5 Ekim 2015 Pazartesi

İçimdeki Boşluk


Manolyaları çok severdi Ahmet. O yüzden Ayla'ya hiç Ayla demedi. Hep 'manolyam' derdi ona. Şimdi çok uzaklardaydı manolya. Eline aldı onun bir fotoğrafını, işitmeyeceğini bilse de başladı dökmeye gönül lafını:

"İçimde koskocaman bi boşluk var manolyam. Ne yaparsam yapayım, kiminle konuşursam konuşayım dolmuyor. Yaşadığım mutluluklar hep anlık. Bi bakmışsın gülüyorken ağlamaya başlıyorum. Beklentisiz olmak istiyor, lakin bunu bir türlü beceremiyorum. Senin beni anlayacağın umuduyla yaşardım hep. Senin anlamadığını, üstüne üstlük bir de yanlış anladığını görmek beni çok yıprattı. Sen de böyle olursan ben artık kimden ne iyilik umabilirim ki?...

Benden niçin vazgeçtin manolyam? Sen değil miydin yüreğime aşk yeminleri fısıldayan? Sen değil miydin sonsuza kadar yamacımda yaşlanmak arzulayan? Sen değil miydin "o sensin işte, buldum" diye nara atan? Ya şimdi? Ne değişti sanki? Ben aynı benim inan ki. Sendeki bu değişiklik nedir peki? Benim bildiğim sevda lügatinde 'anca beraber kanca beraber' yazar. Benim bildiğim sevdaya 'vazgeçtim' diyen kendi kuyusunu kazar. Sen kendini atmışsın dipsiz kuyulara ya, benden ne istedin be manolya? Umudum, limanım, güvenim, sevdiğim sendin. Niçin söyle, niçin benden vazgeçtin?..
Boynuna taktın ah'tan bir kolye, neden yaktın kendini de beni de? Hayat kısa görmüyor musun, niçin hala oyalanıyorsun? Madem cesaretin yoktu yüreğinle yüzleşmeye, söyle ne vardı ya benimle sözleşmeye? Ah manolyam, benim sonsuzluk umudumun sonuna imzanı attın, ömrümü onulmaz ve namert bir derde kattın. 

Madem bu kadar kolaydı senin aşkının sonu, neden yeniden ehemmiyet kazandı bu konu? Bilmez misin karşındaki duygusuz değildir, onu yıkan ruhundaki müsbete meyildir. Şimdi yoksun madem çekip gittin bu diyardan, çıkmalısın o vakit hem düşten hem hayaldan. Sorun sende değil esasen haklısın, zannetme ki diğer insanlardan farklısın. Bir suçlu var ise o benim laf anlamaz kalbimdir, o kalp ki seni adam sanıp inanmış bir yetimdir. Adamlık sadece beylerde olur sanırsan yanılırsın, demek ki sen sözünün eri bir hatuna rastlamamışsın. Er kişi o değildir ki cinsiyeti erkek olsun, er kişi odur ki verdiği sözün ardında dursun! Kişi ister bey ola isterse hatun, sözünün eriyse adamdır sen sen ol onu savun. Ben sana ne diyorsam bilirim boştur, gönlü sağlam olmayanın gidişi hoştur. Var git tövbe havuzlarında yun ki yüzün gözün ağarsın, şu halinle hangi gönle girsen ona yüksün ağırsın! 

Beni yaşamaktan soğuttun ki telafisi yoktur, yaptığın hata yüreğimin dibine saplanan oktur. Şimdi bilmiyem mutlu musun değil mi, pişmanlığını duydum lakin sence de geç değil mi?..."

Ahmet, Ayla'nın fotoğrafına bakarken yüreğinden bir anda boşalıveren bu sözlerin tesiriyle ağlamaya başladı. Sanıldığı gibi "erkekler ağlamaz" değildi. Bilakis; gözyaşı, insan olabilmenin eseriydi...

