana çıkar,hangi bulut gözbebeklerinden su taşır kurak iklimlere,hangi mevsim seni bekler,cemresiz iklimlerin
coğrafyasında.

Doğma bu mevsim,Zehre.

Ben aydım,ve gece kadardım,kendimden yana,gece kadar,karanlık zûl.

Kaçıyorum güneşe uzanan saatlerin yelkovanından.Ömrüm bir saniye,yaşarsam lahzada kayıp düşeceksin ellerimden.Olmuyor imkan/sızım/ varmıyor yorgun meleklerin yaşamından çaldığım,mütenahi zamanlar,yetmiyor seni dillendirmeye kalemin şekillendirdiği kelimeler.

Ah Zehre.Münzevilik iddiasıyla soyunmuyorum artık,yenilgiye uğrayacağım savaş
meydanlarına.Severek girip,söverek çıktığım savaşlar nedamet eker oldu dudaklarımın,en militan yanına.Söylesene hangi barış fermanı sunacak gözlerini yaslı bir gece nöbetinin çıkmazına?Hangi mermiye kurban olacak mücrim bedenim?Hangi tüfeğin namlusuna sürdün müferreh kokunu?Yine bilinmezlerle
hükmediyorsun hüznümün en mavi tonuna.Bense bir bilinmeze
sürükleniyorum.

Bitiyorum.Sözün varsa susma,hükümsüzüm.

15 Haziran 2011 Çarşamba

ZEHREMİ KAYBETTİM, HÜKÜMSÜZDÜR!!!

Hey gözünü sevdıgım Konyam,

De bakim biye, Zehremi gördüy mü? Kaç asır oldu bilmiyem ben Zehremi arayalı. Bakhmadıgım bucah, galdırmadıgım daş kalmadı. Ama yok, yok işte.

Merak ediyem ki ay bir gün benım de üstıme başka dogacakh mı? Güneş bi başka ışıldatacakh mı gözlerimı? İçim bele gıpır gıpır olacakh mı sacdaki ekhmah kimin? Şu gözlerim gapanmadan bu dünyaya, görecah mı seni Zehrem?

Bilmiyem. Vallah pek bi yorduy beni. Ben seni ne vakıt buldum da hangi arada kaybettim Zehrem? Şairin dedıgı kimin işte; seni aramakhtan vaz geçtim de, bulmaktan vaz geçemedim be Zehre!

Dolapta duran ak tülden kefen biçtim siye. Ne edim? Dura dura sararmış eyice. Dedim bu tül Zehreme yaraşır. Seniy için alınmamış mı idi zaten? Madem ki gelmiysan, madem melhem sürmiysan yüregımın taaaaa içindeki şirlere, biye başka yol bırakmiysan Zehrem.

Ben seni dünya gözüyle heç görmemişsemse de göynümün gözü ile görmüş idim. Biliydim gözlerinın nasıl ışıl ışıl, kalbinin nasıl pırıl pırıl oldugını. Lakin bunca bekletecağını beni, bunca üzecagını bilmiydim. Vışşşşş, ömrümün dadı duzı senmişsen meger! Hani nerde şimdi içimdeki o garip gıprantı? Ne zaman gelecah acep deyi beklemelerim nerde?

Göriy misan nasıl kızdırdıy beni? Nasıl yağtiy kül ettiy özümı? Ah benim sürme gözlüm, limon kokulum; şimdi siye belesine çıkışiyem ya, sonra daha da bir gıziyam kendime! Bi örgenemedim bazen susmah lazım geldigını!!! Dilim gonuşmiy lakin göynüm fışkıranda. Sebep mi ariysan? Sebep; sebep sensen be Zehrem...

Ey insanlar, dinleyin beni! Zehremi bulursayız bir gün, ona deyin, deyin ki... Susun, bilmesin hiç bir şeyi, demeyin. Kırgınam ben ona. Bunca vakıt nerdeydiy Zehrem? Nerdeydiy?

Ey ahâli, duydıkh duymadıkh demeyin!

Zehremi kaybettim, hükümsüzdür...

