21 Mart 2011 Pazartesi

MARAŞ TARHANASI VE PRATİK ÖTESİ BİR KURABİYE =)

Doğu&Güney Doğu mutfağına merakım malum. Aylar evvel Maraş tarhanası almıştım. Tuzlu yemem yasak diye denemek de nasip olmamıştı. Şimdilerde çok nadir de olsa az tuzlu bir iki kaçamak yapmaya başladım =) Bu tarhanayı da Sevgili Mihriban'ın tarifiyle denedim. Güzel oldu ancak bizim alışık olmadığımız bir tat olduğu için oldukça ekşi geldi. Annem ve babam pek içemediler =) Sonradan Elazığlı bir teyzeden öğrendim ki; Maraş ve Elazığ tarhanası ekşi olurmuş. Eğer sen o ekşiliğiyle yemek istemezsen pişirirken içine biraz suda ezilmiş yoğurt eklermişsin. Ben bunu bilmeyince ekleyememiştim tabi. Nasipse sırada denenmeyi bekleyen Elazığ tarhanası var. Ona eklerim artık inşaAllah. Maraş ve Elazığ tarhanası hakkında bildiklerinizi paylaşırsanız çok memnun olurum.

YAPILIŞI:

Bir miktar tarhanayı üzerini geçecek kadar suya ıslatın. Yumuşayınca kısık ateşte iyice ezilene kadar pişirin. Zaten kağıt gibi incecik olduğundan çabuk pişiyor. Bu esnada el blendırı ile çekin. El blendırınız yoksa normal robottan geçirip tekrar tencereye alabilirsiniz. Sonra içine bir diş ezilmiş sarımsak ekleyin. Ben 2-3 diş ekledim. Ve haşlanmış nohut ekleyin. Bir taşım daha kaynatıp ocaktan alın. Bir tavada tereyağını eritin ve içine nane ekleyin. Çorbanızın üstüne döküp servis edin.

PRATİK KURABİYE

Bu kurabiyeye ne desem bilemiyorum =) İyi ki tarifi karşıma çıkmış. Cumartesi gelecek misafirlerime yapmak için pratik bir kurabiye tarifi ararken internette bu arife rastladım. Ekleyenden Allah razı olsun. Misafirlerime içinde ne olduğunu söylemeden önce tahmin etmelerini istedim. Kimi fındıklı dedi kimi tahinli. Ama hiç biri değildi. Tarifi okuyunca çok şaşıracaksınız eminim =) Resimler akşama yakın çekildiğinden renk farkı var biraz. Kurabiyenin tadı bildiğimiz un kurabiyesi gibiydi. Denemenizi kesinlikle tavsiye ederim.

İşte tarifi:

Bir poşet (dikkatinizi çekerim, paket değil poşet) krem şantiyi, bir su bardağı sıvı yağ ile çırpın. Ben Afia Gıda şanti kullandım. Sonra üç su bardağı un ekleyip yoğurun. Şekillendirip yağlanmış tepsiye dizin. 175-200 derecede üzeri çatlayana dek yaklaşık 20 dk pişirin. İşte hepsi bu =)

Tarifin orijinalinde ılıdıktan sonra üstüne pudra şekeri serpiliyordu ama ben tadına bakıp da şeker miktarını yeterli bulunca serpmedim. Bir de tepsiden ılımadan çıkarmayın sakın, dağılır. Şekil vermek için ise önce kısır gibi sıktım elimde. Sonra hafif hafif yuvarladım. Böylece dağılmadan kolayca şekillendi. Denemek isteyenlere şimdiden afiyet olsun.


6 Mart 2011 Pazar

TAHİR HOCAMIZ'I UĞURLADIK

Sevgili memleketim Konyamız'ın manevi büyüklerinden Tahir Büyükkörükçü Hocamız'ı bugün defnettik. Elhamdülİllah bana da nasip oldu cenazesinde bulunabilmek. Böyle müstesna bir insanın vefat zamanında hayatta isem, o manevi havadan yararlanmak istedim ve evde kalmadım.