05 Ekim 2015 / KONYA / 00.35


TÜM MANOLYA SERİSİ YAZILARI:
1. İçimdeki Boşluk
2. Hayallerim ve Sen
3. Güllerin Kurudu Kaldı Ellerimde
4. Neden Manolyam?
5. Kırgınım Sana
6. Ahmet'in Manolyaya Son Mektubu (SON)
7.Manolya'ya

30 Eylül 2015 Çarşamba

Sen Aşkımsın O Tutkum Seslendirildi

Yıllar önce bir radyo programcısı "Ben sana yok yere tuzumsun demedim ki" adlı acizane şiirimi seslendirmişti. O vakitler henüz bloğum bile yoktu. Şimdi ise instagram takipçilerimden Mehmet İpekçioğlu Bey "Sen Aşkımsın O Tutkum" adlı şiirimi seslendirdi. Bu şiir Urfa Tutkunu'nun en "ilginç" bulunan şiiridir. Neden mi? Okuyanlar genelde okuduklarına inanamıyorlar çünkü. Bizzat bana "Ne umduk ne çıktı! Nasıl olur nasıl olur..." diyen pek çok kişi oldu. Hatta bir tus sitesinde bile yayınlanmış haberim olmadan ve oraya da ilginç yorumlar gelmiş.Günlerden bir gün tevafuken rastlamıştım...

Seslendirdiği için Mehmet Bey'e çok teşekkür ederim. Sizler de bu "ilginç" şiiri Mehmet Bey'in güzel yorumundan dinlemek isterseniz buyrun(Videodaki tüm görseller 2015 yılı Mayıs ayında Canım Urfam'da çektiğim fotoğraflardır):

SEN AŞKIMSIN, O TUTKUM

Gözümü açtım Sen’ i gördüm,
Sen’ inle tattım ilk mutlulukları,
Sen’ inle öğrendim insan olmayı,
Ne varsa sevi’ye dair,
Sen’ de öğrendim onu zahir.
Sevindiğimde benimle gülen Sen,
Ağladığımda gözyaşımı silen Sen,
Nereye dönsem hep Sen, Sen, Sen…

Zaman geçiyordu,
Ben büyüyordum,
Sen’ inle öğreniyordum hayatı.
Saflığı,
Temiz kalmayı,
Büyüğünü saymayı,
Nerede insana ihtiyaç varsa oraya koşmayı,
Adabı,
Sonra sevmeyi, yaratılmış her ne varsa,
Sen’ den öğreniyordum.
Sen’ inle mutluydum,
Sen’ inle umutluydum.
En karanlık olduğunda hayatım,
Şöyle gözlerine bir bakıvermem aydınlığım oluyordu.
Sen, hep umut aşılıyordun bana.

İlk mahcubiyet,
İlk mahzuniyet,
İlk mezuniyet…
Ne varsa hayatımda “ilk” olan,
Hepsinde duruyordun Sen, “benim olan”.

Sen,
İlkimdin benim.
“Aşkım” dediğim tekimdin,
Yine de öylesin.

Hatırlar mısın?
Eskidendi hani,
Dua etmiştim bir gündüz vakti,
Demiştim “Ya Rabb’ i,
Ne olur verme bana bu eziyeti,
O’ nunla imtihan etme beni
O’ nu benden, beni O’ ndan ayırma,
Her daim cem eyle bizi.”
Sonra bu dua zikir oldu dilime sanki?
Acep büyük mü konuşmuştum ki?

Sen’ den kısacık bir süreliğine ayrılsam,
Bir şehre gezmeye gitsem farz et ki,
Dolardı içime en derin hüzünler yağmur misali.
Gözlerine bakmadan uyuyamam inan ki.

Ama şimdi,
Onca yaşadığımıza rağmen,
Onca sevince, hüzne,
Hayata dair ne varsa işte…
Hepsine rağmen,
Bazen gitmek istiyorum Sen’ den.
Sen’ sizliğe dayanabilir miyim, budur bilinmeyen.
Sen,
Bana asla ihanet etmeyen…
Sen,
En zor zamanımda ruhuma teselli veren…
Sen,
Canım, sevdiğim, bir tanem…

Senden ayrılmamak için ben dua ederken,
Şimdi nedir bu ayrılmak istemelerim?
Nasıl oldu da düştü içime bu ikinci sevgim?
Ve ahhh ben,
Bunu bir anlayabilsem!...