16 Haziran 2011 / KONYA / 00.13

6 Haziran 2011 Pazartesi

KONYA TARHANASI

Bu defa sevgili memleketim Konya'dan bir lezzet eklemek istedim. Asla vazgeçemediklerimden, miss kokulu tarhanamız. İçerisinde domates, biber, un, yoğurt, nohut, baharatlar başta olmak üzere bir sürü şey var. Dolayısıyla son derece besleyici. Yapması zor olsa da yemesi bir o kadar lezzetli. Önce tarhana yoğurulur çok çok büyük bir kovanın içinde. Sonra beş gün orada bırakılır ve ekşimesi beklenir. Mümkünse sıcak bir yere konur kova ve taşarsa diye de altına temiz bir leğen konur. Bu esnada her gün iki defa karıştırılır. Tabi o kadar büyük bir kovaya yetecek kaşık bulamayacağınızdan oklava gibi bir şeyle karıştırmanız gerekir. Kovanın ağzı kesinlikle kapalı tutulur.

Sonra temiz bir sofra bezi serilir ve üzerine un serpilir. Bir kaşıkla ekşimiş tarhanadan parçalar alıp beze koyulur. Sıcak bir ortamda bir kaç saate kadar kurur. Kuruyunca tersi çevrilir ve biraz da o yüzü kurur. İyice kuruyup da yapışmayacak kıvama gelince kevgirden geçirilir. Ki en zor aşaması budur. Eller kıpkırmızı olur ve acır =) Resimdeki tarhanayı annem yapmıştı. Ben de ovalama kısmında rol aldım =)

TARHANA ÇORBASININ YAPILIŞI:

* Bir buçuk kepçe kuru tarhana
* 1 yemek kaşığı domates salçası
* 1.5 litre kaynar su
* İsteğe göre tuz
* Arzu edilirse tereyağı

Yapılışı:

Tarhana bir gece ya da bir kaç saat öncesinden üstünü geçecek kadar bir suyla ıslatılır. Bu işlem içinde hiç pütür kalmaması içindir. Ama zamanınız yoksa ya da benim gibi pütürlüsünü bile seviyorsanız beklemeden de yapabilirsiniz =) Islanan tarhanayı ocağa koyup üzerine kaynar suyu eklenir ve topaklanmasın diye sürekli karıştırılır. Bir müddet sonra az suda eritilmiş salçası eklenir ve sürekli karıştırılarak pişrilir. Yapılırken mazemesine tuz konduğu için pişirirken normalden az tuz eklenir. Pişip de servis tabağına alındıktan sonra üstüne yakılmış tereyağ (yoğurt çorbasındaki gibi) eklenir. Ama bu tamamen isteğe bağlıdır. Ben yılda 20 kez tarhana yapsam belki bir kez anca ekliyorum. Yağsız da süper oluyor.



Ben ölçü olarak bu kepçeyi kullandım. Üstünde tarhana tozları hâlâ duruyor =)

Hepinize sevgilerimle.

31 Mayıs 2011 Salı

ZELİHA


"Ben sırtımda yük sevmem ağam" dedi. "İnsan eti ağırdır. Dalımda kambur olacağına, ruhumda özgür olman evlâdır. İçin rahat, hakkım helâl olsun."

Gözlerini karların beş karış tuttuğu bir günde açmış. Zor bir mevsimde doğup, zor bir çocukluk geçirmiş. Nemrut'a karşı eğilmeden duran Hazreti İbrahim'e inanan Zeliha'ya benzesin, onun gibi dik dursun, onun gibi firasetli ve güçlü olsun diye; adına Zeliha demişler. Bundan sebep midir nedendir bilinmez, hep dimdik hep güçlü hep aklıbaşında olmuş.

Muallim Mektebi'nden mezun olduktan sonra köyüne dönmüş. Köy mektebinde göreve başlamış. Yıllardır hiç bir öğretmen uğramazmış buralara. Bahaneler malum; uzak / mahrumiyet bölgesi / terör var / ... Bunlar doğru olmasına doğruymuş belki ama, sebep değilmiş işte. Bahaneden öteye geçemezmiş hiç biri. Hakikat şu ki, buraya çıkan tayinlerini reddedenler "memleket" kelimesinin ne demek olduğunu bilmiyorlarmış aslında. Memleket, uğruna kan verilmiş topraktır. Her karışıyla bizimdir. Bir ucundan diğer ucuna kadar ne uzaklık olur onun içinde ne de gurbet. "Oraya gitmem" denmez. Senin "orası" dediğin de vatanının bir parçası değil midir? "Orası" dediğin yerde yaşayanlar da bu toprağın evlâdı değil midir? Susuzluk mu var? Olsun. Kalorifer yok mu evlerde? Olsun. Marketler yerine bir küçük köy bakkalı mı var? Olsun. Orada yaşayan da insan değil midir be kardeşim! Onlar ölmüyorsa sen de bir müddet sabretsen ne kaybedersin? Yürek dolusu "Memleketim, her yerin birdir bana, her yerin Cennet!" desen ne kaybedersin?

