urfatutkunuyazıyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
urfatutkunuyazıyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2025 Çarşamba

Sırrın Gamına Merhem


<Gönlümün küllü çiçeği, 
Nasılsın? Duydum ki yüreğin daralmış. Duydum ki benim hiç kıyamadığım o güzel gönlünü yormuşlar/üzmüşler. Sana ne desem ki? Aslında söyleyeceklerimi ve bunların doğru olduğunu sen de pekala biliyorsun. Ama işte insan yüreğine söz geçiremiyor bazen. Hakikati bilse dahi üzülmemeyi başaramıyor. Olsun be. Ben sararım yaralarını. O güzel gözlerindeki pusu söker alırım. Sen üzülme. Bak dinle beni:
Duydum ki dostum dediğin insanlar seni incitmişler. Sen özveri göstermişsin hep. Lakin son zamanlarda onlardaki kopuşu sezmiş, dahası görmüşsün. Sormuşsun ufak ufak. Ve fakat çağrılarına hakiki bir cevap alamamışsın. İnanmak istememişsin başlarda. Konduramamışsın. Yok canım olmaz, arada yılların hukuku var, yapmazlar demişsin. Hoşgeldin gülüm. Umutları en yakınları tarafından çöpe atılanlar kulübüne hoş geldin. Ahhh kıyamam ben sana. Geçen gün internette tevafuken bir yazı çıktı karşıma. Diyordu ki yılların emeği boşa gitti deme. Böyle olmamalıydı deme. Ah vah edip dövünme. Bırak emeklerin boşa gitsin. Bırak yıllardan geriye tutacağın bir şey kalmamış olsun. Salıver. Yol ver gitsinler. Böyle olması senin gerçek yeni başlangıçlar yapman için en güzelidir. Buna benzer şeyler söylüyordu. Haksız mı gülüm? Artık samimiyet yoksa ortamda, senin özverini hiçe sayıyorlar ve sadece görev bilinciyle seninle görüşüyorlarsa, sana başka birbirlerine başka davranıyorlarsa, dahası dost sıfatının içine sığmayacak hesaplar peşine düşmüşlerse; bırak görüşmesinler. Zira bu görüşmeler sana fayda değil zarar getirir. Bir de şu var. Hani derler ya kalpten kalbe bir yol vardır diye. Bu söz yüzde yüz doğru emin ol. Bir farklılık seziyorsan boşuna değildir. Hislerine güven. Karşındakinin kalbindeki muhabbet sana aktığı gibi, kopuş da akar. Zorlama gülüm. Konyamızda ne denir bilirsin. Salıvır. Yürekleri senin için atmıyorsa bırak gitsinler. Ve sakın üzme kendini. Üstad Bediüzzaman'ın dediği gibi "kırılacak şişe hükmündeki camlara elmas kıymeti verme". Senin yüreğindeki yıldızları görmüyorlarsa eğer, bil ki uzaklaşmak en iyisidir. Sakın gamlanıp neden böyle oldu deme. Eğer böyle olduysa bu senin kötülüğüne değil, bilakis Rabb'in seni koruduğu içindir. Kıyamam ben küllü sevdama. Uykuyu durağı kaybetmeyi bırak hemen. Sen Rabb'im'in sana bahşettiği o üç muhteşem gülü kokla ve gerisini salıvır gitsin. Güzel Konyamızın literatüründe her duruma teselli bir söz vardır. Ne denir bilirsin, "Hatıbınan Gödene, uğurlar olsun gidene." Hadi şimdi gülümse de içime su serpilsin. Senin gözlerin gamlı olunca benim yüreğime sisler çöker. Göz gözü görmez o vakit içimde. Sen gül ki benim de içimde güller açsın gülüm. >
dedi ve kalemi yavaşça masaya bıraktı. Günler, aylar, yıllar geçiyor; ama o hala sevdiceğiyle sahibine ulaşamayan mektuplar aracılığıyla görüşüyordu. Ya da daha doğrusu görüşemiyor ve fakat kalpten kalbe bir bağ kuruyordu. Ne olacaktı bu işin sonu?... 