Kızıyor musun bana?
O’ na vuruldum diye hiç beklemediğim bir anda,
Söyle, kızıyor musun bana?
Çok sordum ben de kendime aslında,
Neydi bunun sebebi acaba?
Dilim çok mu büyük konuşmuştu bilmeden de olsa,
Hep Sen’ i dilerken hayatımda,
Şimdi nereden çıkmıştı bu ikinci sevda?
Adını koydum ben zor da olsa,
Sen aşkımsın benim, vazgeçemediğim asla,
O ise tutkum, yerleşen ruhuma bir anda.
Tutkusuz aşk, sönmeye,
Aşksız tutku mahvetmeye mahkûmdur.
Anlayacağın bir tanem,
Ne Sen’ den vazgeçebiliyorum,
Ne de O’ nsuz nefes alabiliyorum.
Ben galiba,
Galiba dilimin cezasını çekiyorum.
O’ na gitsem Sen’ i özlüyorum,
Sen’ de kalsam O’ na yanıyorum.
Hep çıkmazlar mı olmalı diye düşünüyorum,
Sürekli, tetirbelerde kalıyorum.
Bu güne kadar tutkuma bir sürü nağme diziyorum,
Sana ise ilk kez kâğıttan sesleniyorum.
Biliyorsun çok zaman Sen’ le direk konuşuyorum.
Ama olsun,
Belki alınırsın diye düşünüyorum,
Onun için Sana bu duygularımı şiirle yolluyorum.

Şimdi söyle bana bir tanem,
Aşkımda mı kalmalıyım,
Tutkuma mı varmalıyım?
Yoksa hayatımı bölüp tam ortasından,
Bir Sana, Bir O’ na mı yanmalıyım?

Sen,
Asla vazgeçemeyeceğim ilk göz ağrım,
Konyam,
O,
Ne yapsam unutamayacağım tutkum,
Urfam…

12.11.07 / KONYA / 00.07
KOCASiNAN (Urfa Tutkunu'nun mahlası)

13 Eylül 2015 Pazar

Abdullah'ın Mektubu

O gün Abdullah için diğerlerinden farklı bir gündü. Öğle tatilinin başladığını bildiren zil çalmış olmasına rağmen yerinden kalkmak istemiyor, ne yemek ne de başka bir şeyi düşünmüyordu. Masasına yapışıp kalmıştı adeta. İçinden o an geçen tek şey, hislerini Melek'i ile paylaşmaktı. Hem de vakit kaybetmeden. Özel eşyalarının durduğu çekmeceyi açıp içinden bir A4 çıkardı. Odada yalnız kalmasının verdiği rahatlıkla yazmaya başladı:

"Melek'im, gözümün nuru,
Şu günlerde öyle sıkıntılıyım ki ne yapsam ferahlayamıyorum.  Ve biliyorum, bana ancak seninle konuşmak iyi gelecek. Madem gül cemalini göremiyorum, madem bülbül sesini işitemiyorum; o halde ben de sana mektup yazarım. Kim bilir ne vakit geçecek eline...

Şu dünyada öyle sıkıntılar gördüm ki sekineti mümkün değildir sanırsın. Ama yanılırsın be gülüm! Her şeyin bir sonu vardır elbet; acının bile. Gün gelir biter. Sana kalansa öğrettiği tecrübe olur. Bak ben mesela; edindiğim tecrübelerden sonra bırak yoğurdu, dondurmayı üfleyerek yemeye başladım. Eskisi gibi gözü kapalı pürneşe atılamıyorum yeni umutlara. Bi ölçüp biçiyorum evvela. Bu yeni umut acep ne halda ola ki? Mutluluk mu getirir bana yoksa yeni kırgınlıklar mı? Halbuki bu derece muhasebe etmek terstir umudun tabiatına. Teslimiyet ister umut. Ve yeni sevdalara yelken açarken gülümseyen bir yürekle teslim olmak gerektir.