Adeta mahşeri bir kalabalık vardı. 500.000 insan varmış, öyle dediler. Tüm tramwaylarda "Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi'nin cenazesine gider" yazıyordu. Her biri de tıklım tıklımdı zaten. Tüm Konya akın akın Hocasına son görevine gidiyordu ve vasıtalar Alaaddin durağında bomboş oluyordu. Alaaddin'den yürüyerek namazın kılınacağı Kapu Camisi'ne gitmeye çalıştık ancak ne mümkün. Hocamız'ın onlarca yıl vaazlarını verdiği bu camide kılınacaktı namaz. Ve camiye gidişteki ara sokaklar dahi dolmuştu. O kalabalığı size tasvir edemem. Ben Hocamız'ı salın üzerinde görmek, son defa bakmak istedim. Ancak varılacak gibi değildi. Nihayet Üçler Mezarlığı'na gittim. Rahmetli Hacı Veyis Zade Hocamız'ın civarında defin yeri hazırlamışlar. Mezarlıkta da bir sürü insan vardı. Bayanların yanına geçip beklemeye koyuldum. Vakit ilerledikçe kalabalık arttı. Konyamız'ı bilenler; Kapu Camisi ile Üçler Mezarlığı'nın arasını bilirler. Yürüyerek beş altı dakikada varırsınız. Ancak Hocamız'ın naaşının mezarlığa ulaşması yaklaşık üç saati buldu. Konyamız yakın tarihte, Hacı Veyis Zade Mustafa Efendi Rahmetli'den sonra, ilk defa böyle bir defin merasimi gördü. Böyle mahşeri bir kalabalık...

Cenaze namazını oğlu Abdurrahman Büyükkörükçü kıldırdı. Abdurrahman Hocamız da her çarşamba akşamı Kon TV'de İrfan Mektebi adlı bir program yapıyor. Kon TV uydudan da çıkıyor ve internetten de yayın yapıyor. Takip etmenizi tavsiye ederim. Tahir Hocamız'ın vaazlarını da muhakkak dinleyin inşaAllah.

Tahir Hocamız bunca senedir Konyamız'ı irşad ederdi. Ben daha bir kere dahi elinde bir kağıt, bir kitap, bir not görmedim. Hitabeti öyle kuvvetli idi ki. Bilgisi çok derindi. Doğaçlama konuşurdu vaazlarında. Hızır Aleyhisselam'ı, Ladikli Hacı Ahmed Ağa Hazretleri'ni, Konyamız'ın manevî mimarlarından Hacı Veyis Zade Mustafa Efendi'yi, rahmetli büyüğümüz Ali Ulvi Kurucu'yu görmüş bir insandı. Allah (celle celaluHu) ve RasulUllah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) aşkı ile dolu idi. Biz O'ndan razıydık. Allah da razı olsun. Duası üzerimizden eksik olmasın. Ben Konyalı bir kardeşiniz olarak Hocamız'ın vefatında bizleri yalnız bırakmayan ve gerek il dışından gerekse yurt dışından gelen tüm insanlara şahsım adına teşekkür ediyorum. Bloglarında haberlerini paylaşan ve gelemese dahi uzaklardan dualarını gönderen kardeşlerimizden de Allah razı olsun. Cümlemizin başı sağolsun.

Hocamız'ı bilhassa her vaazında söylediği şu sözleri ile hatırlayacağım:

*Mevlam cümlemizi; Hakk'ı hak bilip Hakk'a ittiba, batılı batıl bilip batıldan ictinap eyleye.

*'Muhterem Müslümanlar, Mevlam cümlemize kelimeyi tayyibeyi münciyeyi mübarekesi ile çene kapamayı nasib-i müyesser eyleye. Buyrun aşk ile Eşhedüen La İlahe İllallah Ve Eşhedü Enne Muhammeden Abduhu ve Rasuluhu.' dedikten sonra 'aşk ile bir dahi', 'aşk ile bir dahi' der ve tüm cemaate üç defa Kelime-i Şahadet getirtirdi. Allah gani gani rahmet eylesin.

Sizleri Hocamız'ın, oğlunun ve cenaze töreninin fotoğrafları ile başbaşa bırakıyorum. Dualarınızı eksik etmeyin, rica ederim.









4 Mart 2011 Cuma

HASAN



"Konuş Hasan, dök içini" dedi adam.

"Ne konuşayım? Bende dökecek iç mi kaldı ki?" dedi Hasan.