12 Şubat 2025 / KONYA / 02.00

27 Kasım 2024 Çarşamba

Bu Gece


<
"Ben sana mecburum bilemezsin" 
Bugün öyle ihtiyacım var ki seninle konuşmaya... Ah benim varlığımdan haberdar olmayan sevgilim. Bu gece öyle yalnızım ki, az evvel gözüm fotoğrafına ilişti, ve kendimi yine seninle konuşurken buldum. "Bu diğer günlerden farklı bir durum değil, zaten hep benimle konuşuyorsun." dediğini duyar gibiyim. Ama bu gece gerçekten farklı. Yalnızlığı daha derin bir boyutta, çaresizliği daha farklı bir  kapsamda hissediyorum. Nasıl tarif etsem sana, sıkışmış gibiyim adeta. İçim dolu dolu. Sadece yanına oturup saatlerce konuşmak ya da saatlerce susmak ihtiyacım var. Beni dinlemene ya da dinlemeden anlamana ihtiyacım var. Konuşmaya ya da yanında susmaya ihtiyacım var. Karmaşık gibi görünüyor değil mi? Aslında o kadar basit ki, sadece sana ve senin dostluğuna ihtiyacım var... Çok yalnızım be sevgilim. Biliyorum sen de yalnızsın. Şu dâr-ı dünyada neden iki yalnız buluşamıyor, bunu bilmiyorum işte... 

Bu gece senin yüzündeki kederi bir elektrikli süpürge gibi çekebilecek gücüm yok. Bu gece sana üzülme geçecek diyecek gücüm yok. Bu defa ben senden istiyorum. Belki ilk kez belki de son kez bilmiyorum. Yaprakları hışırdayan bir ağacın altındaki bir banka oturup, rüzgarın sesi ile sussak sadece. Hiç konuşmasak. Ama ikimiz de geçeceğini bilsek. Bu sessizlik kalplerimize merhem olsa. Sadece susarak ve birlikte oturarak ilaç olsak birbirimize. Olur mu ne dersin? Keşke olsa, keşke olabilse. Dünyadaki her zorluğun bir sonu var biliyorum. Ama bazen gerçekten sanki geçmeyecekmiş bitmeyecekmiş gibi geliyor. Öyle durumlarda insan daha çok istiyor sevdiğini yanında. Zannediyor ki sanki O yanında olursa her şeyin üstesinden daha kolay gelinir. Hakikaten de öyle değil midir zaten? Ah be sevgilim, keşke bana ses verebilsen. Keşke beni gerçekten duyabilsen. Şu an çok şaşkınsın biliyorum. Hayatımda ilk defa sevgilim diyorum. Bu kelimeyi benden duymaya alışkın olmadığın için sana da bir garip geldi. Sevdiceğim mi dedi acaba diye anlamaya çalışıyorsun. Ama hayır, bu defa direkt Sevgilim dedim. İçimden öyle geldi. Bugün o kadar yalnızım ki, derdimi dökecek senden başka kimsem yok. Bir Rabb'im bir de sen. Ahh, 'ben sana mecburum bilemezsin.' Keşke yanımda olabilsen... 
>
dedi ve kalemi elinden bıraktı. Öylesine yalnız hissediyordu ki biricik aşkının hayaliyle konuşmaktan başka yapabilecek bir şeyi olduğunu düşünmüyordu. Fakat bugün diğerlerinden gerçekten çok daha farklıydı ve onunla (hayalen de olsa) konuşmak dahi yetmiyordu. Müzik setinin kumandasına bastı ve yükselen ses şöyle diyordu:
"Burda çiçekler açmıyor, 
Kuşlar süzülüp uçmuyor, 
Yıldızlar ışık saçmıyor, 
Geçmiyor günler geçmiyor..." 
Içindeki garip halin ve duygusal karmaşanın mektubuna yansımasına mı üzülsün, yoksa radyoda tam kendi durumunu anlatan bir şarkı çıkmasına mı şaşırsın bilemiyordu. Bu düşünceler içerisindeyken ışığı söndürüp gaz lambasını yaktı. Adeta lambanın duvara yansıyan ışıklarıyla ve yandıkça etrafa saçtığı kokusuyla terapi olmak istiyordu. Fakat biliyordu son tahlilde; bu gece ne yapsa boş, ne yapsa nafile idi. Yaşadıkları gözünün önünden geçerken, gözlerinden süzülen sessiz yaşlarla aslında çığlık atıyordu. Dünyanın duymadığı kocaman bir çığlık. 
"Burda çiçekler açmıyor!"... 

27 Kasım 2024 / Konya /01.24

Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep vâr olsun. 

24 Ekim 2024 Perşembe

Sırra Mektup


Kadın bu defa adamın fotoğrafına bakarak konuşmadı. Kalemi ve kağıdı eline alıp masanın başına geçti. Oturup adama bizzat mektup yazmaya başladı:

"Merhaba ruhumun sırlı azığı, 
Sana bu mektubu, hiç bir zaman gönderemeyeceğimi bilerek yazıyorum. Diyeceksin ki o zaman neden yazıyorsun? Olsun. Belli mi olur? Belki Rabb'im sürpriz bir kavuşma bahşeder de sana gönderemediğim tüm bu mektuplarımı bizzat iletme fırsatım olur okuman için.. 