İşte Zeliha gerçek bir öğretmen, gerçek bir memleket evlâdı imiş. Lüksün zirvede olduğu bir metropolde okusa da, o da bu lükse alışsa da, tüm zorluğuna rağmen "gideceğim" demiş. "Gidecek ve boynu bükük çocukların boynunu doğrultacağım. Onların da yüzü gülecek. Onlar da okuma yazma öğrenecek. Okuyacak onlar da." demiş. Ve gitmiş de.

Her şey çok güzelmiş ilk günlerde. Of demeden temizlemiş okulu Zeliha. Film karakteri değil, gerçekmiş üstelik. Ve başlamış ders yılı. Çocuklar gerçek bir öğretmen görmenin verdiği sevinçle okula geliyor, derslerine sımsıkı sarılıyorlarmış. Köylü destek, muhtar destek, herkes destek ve mutlu imiş. Bir kişi hariç. Zeliha'nın öz be öz ağabeyi Rasim.

Rasim evvelden beri karşı çıkmış Zeliha'nın okumasına ya, babalarının karşısında duramayacağı için mecburen baş eğmiş olanlara. Milattan öncelerde kaldı zannettiğimiz zihniyeti taşıyormuş "Kız çocuğu okumaz!" Gel zaman git zaman babaları rahmet-i Rahman'a kavuşunca, Zeliha'nın üstündeki baskılarını artırmış Rasim. Kızcağız ne dediyse olmamış. Zeliha lüküs lambası gibi ışıldaya/ışıldata dursun; evindeki karanlığa bir türlü söz geçirememiş. Ne muhtar kalmış Rasim'e dil dökmedik ne köylüler. Ama heyhat! Cehalet böyle bir şeymiş işte. "Sen okudun da ne oldu, bırak onlar da okumasın" diyormuş.

Vay ki vay Zeliha sana. Zor günlerde doğmuş, hep zorluklarla büyümüşsün. Bitmemiş mi çilen acep? Bu genç öğretmen her şeye rağmen işinin/sevdasının hakkını vermiş. Evet doğru, bir sevda değil miymiş öğretmenlik? Kendinden çok talebelerini düşünebilmek, salya sümük ağlayan bir ufaklığın burnunu KENDİ mendilinle iğrenmeden silebilmek, yavrum deyip bağrına basabilmek, onlar açsa tok yatamamak, onlar mahzunsa mutlu olamamak... Öğretmen Zeliha...

Bir gün Rasim cehaletin doruğundaki aklına danışmış ne etsem de bu kızı işinden vaz geçirsem diye. Karanlık bir akıldan aydınlık fikir çıktığı görülmüş mü a gözüm? Rasim'in nadanlığı işte! Kardeşinin sabah çayına uyku ilacı atıp evde kalmasını sağlamayı düşünmüş. O gün bu şekilde geçecek, sonrasında da başka çarelere baş vuracakmış; olmayan başını... Rasim hey Rasim! Kız çocuğu hep çocuk kalmayacak ya. Gün gelip ana olacak. Ana dediğin de bir öğretmen değil midir? Ana iyi yetişmemişse ne versin çocuğuna? İçi boş çaydanlığı ocağa koyarsan ne olur bilir misin? Yanar ama yanmakla da kalmaz. Yakar tutuşturur etrafı. Ne olurdu sen de babanın, büyüklerinin firasetinden bir parça alaydın?