Dünyanın bütün dertleri onun omuzlarındaydı adeta. Böyle anlat deyince de anlatılmıyordu ki. Hangi birinden başlayacaktı? Otuzunu devirmiş, okulunu bitirmiş, askerliğini yapmıştı. Ama buna rağmen düzenli bir hayat kuramamıştı kendine. Rüzgara katılıp Akyokuş'tan Konya üstüne uçan bir yaprak gibiydi. Yorgun gönlü artık öylesine hassaslaşmıştı ki, kırılması için bir türküde geçen öylesine bir sözü işitmek bile yeterli olabiliyordu. Uykusuz gecelerini sayamıyordu artık. Uyuyabildiği geceleri saymak daha kolaydı.

Akranları hanımıyla çocuğuyla gezerken, Hasan hala bir aile kuramamıştı kendine. Kuşların cıvıldadığı, toprağın yeniden dirildiği, sevinçle koşuşan çocukların etrafı sardığı günlerde; o bankta yalnız oturur ve insanların mutluluğunu uzaktan seyrederek mutlu olmaya çalışırdı. Zihninde hep aynı söz:

"Ben ne zaman? Ben ne zaman?..."

Tüm bunlar yetmezmiş gibi işinde de sorunlar yaşamaya başlamıştı. Arkasından kuyu kazanlar, üç günlük dünyada fırıldak çevirenler... İşini kaybetmek üzereydi. Zaman zaman "tüm dünya mı bana karşı acaba?" diye düşünüyor, kendisini dışlanmış gibi hissediyordu.

Evdeki durumu da ayrı bir sıkıntıydı zaten. Aile büyüklerinden bakmak mecburiyetinde olduğu dırdırı eksik olmayan huysuz bir ihtiyar, Hasan'ın iç dünyasında kopan fırtınalardan habersiz bir çift ebeveyn ve duvarları üstüne üstüne gelen soğuk bir ev...

"Kankardeşim" diye iç geçirdi. O da gurbet ellerdeydi şimdi. Hasan'la görüşemeyecği kadar uzak iklimlerde. İki gardaşın gönlünden gönlüne akan bir muhabbet/huzur var ise de, insan zaman zaman sesini de duymak istiyordu. Nefesinin sıcaklığını, sırtının yıkılmazlığını yanında hissetmek...Ama olmuyordu işte. Şartlar el vermiyordu.

Tüm bunlara, en yakın arkadaşının istemediği biriyle evlendirilmeye çalışılması eklenince, dilindeki susuş kadar bedeninden isyan fırladı. Sessiz sedasız bir isyan. Uykusunu yitirmiş, uçuklara gark olmuş, sebepsiz zamanlarda burnunun kanayacağı kadar bir isyan... Arkadaşının mutsuz olmasından çok korkuyordu. Ama elinden de bir şey gelmiyordu. "Mümkün olsa" diye düşündü, "Mümkün olsa elime sihirli bir değnek alıp tüm bu tatsızlıklara bir son verirdim". Ama biliyordu, imtihandı hepsi. Elsiz, dilsiz ve gönülsüz olarak atlatması gereken bir imtihanlar bütünü...

Ah be Hasan, sen şimdi beni duymazsın/görmezsin ama; bilirim ne hâlde olduğunu. Zordur kırılmadan kırmamak, bilirim. Hasret zordur. Anlaşılmamak zordur. Çaresizlik zordur. Dilini sıkmak isyan etmesin diye, zordur. 30 yaşının taze bedeninde bunca yükü çekmek zordur. Kaldırılması imkansız bir koliyi yüklenmiş gibisin. Yangın yeridir şimdi yüreğin; külleri çoktan soğumuş... "Anlat" diyenlere anlatamasan da, ben gözünün pusundan anlarım içinde kopanları. "Nereden nereye kaçayım?" dersin. İçin de gittiğin her yere senle birlikte gelmektedir ya, kaçışı yoktur bu durumun. Haykırmak istersin dağlara bakıp. Sesin kısılana kadar bağırmak. Kimsenin seni anlamadığını düşünürsün. Darlanır yüreğin, bunalırsın. Ne anlatabilmektesindir ne de rahatlayabilmekte. Ama sen yine de, her şeye rağmen yeşeren bir çiçeksin. Sıkışmış taşların arasından inadına doğan, doğarken yıpratılmış bir çiçek... Ele vermezsin hüznünü. Dile vermezsin sırrını. Tüm hamuşluğun da bundan değil midir zaten... Sen, yüreği bir türlü gülmeyen....