Uzun bir yolculuğa çıktım. Hem gerçek hem içsel bir yolculuk. Yorgun vücudumu dinlendirmek, bezgin kalbimi iyileştirmek için iyi bir fırsattı bu. Şifaya koşarak yaklaşmaya çalıştım. Bu süreçte herşeyden uzaklaşıp doğada kendimi dinledim. Dalgaların sesi, yaprakların hışırtısı, kedilerin mırıltısı ve martıların ötüşü dışındaki sesler yoktu adeta. İnanır mısın, senin fotoğrafına bile bakmadım. Düşünmemek istedim. Hiç bir şeyi düşünmeden, tüm hasretleri, tüm çileleri unutup sadece dinlenmek sadece iyileşmek istedim. Belki de unutmak istedim, bilemiyorum. Ama sevdanın imzası bir kez kalbe atıldıysa, sen istediğin kadar unutmak dile nafile... Sen unutsan hücrelerin unutmuyor. İyi ki de unutmuyor. Nasıl bir çelişkideyim görüyorsun değil mi? Bir yanım bu yorgunluğa bu hasrete bir son vermek istiyor, diğer yanım senden geçemiyor ve iyi ki de unutamıyorum diye seviniyor. Bunu anlayabiliyor musun? Anlayamamanı anlayabiliyorum:) Çünkü ben bile kendimi anlayamıyorum. 

Biliyor musun bugün güne farklı bir mutlulukla uyandım. Sebebi sen. Gözlerim açıkken fotoğrafına bakmadım ama gözlerimi yumduğumda seni gördüm. Hayırlara gelsin. Uzun uzun sohbet ettik. Seni sevgimden haberdar eden bir sohbet değildi bu. Normal tanışma gibi bir şeydi. Ama o bile güzeldi. Samimi, içten bir sohbetti. Sohbetin sonunda bahçende yetiştirdiğin gülleri sordum. Güllerinle ilgili benden dua istedin. Buna çok ihtiyacın olduğunu söyledin gözlerindeki o derin kederi örtmeye çalışan zoraki gülümsemenle. Ahh bilsen ki ben sana zaten hep dua ediyorum. Ama diyemedim tabi ki. Diyemedim ki o keder beni öldürüyor, derdini biliyorum ve bunun için sana hep dua ediyorum. Diyemedim. Seni sevdiğimi de söyleyemedim. Bir yabancı gibi, çocukları aynı sınıfta okuyan iki veli gibi, aynı mahallede oturup birbirini sadece kafa selamıyla tanıyan iki uzak komşu gibi "tabi" dedim, "etmez olur muyum, ederim tabi". Peki bunu söylerken hissettiğim kederi sana hissettirmemek için nasıl çabaladığımı farkettin mi yoksa saklamayı başarabildim mi? Boğazımda demir bir leblebiyi yutamadan tutmak gibi, Phare de La Jument denizfenerinde yapayalnız kalmak gibi, alevler içinde cayır cayır yanarken gül bahçesindeymiş gibi görünmeye çalışmak gibi... Zor. Çok zor. Bunca severken, seni görünce sıradan biri gibi davranmak _rüyada da olsa_ çok zor. Ama olsun. Tüm bu zorluklara tüm bu kahırlara rağmen mutlu uyandım. Çünkü seni gördüm, seninle konuştum. 

Umudum, hayat ışığım, yüreğimin mutluluğu, ruhumun sırlı azığı, gözlerindeki kederin gitmesi için daima dua ettiğim, tanıdığım en güzel gül yetiştiricisi; iyi ki varsın. Yeni bir sohbette görüşmek ümidiyle :) Rabb'im'e emanet olasın... 