Sevmenin özünde biraz nedensizlik, biraz gözü karalık yatar. Nasılını nedenini düşünmeden sever insan. Sevince de bir ırmağa düşmüştür adeta. Artık o ırmak ne yana sürüklerse, o yana gider kişi. Fazla yorumlamadan/irdelemeden. Zira adı üstünde seviyordur. Delice bir eylemdir sevmek. İnsan ne kültürel/maddi/duygusal/vb anlamlarda uygun muyuz diye bakar ne de ölçüp biçer. Sadece sever; çünkü o ateş yüreğe düşmüştür bir kere. Kürk Mantolu Madonna'nın Maria Puder'i "Deli gibi değil, gayet aklı başında seviyorum seni" derken; "kapılarak, ne yaptığını bilmeden/sürüklenerek değil; bile isteye kendi irademle kendi seçimimle seviyorum seni" demek istemiştir bence. İşte tıpkı onun gibi _her ne kadar artık dondurmayı üfleyen biri olsam da_ aklı başında sevdim ben seni...

Sen varsın. Yarsın sen ömrüme. Lakin şu gurbet olgusu elimi ayağımı bağlıyor be gülüm! Öyle yalnız, öyle kimsesiz hissediyorum ki bazen... Ruhumdaki acıya yarenlik eden tek şey sıcacık çayım oluyor. İyi ki çay var Melek'im. O da olmasa nasıl katlanırdım senin hasretine?"

Abdullah o an mesai zilinin çalmasıyla irkildi. Melek'i ile konuşurken dalıp gitmiş, vaktin su gibi akıp geçtiğini farkedememişti. Bir an evvel sözlerini toparlayıp mesaiye geçmek için davrandı:

"Seninle konuşmaya doyamam Melek'im. Lakin mesai saati geldi. Kelamı burada keselim ki boynumuza hakkı geçmesin kimsenin. 

Boncuk gözlerinden hürmetle öper, hasretle kavuşacağımız günü beklerim.

Allah'a emanet ol sevdiğim,

Abdullah"

Mektubu dikkatle katlayıp zarfına yerleştiren Abdullah mesaisine başlarken, yüreğini garip bir huzur kaplamıştı. Kim bilir, belki de her şey hayalen de olsa Melek'i ile dertleşmesindendi...

13 Eylül 2015 / KONYA/ 02.01

9 Eylül 2015 Çarşamba

Aşk mı?


Aşk nedir? Bu soru, öyle sanıyorum ki, yüzyıllardır en çok sorulagelen suallerden. Herkes kendince cevaplar vermiş, pek çok insan yüreğinde/zihninde bu soruyu irdelemiş. Hazreti Mevlana'ya sormuşlar aşk nedir diye, "ben ol da bil" demiş...

Aşk öyle bir duygudur ki, şimdiki zaman insanlarının zannettiği gibi kadın-erkek arasındaki çekim gücü değildir.
Aşk gibi ulvi bir duyguyu böylesine küçük bir alana sınırlandırmak akıl dışı olur. Gerçek aşk, Allah'a (celle celaluHu ille cemaluHu) duyulan aşktır . Ve bundan dolayı kainata farklı bir gözlükle bakar insan. Bir çiçeği sever, O (cc) yaratmış diye. Bir şehri sever, O nice güzelliklerle bezemiş  diye. Hanımını/beyini sever, Rabb'im'in emanetidir/ikramıdır diye... Aşk ne büyük ne güzel bir duygu değil mi... Aşk yaratılışın sebebi, varlığın vücut buluşu. Aşk gözü kapalı atlanacak tek ateş. Gönüllü yanmak olgusu. Aklın sınırlarından bile isteye çıkmak, anlaşılamamak, deli divane sanılmak, yine de vazgeçmemek, "ille de Yar" demek...