2 Mart 2011 Çarşamba

"Arkadaşlar "dava açıyoruz" herkes bunu okusun, lütfen sayfasında paylaşsın"

Hobibox adlı blogda rastladığım bir yazıyı yayınlıyorum. Lütfen sizler de belirtilen yazıya yorum bırakın. Ne kadar çok ses, o kadar çabuk sonuç inşaAllah.


Arkadaşlar biliyorsunuz iki gündür herkes bu yasakla yatıp kalkıyor. Bildiğimiz gibi bu sorunlar daha öncede yaşanmış, ve bundan sonrada yaşanacak. Tabi bizler bir şeyler yapmazsak. Ne yazık ki, Ülkemizde ki hukuk süreci her ne kadar "Adalate güvenimiz tam" ışığında ilerlese de maalesef, insiyatifler güçlerin ve orantısız güçlerin elinde olduğu sürece haklı ve haksız durumlar ortaya çıkabiliyor. Bizim elbet Adalete ve mahkemelere güvenimiz sonsuz, kararlara saygımız ivedidir. Ancak şu anda yaşadığımız sorunu haksızlığı, sineye çekip, kabul etmemiz kabul edilir durum değildir. Milyonlarca insanın mağduriyeti söz konusudur.


Burada asıl olanda illa bloglarda paylaşmamız, konuşmamız değil, aslolan, emeğin, hakkın ve en önemlisi özgürlüğün çiğnenmesi ve yok edilmeye çalışılmasıdır. Digitürk veya başka bir kurum elbet davalarında haklı olabilirler, bunun için sonuna kadar onların yanındayız. Ancak yapılan eylem ve düşünülen niyet çok acıdır. Yani "biz bu kişiyi/kişileri engelleriz ama bu şekilde daha başkaları çıkacak, onları da şimdiden emsal olması açısından, toptan kapattıralım" düşüncesi son derece zalimce bir haksızlıktır. Yoksa kimse "blog olmadan yaşayamam" derdinde değil, bizler bir şekilde birbirimizi bulur, düşüncelerimizi bir şekilde paylaşır, el emeği göz nuru çalışmaları, değer bulacak başka bir platformda sunarız.


Bu yüzden, artık diken üstünde olan bizlerin, her üç dört ayda bir, aman kapandı aman kapatılacak aman engellendi korkusuyla, yaşamak istemiyoruz. İstiyoruz ki, suçlu her kimse "sadece o" çeksin, hata yapan cezalandırılsın. Onun için, bizde Diyarbakır 5.Asliye Ceza Mahkemesine itiraz ve emsal olması amaçlı dava açıcaz. Yani istiyoruz ki, çıkacak kararla, artık, sadece bireysel suçlular ceza alıcak, "bu karara göre, bütün yayın sahiplerini kapatamayız" diyebilmeli bu adalet. İşte bu yüzden, benim nezdimde yazılacak olan bu itiraz dilekçesine ek olarak, diğer mağdurların, yani sizlerin düşüncelerinizi, tepkilerinizi belirten "yorumlar" çok önemli. Bunlar yazıcıya dökülerek, ek belge olarak dosyaya ilave edilecektir. Bunda çekinecek, korkulacak hiç bir şey yok, sadece hak aramak hakkımıza sahip çıkmak için bunu yapıcaz, yoksa amacımız adalete engel olmak değil, adaleti sağlanmasına destek olmaktır.


Bu konuda bize öncü olacak, bu işi üstlenecek arkadaşımız, daha önceden de sitesini duyurduğum, İzmirli Avukat Sayın Tülay Pordoğan Oral 'dır. Kendisiyle uzunca bir görüşmemiz sonucunda, davamızda haklı olduğumuzu, bir hukukçu olarak böyle bir kararın haksız olduğunu dile getirip, kendisinin de elinden gelen herşeyi hukuki çerçeveler içinde yasal ve doğru bir yol izleyerek, bizlere yardım edeceğini açıkladı.


Bu amaçta yapılan çok büyük tepkiler ve destekler var, ama ne yazıkki facebook taki beğenilen gruplar, resmi içeriği kabul olmuyor, bu toplumsal dayanışma için çok güzel, ama yazılı olabilecek, tepki ve belge için bunu gerekli buluyoruz. Hukuki anlamda elimizde belge olmalı, yoksa bir bölünme yaşamak amaç değil. Kimsede bireysel kahramanlık ve reklam peşinde değil.