24 Ekim 2024 / KONYA / 21.25

2 Ekim 2024 Çarşamba

Salıver Gitsin


İnsan bu hayatta birçok şey yaşıyor. Yaşadığımız şeylere zaman zaman gülüp geçtiğimiz zaman zaman ise kafaya taktığımız oluyor. Bu biraz mizaçtan, kişilik yapısından; biraz tecrübeden, hatta bulunduğumuz çevreden ve kimlerle oturup kalktığımızdan bile etkilenen bir olgu. Ancak sonuç itibariyle ne yaşarsak yaşayalım neleri kafamıza takarsak takalım son tahlilde gelinen nokta hep aynı oluyor:
Bu dünyada sağlıktan ve imandan daha kıymetli hiç bir şey yok! 
Kafaya taktığın şeyler sağlığını bozmaktan başka bir işe yaramıyor. Ne taktık diye düzeliyor o taktığımız şeyler ne de biz kendimizi düşüne düşüne perişan ettik diye işler yoluna giriyor. Bediüzzaman Hazretleri hak etmeyene verilen değeri açıklarken "kırılacak şişe hükmündeki camlara elmas kıymeti vermek" ifadesini kullanır ya, ne kadar can alıcı ne kadar etkileyici bir ifade bu! İnsan bazen bazı şeyleri öylesine kafaya takıyor ki; yıllarıma, verdiğim emeklere, gösterdiğim vefaya yazık oldu diye düşünerek adeta uykuyu durağı kaybediyor. Düşünmekten bir hal oluyor. Peki gelinen sonuç ne? "Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış!" Kırgınlığınızdan haberi olmayacak şişe camları için kendinizi hiç boşuna perişan etmeyin. Bu dünyada gerçekten ama gerçekten her şey boş. Eğer sağlığımız varsa en kıymetli en zengin insan biziz. Hani dinimizde de der ya insan eğer sağlıklı ve imanlı bir şekilde geceye ulaşabildiyse ondan daha zengini yoktur diye, kesinlikle ve kesinlikle öyle. Cenab-ı Hakk hepimize iman gürlüğü versin. Sağlığımızı sıhhatimizi afiyetimizi daim etsin. Eğer imanımız ve sağlığımız yerinde ise geri kalan hiçbir şey gerçekten kafaya takmaya değmiyor. Üç günlük yalan dünyada kırılacak şişe hükmündeki camlara elmas kıymeti verdiği zaman insan aslında kendi vücudunun kul hakkına girmiş oluyor. Konyamızın harika bir lafı vardır "Salıvır seroşu yıkılınca kadar gitsin" derler. Gerçekten de azıcık salıvermek lazım. 
Ben bu içeriğe benzer bir yazıyı yıllar önce yine yayınlamıştım bloğumda. Anlaşılan hala dersimi almamış olacağım ki yıllar sonra tekrar aynı şeyler başıma geldi, yıllar sonra yine aynı noktaya geldim... Hani anlamak başka idrak edip hayatına geçirmek başka ya, Allah'tan dileğim artık bu dersi gerçekten idrak edip hayatıma geçirmiş olmak ve bir daha kendi vücuduma sağlığıma eziyet edecek kadar hiç kimseye kıymet vermemek. Bu dünyada değer verdiğinizde boşa gitmeyecek tek varlık Cenab-ı Allah'tır. O'nun ötesinde hiç kimse için fazla fedakarlıkta bulunmamak lazım. Yaptığını Allah için yap ve bunun harici bireysel fedakarlığı ve genel vericiliği bırak. Zira insan "yaptıklarım/emeklerim boşa gitti" cümlesini bireysel ilişkilerde kullanabilir ama sadece Allah rızası için yapılan şeylerde kullanmaz. Hâsılı kelam; ne yaparsak Allah için yapalım, Allah'a dayanalım, kırılacak şişe hükmündeki camlardan vazgeçmek için de onların kırılmasını beklemeyelim. Sağlığımız ve huzurumuz daim olsun. Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle. Umut hep vâr olsun. 

02 Ekim 2024 / KONYA / 14.21

13 Temmuz 2024 Cumartesi

RUHUN SIRLI AZIĞI


"Biliyor musun?" dedi kadın yine adamın fotoğrafına bakarken, "Dün bana yazdı. Sonra görüşmek istediğini söyledi." Bunları anlatırken fotoğrafta adamın gözbebeklerine bakıyordu. Sanki canlı canlı karşısında duran birine anlatır gibiydi. Devam etti sonra:
Yanıma gelmek, beni görmek istediğini söyledi. Ama ben kabul etmedim. Çok ısrarcı oldu. Çok üstüme düştü. Gece gündüz mesaj yazdı. Ama sana olan sevgime ihanet etmedim. Yalnızlık çok zordu. Ama ona hiç bir zaman evet demedim. Yüreğimin en derin yerinde sır sandığının içinde sen varsın, sadece sen... Hala benden haberin bile yok. Keşke olsa mı diyorum boşver böyle kalsın mı diyorum inan bilmiyorum artık. Bildiğim bir tek şey var ki seni çok seviyorum. Yorgun bir gönlün çaresiz sevdası bu. Gözlerindeki kederi, yüreğindeki yükü uzaktan izliyorum. Keşke yanına gelebilsem. Keşke bölüşebilsem. Keşke ellerini tutup 'korkma artık yalnız değilsin, ben burdayım' diyebilsem. Sen kapalı kapılar ardında her ağladığında ben iki kez ağlıyorum ahh bir bilsen... Öyle yalnızım ki. Ve çok yorgunum. Onun bana mesaj yazdığı gibi ben de sana yazsam mı diyorum ara ara. Sonra cesaret edemiyor vazgeçiyorum. Bir mesaj insana ne anlatır ki? Elimden gelse, kalbimde senin için yanan yıldızları gösterirdim. Hiç konuşmadan yüreğimin en derinindeki seni gösterirdim. Onları görmeden bir mesajla beni nasıl anlayabilirsin ki! Ahh hayat çok zor. İkimiz de yalnızız. Ama her akşam senin yüreğine konan bir dua kuşu var. O kuş geldiğinde görmesen de huzurunu hissediyorsundur. Oysa ben, ben yapayalnızım. Bomboş ve soğuk bir hayatım var. Çaresiz, yorgun, kimsesiz bir hayat. Ama sen var ya sen, sen benim gücümsün. Yorgun yüreğimin sevinci ve umutsuz umudusun. Ahh bi görseydin içimi kim bilir belki de...