Aşk, insanın hayata bakışını değiştiren bir sağlık iksiri gibi adeta. En güzel terapi yolu. Beşeri aşk ise, Yar-ı Hakiki 'ye giden yolların en kestirme haritası, okuyabilene... İnsan, beşeri aşkın bir amaç değil, bir araç olduğunu unutmamalı. Olmazsa olmaz mıdır peki karşı cinse duyulan aşk? Hayır. Olmasa da olur. Ancak olsa aliyyül ala olur. Zira kabul etmek gerekir ki beşeri aşksız bir insanın boynunda hep bi büküklük, içinde hep bi burukluk olur. Peki kişi bu güzelliğe erdiyse ne yapmalı? Bu noktada kavuştuğu nimetin şükrünü eda etmek düşer insana. Bu şükür belki duadır, bu güzelliği başkaları da yaşasın diye. Aşksız ve aşktan bihaber bir hayat ne kadar da anlamsız ve yavan geliyor kulağa zira... Rabb'im muhafaza buyursun. Unutmayalım ki bilenler ancak yaşayanlardır o duyguyu.

Netice-i kelam, bu konuya herkesin kendince bir cevabı vardır. Bana aşk nedir diye sorulsa, "ruhun özünü yitirmemektir" derim. Peki sizce aşk nedir?

?+09 Eylül 2015 / KONYA / 03.31

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Neredesin?


Bakmadığım köşe kalmadı. Ne yana dönsem, nereye koşsam aranıyorum. Bu kadar zor mu olmalı seni bulmak? Kıymeti büyük olsun diye mi acep bu saklanışların? Cevabını bilmediğim sorular dolanıyor zihnimde. Ne adın var ne kimliğin. Belki de dün sokakta yanımdan geçtin kim bilir?... Sahi sen beni tanıyor musun? Peki ya ne vakit tanışacağımızı biliyor musun? Cevapları biliyorsan bana da söyler misin? Sen de beni bir dağın ardında güneşin sabahı beklediği gibi bekliyor musun? Bu soruların cevabı bu dünyada bulunacak mı yoksa ahirette mi öğreneceğim? Seni dünya gözüyle bir kez görecek miyim?
22 Ağustos 2015/ KONYA / 03.03

6 Temmuz 2015 Pazartesi

ÇAY


Hasta gönüller açtır,
Çay yarana ilaçtır,
Sayma o bardak kaçtır,
Doldur saki çay doldur!

Çaydadır edeb erkan,
Demli iç, aşk ile yan,
Gafil olma, Rabb'i an,
Doldur saki çay doldur!

Nerde bir çayyaş görsem,
Tanır ve bilirim hem,
Dertli gönle sen her dem,
Doldur saki çay doldur!

Çay bedenin mazotu,
Gamlı ruhun nur otu,
Tercih et bergamotu,
Doldur saki çay doldur!
06 Temmuz 2015 / KONYA / 05.45


Not: Fotoğraf internetten alınmıştır.

26 Haziran 2015 Cuma

YUSUF


Yusuf o gün işten döndüğünde kapıda kendisi için bırakılmış bir zarf gördü. Üzerinde isim yoktu. Acaba kimden geliyordu bu zarf? Bir tahmini vardı elbet ancak yine de emin olamıyordu. Büyük bir merak ve aceleyle içeri girdi. Bir an evvel zarfı açıp içindeki mektubu okumak istiyordu. Ancak diğer yandan da adeta kendisini daha da heyecanlandırmak istermiş gibi davranıyordu. Önce mutfağa gitti. Kendisine güzel bir kahve yaptı. O an açlığını falan unutmuştu. Aklında sadece mektup vardı. Kahvesini ve mektubunu alarak camın önündeki koltuğa geçti. Kahveyi fiskos masasına bırakıp büyük bir özenle zarfı açtı. Adeta mektubu incitmek istemiyor, açarken azami dikkat gösteriyordu. Sanki kimden geldiğini bilir gibiydi...