ŞİMDİ YAPMAMIZ GEREKEN, BİR ÖNCEKİ YAZIMA "YORUM" OLARAK MUTLAKA TEPKİNİZİ DÜŞÜNCENİZİ BELİRTMEK. LÜTFEN BUNU MÜMKÜN OLDUĞU KADAR ANLAYIN, ANLATIN, PAYLAŞIN. ÇOĞUNLUĞUN SESİ HER ZAMAN "AKLIN YOLUNA" GÖTÜRÜR. tEKRAR BELİRTİYORUZ, AMACIMIZ ADALETE ENGEL OLMAK DEĞİL, ADALETİ SAĞLANMASINA YARDIMCI OLMAKTIR. BU YAZI VE DÜŞÜNCE SAHİPLERİ, KESİNLİKLE HİÇ BİR KURUMA/KURUMLARA KARŞI DEĞİL BİLAKİS, SUÇU İŞLEYENLERİN KARŞISINDADIR. ANCAK, BİZLERDE MAĞDUR OLDUĞUMUZU BELİRTEREK HAKKIMIZI ARAMAK İSTİYORUZ.


Daha ilk günden 100 imzaya, ulaşıyoruz, amaç üç günde binleri aşmak, haydi gayret


Bu yazı sadece bilgilendirme ve haber verme amaçlıdır, o yüzden yoruma kapatıyorum. Ama bir önceki yazıma mutlaka yorumunuzu bırakın, ve bunu bütün sosyal paylaşımlarda duyurun.

BLOĞUMA DOKUNMA!!!


Dün gece kendi bloğum da dahil hiç bir bloğu açamayınca ve ekranda "mahkeme kararıyla kapatılmıştır" yazısını görünce şok oldum. Suç işleyen bir adres var ise, mantıklı olan sadece o adresi cezalandırmak değil midir? Bunca yıldır emek veriyoruz. Yazık günah değil mi bizim emeklerimize? Suçu olmayan insanların sayfalarında "mahkeme kararıyla" diye bir yazının çıkması gerçekten çok çirkin.

Bu sabah bir arkadaşımın bilgilendirmesi sonucu dns ayarlarını değiştirince, elhamdülİllah yeniden açıldı. Eğer yapmak isterseniz yeğlenen dns sunucusunu 4.2.2.5 ve diğer dns sunucusunu 4.2.2.6 yaparsanız sorun çözülüyor. Nasıl yapılacağı burada ayrıntılı olarak anlatılmış.

Ben yazılarımı baştan beri urfatutkunu.blogcu.com adresine de ekliyordum zaten. Şimdi garanti olsun diye içe aktarma yöntemiyle urfatutkunu.wordpress.com adresine de ekledim. Umarım bu haksız uygulamaya bir an önce son verilir de bloglarımıza kavuşuruz bir an evvel. Sevgimle.

24 Şubat 2011 Perşembe

ADAM, YALNIZLIK VE DUMAN


Bekâr hayatının nefes donduran soğuk odasına girdi adam. Omuzlarında dünyanın yükü, sırtında hafif bir kambur. Vakit ilerlemişti bir hayli. Yemek yemek gelmedi içinden. Hoş ne zaman geliyordu ki sanki? Yalnızlık... Yalnızlık onu yeyip bitirirken, onda yemek yiyecek hâl mi kalmıştı?

Işığı yakmamıştı. Gecenin zifirinde önce hafif bir çıtırtı duyuldu, adından anlık bir ışıma oldu odada. İşte yine buluşturmuştu dudaklarını yıllardır cebinden ayırmadığı sigarasıyla. Oysa kaç yıldır bırakmak istiyordu şu mereti. Rahmetli anasının sözleri yankılanıyordu zihninde. "Olmuyor be ana, olmuyor işte..." dedi. "Ben istemez miyim buz gibi bir odaya değil de sıcacık bir yuvaya gelmeyi? Ben istemez miyim karanlıkta değil de cıvıldaşan çocukların saçtığı ışıklar arasında oturmayı? Kızma ana. Kim var sigaramdan başka? Kim var şu yalnızlığıma ortak?" dedi. Vicdanını rahatlatma çabasıydı belki de. O da biliyordu kendini kandırdığını. Sigara illetinin yalnızlığa değil, sadece ölüme ortak olduğunu o da biliyordu elbet. Hem zaten demiyor muydu Özdemir Asaf "Yalnızlık paylaşılmaz. Paylaşılsa, adı yalnızlık olmaz." diye. Hakkı vardı şairin.