Rasim aklına gelen çareyi eyleme döküp anasının toz şeklindeki uyku ilaçlarından koymuş Zeliha'nın çayına. Koymuş koymasına ya, uyku ilacı sandığı büyük ağabeyinin bahçeye atmak için henüz alıp geldiği zehirmiş aslında. Ne bilsin? Okuması mı var ki? Zamanında babasının döktüğü dilleri hiçe sayıp "Okumam baba, çiftçi olacam ben! Okuyup nolcak ki" demiş. Olaydın be Rasim; okuyaydın da okumuş çiftçi olaydın. Hangi zaman ne ekilir? Hangi toprağa hangi ilaç verilir? Okuyaydın da araştırıp bileydin bunları. Cahillik okulla geçmezmiş aslında. Nice okumuş cahiller varken, nice diplomasız alimler var şu cihanda. Rasim'inki okula gitmemişlikten değil sadece, bildiğin kör kütük cahillikmiş işte. Çayı içen Zeliha ağzından köpükler gelerek yere yığılınca koparmış çığlığı akılsız Rasim. İçeri koşan büyük ağabey gardaşını o halde görünce muhtar emminin arabasını alıp derhal ilçeye götürmüş. Zelihacık ne çileler ne ağrılar çekmiş. Günlerce hastanede yatıp zarar gören iç organlarının düzelmesini beklemiş. Nihayetinde evine, köyüne, mektebine, yavrularına dönmüş Zeliha. Bu ders ağabeyine yetmiş. Zeliha hastanede kıvranırken o da evde kıvranmış "Ne ettim ben? Kendi ellerimle gardaşımı öldürecektim! Ne ettim ne ettim!" deyip durmuş. Bir musibet bin nasihattan yeğdir diyen atalar boşuna konuşmamış. Babasının yıllardır dil dökmesi kâr etmemiş ama kendi akılsızlığından doğan musibet sarsmış Rasim'i. Kendine getirmiş adeta. Zeliha'nın eve döndüğü ilk gün mahcubiyetinden odasından dahi çıkamamış. Ertesi sabah kendini zorlayarak utana sıkıla gelmiş gardaşının yanına. Af dilemiş. "Benim yüzümden ölümlerden döndün" demiş. "Ben sırtımda yük sevmem ağam" demiş Zeliha. "İnsan eti ağırdır. Dalımda kambur olacağına, ruhumda özgür olman evlâdır. İçin rahat, hakkım helâl olsun."

Zeliha, sönmeyen lüküs lambası. Yetiştirdiği çocuklar memlekete onun gibi sahip çıktıkça, sönmeyecek olan lüküs lambası...

26 Mayıs 2011 Perşembe

İKİ MİM BİRDEN =)

Kıymetli Kalemin Secdesi bana iki mim göndermişti. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Ancak fırsat buluyorum yanıtlamaya. İşte birincisi:

Duyularımıza ithafen;

En sevdiğin 3 görsel: Canım Urfam (asla doyamam izlemeye), Konyamız'ın buğday denizleri (başka bir şehre gidip de dönerken girişte bu denizleri görünce derin bir ohhh çekerim, onlara bakarken tefekkür etmek bir başkadır), Deniz (uçsuz bucaksızlığını izlemek Cenab-ı Hakk'ın kudretini hatırlatır bana) Bir de bu soruya çok uygun bir cevap olmayacak ama, bakmaya doyamadıklarım deyince aklıma ilk gelen sarı paşam Hamzam var. Teyze olmak çok güzel =)

En sevdiğin 3 ses: Ezan, Fırat'ın akışı (ürpertici ama vazgeçilemez / korkunç ama hasret kokan), ney, "zehre" diye seslenmek / Dört oldu =)

En sevdiğin 3 tat: Su, limon, sade kahve / bir yılı aşkındır hasret kaldığım :(

En sevdiğin 3 koku: Limon çiçeği, yasemin, saman kâğıtlı kitap, Hacer-ül Esved / Bu da dört oldu =)

En sevdiğin 3 his: Kan bağım olmadığı halde "kardeşim" diyebilecek kadar yakın olmak/hissetmek, hasret (Üzücü ve yorucu olsa da güzel. İnsana insan olduğunu hissettiriyor. Ve en güzeli ise, bir gün kavuşacak olmanın verdiği kuvvet, inanç, mutluluk. Canım Urfam'a, Vücud İkliminin Sultanı'na, göremediğim zamanlarda sarı paşama, 03 Temmuz 2007'de uğurladığım Kıymetlim büyükbabama), yalnızlık (Çoğu zaman şikâyet etsem de, insanın Rabbi'ne en yakın olduğu an yalnız anlarıdır. En güzel yazdığı, en güzel okuduğu, en çok özlediği, en çok beklediği, kıymetini en çok anladığı anlar yalnızlık anlarıdır. Sevsem de dua ederim hep, Allah kimseyi yalnızlıkla imtihan etmesin).