"Merhaba Yusuf,
Sözlerime başlarken kim olduğumu yazmayacağım. Biliyorum merak ediyorsun. Ama sen zaten kim olduğumu biliyorsun...

Her ne kadar sen benim farketmediğimi zannetsen de, ben her şeyin farkındayım. Her akşam iş çıkışıma gelişini, evime varana kadar arkamdan sessizce beni izleyişini, izin günlerimde beni görebilmek umuduyla saat 23ü vururken penceremin altında bekleyişini, hafta sonları kapıma kırmızı güller bırakışını, ama tüm bunlara rağmen sessiz kalışını biliyorum. Şu an nasıl şaşırdığını tahmin edebiliyorum. Bunlardan habersiz olduğumu zannediyordun değil mi? Oysa şairin dediğini unutuyorsun: 'Kalpten kalbe bir yol vardır'. 

'Adımın Yusuf olduğunu da nereden çıkardın?' dediğini duyar gibiyim. Evet haklısın, adını bilmiyorum. Yusuf yüzlüsün ya, o yüzden kendimce sana Yusuf adını verdim."

Yusuf mektubu hayret ve heyecanla okumaya devam ederken, bu son cümleyle adeta sarsıldı. O sevdiceğinin her şeyden habersiz olduğunu sanırken, sevdiceği onun adını bile doğru bilmişti. Tevafuk dedikleri bu olsa gerekti. Yusuf heyecanla okumaya devam etti:

"Şimdi sana 'beni anlıyor musun?' diye sorsam, evet dersin. Halbuki anlayamazsın, ikimiz de biliyoruz bunu. Sen böyle gölge gibi davranırken neler hissettiğimi anlayamazsın Yusuf. Şu hayatta en muzdarip olduğum davranış biçimi -mış gibi yapmaktır. Oysa güzel günlere erişmek varken niçin oyalanır insanoğlu? Ya da hislerinden emin değilse niçin seviyormuş gibi yapar? Umut en güzel ekmeğidir garip ruhların. Ve umutla oynamak en zalimce davranıştır. Sen hiç umutlarını yitirme noktasına geldin mi Yusuf? Sen hiç vazgeçtin mi her şeyden? Hiç debelendin mi karanlık odalarda tek başına? Hiç ruhunla baş başa ıstırap çektin mi? Hiç 'neden?' diye sordun mu kendine? Ve sonra vazgeçtin mi hiç nedenleri düşünmekten? Bilemezsin Yusuf, anlayamazsın. Neler yaşadığımı, neler hissettiğimi anlayamazsın.

Tüm bunlara rağmen, hayata umutla bakmaya çalışıyorum ben. Nasıl zor bu bir bilsen... Ancak çaresizim. İki yol yok önümde. Tek seçeneğim var. Her şeyden vazgeçmek uymaz bana. Çünkü Müslüman'ım. Rabb'im yasak etmiş bunu. Ve kalan tek seçenek; herkese ve her şeye rağmen umut beslemem. Umutsuz yaşanmıyor çünkü. Senden rica ediyorum Yusuf, lütfen benim umudumla oynama. Zor imtihanlardan geçtim ben. Sırtıma bir tane daha yük bindirme. Ya gel ya git. Gölge olma. Güzel günlere kavuşmak dururken bu eziyet neden? Sakın Şems'im olma benim Yusuf. Ben sana Kimya olmaya hazırken, beni kendine Mevlana etme..."

Yusuf son satırları okurken gözlerinden boşanan yaşlara engel olamadı. Sevdiceğine nasıl zarar verdiğini şimdi daha iyi anlıyordu. Tek maksadı onu mutlu etmekken, bilmeden de olsa ona zarar vermişti. O gün sabahın ilk ışıklarını o sandalyede karşıladı Yusuf. Hiç kıpırdamadan, sürekli yolu izleyerek. Aklında mütemadiyen tek bir cümle:

"Ben sana Kimya olmaya hazırken, beni kendine Mevlana etme..."

26 Haziran 2015 / KONYA / 16.10


NOT: Fotoğraf alıntıdır.