Şimdi 37'sine merdiven dayamıştı adam. Çok değil, bundan yedi yıl önce; yaşlı bir anası, zihninde yeşerttiği hedefleri ve odasında beslediği küçük bir menekşesi vardı. Düzgün bir işi olamasa da, anasına da kendine de yetecek kadar kazanıyordu. Hem zaten onun gözü parayı da görmüyordu. Huzuru olsun, ideallerine kilitlensin yeterdi. Anası "gözüm açıkken evereyim seni oğul" dedikçe gülümser, "Önce umutlarım yeşerecek ana. Önce umutlarım yeşerecek. hele az daha bekle, sabret." derdi. Kadın beklemesine beklerdi ya evladının gönlü olsun diye, ölüm bekler miydi hiç... Önce anasını, sonra gözü gibi baktığı menekşesini yitirdi. Ardından birer birer söndü umutları. Çok dokunmuştu sevdiklerini kaybetmek ona. Amaçsız bir yaprak gibiydi artık adeta. Ne kimse omuz verdi ona, ne de o kimseye gidip yaslandı. Bir tek yalnızlık vardı şimdi sarılacağı sımsıkı. Bazen kendi kendine "Senin büyük hedeflerin vardı. Bir yelde dağılacak adam mıydın be!" dese de, olmuyordu işte. Olamıyordu...

Mahallelinin kendisine gıyabında "serseri" lakabını yakıştırdığı da gitmişti kulağına. Kim ne derse desindi, serseriydi işte. Var mıydı itirazı olan? O lakabı verenler adam anasını yitirdiğinde nerdelerdi? Adam sarsıldığında-savrulduğunda nerdelerdi? En kolayı suçlamak değil miydi zaten. Olsundu. Ne derlerse desinlerdi. O kendi kendine:

_Derler.
_Ne derler?
_Ne derlerse desinler. Kime ne?

diyordu. Haksız da sayılmazdı hani. İnsanı harcamak en kolayıydı. Ama derdine derman olmak, sırtına destek vermek gerektiğinde kimse kalmazdı ortalıkta. Konuşmaya gelince herkes sağ elde baş parmak!

Bir gün gazetelerin üçüncü sayfasına bir haber geçti. Dalgınca yürürken hızla gelen trenin altında kalan "SERSERİ" (!) kılıklı bir adam... Fısıldaşmaya başladı mahalleli yeniden. Sarhoş muydu yoksa? Aaaaa belki de hap almıştı, her şey beklenirdi ondan! Su testisi su yolunda kırılmıştı işte! ........vıdı vıdı vıdı vıdı..... Susmak bilmezlerdi zaten koca ağızları bir açıldı mı! Hiç kimse Allah'a vereceği hesabın ağırlığını düşünmüyor, sigara kokmaktan başka etrafa bir zararı olmayan, kimsenin tavuğuna kışt dememiş bir garibanı alabildiğine yeriyorlardı. Üstelik o teslim-i ruh etmişken. Üstelik onun cevap verecek bir iradesi kalmamışken...

"Size ne ya Hu!" diye haykırmak geldi içinden adamın. İçi geçmiş içinden... "Size ne! Ölmüş gitmişim. Sarhoş isem de hesabı bana, değilsem de! Bunu konuşmak gıybetten öte neye yarar ki? Doğruysa gıybet, yanlışsa iftira. Neden ben yaşarken biriniz olsun yanıma gelip de konuşmadınız? Varsa bir hatam neden uyarmadınız? Neden yapmadınız Yaratan'ın emr-i bil maruf nehy-i anil münker adıyla verdiği görevi? Susun! Gömmeyin kendinizi daha yaşarken, gömmeyin leşlerin içine, susun!!!"...

Adam, yalnızlık ve duman;
İşte sadece bunlardı kayan bir yıldızdan geriye kalan...

24.02.11 / KONYA / 15.24

18 Şubat 2011 Cuma

OSMANLI MİMİ

Kıymetli Kalemin Secdesi güzel bir mim başlatmış. Şimdiye dek gördüğüm en anlamlı ve LÜZUMLU mim bu bence. Mimde beş soru var. İlk dört soru sabit. Beşinci soruyu mimi gönderen kişi kendisi yazacak. Mim kendisine ulaşan kişi, kendisine sorulan 5. soruyu cevaplayacak ve mimi arkadaşlarına gönderirken, 5. soruyu kendi sormak istediği Osmanlı ile alakalı bir soruyla değiştirecek. Bu mimi bana da göndermiş. Cevaplarımı arz edeyim.