Ve ikinci mim;

Blog açma hikâyeniz...
Ben bloğun ne demek olduğunu bilmeyen ve belki hayatında hiç blog okumamış birisiydim. Ablam hilaltimur'un [ki blog ablam değil, öz ablamdır. Bazı arkadaşlar sadece blogdan tanıdığım bir abla sanıyorlarmış =) ] bloğu vardı ve bu işlerle çok haşır neşirdi. Şimdi düşünüyorum da, nedense, onu bile okumamışım =) Ablam bir ikindi vakti "Sen de Urfa'yı anlatacağın bir blog açsana" dedi. Urfa adı geçtiği zaman konuşmaya başlayan ben, saatlerce bıkmadan anlatabilirim. Galiba ablam bu durumdan muzdarip olmalı ki "içini bloğa döksün bari" diye düşündü herhalde =)=) Bu fikir bana çok hoş geldi ve 2008 yılında blog dünyasına ben de katıldım. O ikindi vakti açtım bloğu fakat "Nasıl olacak, olmaz bu iş. Hem bakalım güvenli mi ki?" diye düşünüyordum akşam eve giderken. Ama başlayıp devam etmeye karar verdim ve ilk yazım olan "Urfa, Nazlı Yâr"ı 03 Nisan 2008 tarihinde bloğuma ekledim. İlk adresim urfa63tutkunu.blogcu.com idi. 1,5 yıldan fazla burada yazdıktan sonra adresi 29 Aralık 2009'da urfatutkunu.blogcu.com olarak değiştirdim. Bu dönemde blogcuda sorunlar bitmek tükenmek bilmiyordu. Blogspot'taki arkadaşlarımın "Seni ziyaret edemiyoruz/yorum bırakamıyoruz. Blogspot'a taşın" ısrarları üzerine 31 Ocak 2010'da urfatutkunu.blogspot.com oldum. Bu adresi zaten almıştım evvelce, ama paylaşım yapmıyordum. Öylece bir köşede duran adrese tüm yazılarımı taşıdım. Bloğumun bir yedeği olsun maksadıyla da urfatutkunu.wordpress.com adresine ekledim yazılarımı. Blogspot yasağından dolayı 02 Mart 2011'de wordpress'te aktif yazmaya başladım. Ama yasağın kaldırılmasıyla yine evime döndüm =) Şu an yedek amacıyla urfatutkunu.blogcu.com ve urfatutkunu.wordpress.com adreslerine ekleme yapsam da, aktif olarak blogspot'tayım. Bu aileye katıldığım için öylesine mutluyum ki... Başta sadece Canım Urfam'ı anlatmak için kurduğum bloğum sayesinde birbirinden güzel arkadaşlıklar/kardeşlikler/dostluklar kurdum. Kiminizle yüzyüze, kiminizle ses olarak tanıştım. Bazılarınızı ise ne gördüm ne duydum. Ama burada tanıdığım tüm arkadaşlarımı gönülden sevdim. Birbirini görmediği/tanımadığı halde, hiç bir çıkarı olmadığı halde, sırf Allah (cc) için seven insanlarla tanıştım. Eskiden "internetten iyi insan çıkar mı? Aman uzak durun." düşüncesi yaygınken, sınırları korumak suretiyle internetten de iyi insan çıktığını gördüm. Kiminizin evine misafir oldum, kiminizi evimde ağırladım. Allah hiç birimizi şaşırtmasın, doğru yoldan ayırmasın. Muhabbetimiz hayır üzerine ve daim olsun. Bu iki mimi kabul ederlerse Hilal Ablam'a ve Mihribancığım'a gönderiyorum. Mim cevaplarını yeni bir şiirle hitama erdirelim. Hepinize sevgilerimle...


NEREN
İ SEVİYEM?


Biye deyiler ki Urfa'nın en çokh neresini sevisen?
Ben Sen'i nasıl ayırim Gülüm?
Bakhmagına doyum olmiy Birecik Köprüsü'nün,
Hep hayalımdan geçiy Balıklı Göl'ün,
Dadı bir başkadır Deyr Yakup'un,
Seyri annadılmaz Nemrut Tahtı'nın.

Urfa dutkını Siye dutılandan beri,
Bilemezsin, bele eziyet görmedi,
593 gün olmış ben Siye gelmeyeli,
Yandım Gülüm, yaniyem daha da,
Duam odur ki,
Gözel Rabbım cem etsin ikimizi,
Mis Kokulum, Sürme Gözlü Ceylanım benim,
Sogmatar, Şuayıp Şehri, Germüş, Bazda,
Yüregimde tütiysen, ölecegam göremezsem bu yaz da.

Hasretim, seviyem, fokurdamakta yüregım,
Hele bi gel dinle, Birecik Fırat'ı gibi kayniy, sustıramadım.

Biliysense ki biye derman Sen'dedir,
Sevdan içimde büyür ve de ki nazendedir.

Yaktiy beni yaktiy,
Özümü kül ettiy Urfam,
Gözüm açılandan Siye dutkınam...

26 Mayıs 2011 / KONYA / 15.10