1. Kalbinizde ayrı bir yeri bulunan Osmanlı Sultan'ı hangisidir?

Yavuz Sultan Selim Han. Ruhundaki başkaldırıcı yön nedeniyle belki de O'nu çok sevmem. İnandığı davaya ömrünü adamış, yolundan asla dönmemiş. Edebî kişiliği de ayrı bir durum zaten. Şah İsmail'le konuşurken ona cevaben söylediği doğaçlama bir dörtlük vardır, bilirsiniz. Sadece bu dörtlük bile O'nun matematik zekasını ve edebi yönünü ortaya koyuyor.

"Sanma şahım * herkesi sen * sâdıkane * yâr olur,
Herkesi sen * dost mu sandın * belki ol * ağyâr olur,
Sâdıkane * belki ol * bu alemde * dildâr olur,
Yâr olur * ağyâr olur * dildâr olur * serdâr olur."

Yukarıdan aşağıya ve soldan sağa okuduğunuzda aynı dörtlük çıkıyor ortaya.

2. Osmanlı Sultanlarını diğer kral ve idarecilerden ayıran en belirgin özellikler nelerdir?

Öncelikle adaletli davranmaları. Adeta Hazreti Ömer'den öğrenilmiş bir hassasiyetle buna dikkat etmişler. Öyle ki ecnebiler bile zaman zaman kendilerine haber gönderip "Ülkemizdeki zulüm ve haksızlıklardan bıktık. Ne olur burayı fethedip bizi kurtarınız." diye isteklerde bulunmuşlar.

Sonra gölgeleriyle cihanı titretir oldukları halde; makama mansıba önem vermemeleri. Her durumda üstünlüğün takva ile olduğunu bilmeleri. Hatta kendilerine bir görevli tutup her gün "Mağrurlanma Padişahım, senden büyük Allah var" dedirtecek kadar hassas olmaları. Allah hepsine rahmet eylesin.

3. Osmanlı Devleti dendiğinde, aklınıza düşen ilk şey nedir?

Adalet, kesinlikle. Kendi vatanımda yaşadığım / maruz kaldığım / başkalarının yaşadıklarına şahit olduğum onca haksızlıktan sonra bunu düşünmem kaçınılmazdı elbette ki. İnsanların din ve ırka göre ayrılmadığı, torpilin rüşvetin geçmediği, "kapalıysan okuyamazsın" / "açıksan şunu yapamazsın" düşüncelerinin yer almadığı bir atmosferi kim özlemez acaba...

4. Osmanlı Devleti'ndeki bilim/din alimlerinden bir tane örnek vererek, hakkında üç özellik ya da bilgi veriniz.

Bu soruya cevabım hiç şüphesiz mahlâsımı aldığım Koca Sinan olur. Mimar Koca Sinan.

a. Devşirmedir.
b. Kayseri doğumludur.
c. Sabır âbidesidir. Yapacağı binanın temeline kireç döküp pişmesi için yedi sene bekleyen, yedi sene sonra bu temel pişmiştir diye işine başlayıp inşa eden Muhterem ve Muhteşem Şahıs. En ufak bir sarsıntıda dün yapılan binalar kül ufak olduğu halde ,Koca Sinan'ın eserlerinin dimdik kalmasının sırlarından biri de hiç şüphesiz sabırdır.

5. "İstanbul'un manevi fatihi olarak da anılan Osmanlı alimi ve velisi kimdir?" diye sormuş Kalemin Secdesi. Cevap: Akşemseddin Hazretleri. Bolu Göynük'te medfundur. İmkanınız varsa gidin ziyaret edin derim. Çok huzurlu bir ortam. Ve benim beşinci sorum:

Hicaz Demir Yolları'nı kurduran ve "RasulUllah'ın bulunduğu yerlerde ses çıkartmak edebe aykırıdır" düşüncesiyle tüm raylara keçe döşeten cennetmekân Sultan kimdir?

Bu mimi şu arkadaşlarıma gönderiyorum, cevaplarlarsa çok sevinirim:

* Hilal'in El Emeği
* Muhterem'le Afiyetle
* Cafe Pepela
* Mintinin Mutfağı