02 Temmuz 2024 / KONYA / 15.43 

23 Haziran 2024 Pazar

SIR

Kadın adamın fotoğrafına bakarken, onun sevip de kaybettiği yavuklusuna duyduğu hasreti hissetti. Kadın adamı seviyordu, adam da uçmağa varan yavuklusunu. Kadın adamı seviyordu, ama adamın bundan haberi yoktu. Öyle çok sevmişti ki kadın, Rabb'ine adamın mutluluğu için dua ediyordu. Kendi mutsuzluğuna mal olacağını bilmesine rağmen...

İçinden adamın fotoğrafıyla konuşmaya başladı:
"Ben zaten kavuşulmamış aşkların failiyim. Olsun varsın. Sen mutlu ol, ben senin mutlu olmanla mutlu olur, bununla yetinirim. Ben seni uzaktan daaa içimden de severim. Biliyor mus...; hayır hayır, biliyorum bilmiyorsun. Seni sevdiğimi bilmiyorsun. Ben seni öyle çok öyle çok sevdim ki, senin mutluluğun için kendi sevinçlerimden vazgeçecek kadar. Acaba seni bu kadar çok sevdiğimi bilseydin ne yapardın? Bazen merak etmiyor değilim. Zaman zaman şunu da merak ediyorum, acaba benim seni sevdiğim gibi sevilmek nasıl bir duygudur? Böyle içten, böyle gerçek, böyle yürek yangınıyla... Ahhh bilmiyorum... Bilmekten korkuyor muyum onu da bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ki göz bebeklerindeki keder beni öldürüyor. Ve onlardaki mutluluk pırıltısı, benim mutluluğuma yetiyor. Sen hep mutlu ol adam. Senin mutluluğun bana azık olacak. Kaybettiğim yaşama sevincim olacak. Gözlerindeki kederin geçtiğini gördüğüm gün, Allah'ım çok şükür acısı dindi artık mutlu diyeceğim. Ve senin için bahtiyar hissedeceğim...

22 Nisan Pazartesi ve 17 Mayıs Cuma 2024 / Konya / 21.48 ve 09.42

7 Nisan 2024 Pazar

Hoşgeldin

Yeniden heyecan duyabilmek ne güzel. Öldüğünü zannederken, kalbinin hâlâ attığını farketmek ne güzel. Her şey bitti sanarken yeniden başlamaya dair umudun dirilmesi ne güzel...

Öldü sanmıştım ya içini, ölmemişsin.
Öldü sanmıştım ya onu, ölmemiş.
Yaşıyorsan hâlâ umut var demektir sözü nasıl da  doğruymuş meğerse. Kalbinin bunca yıldır atmayışı üstüne keder perdesi çekilmesindenmiş. Âb-ı hayâtı görende bak nasıl da tıkırdayıvermeye başladı...

Aynı işi yapıp duran o işe karşı duygularını kaybeder derler. Hani bir çocuk kesilen koyuna ağlarken kasap gülümseyerek keser. Hani birisi parmağı kesilene ağlarken doktor kopan parmağı dahi diker soğukkanlılıkla. O hesap işte. Sen de yaşarken mütemadiyen "yaşayan ölüler"i gördüğün için bir sonrakinde daha az etkilenmeye başladın. Böyle böyle devam etti. Sonrasında artık hiç hissetmez oldun. Duygusuzlaştığını, ölüyor olduğunu sanmıştın ya, bak öyle değilmiş. Perdeler aralanıp da can suyu görününce kalbinin atışları duyulmaya başlandı yeniden. Tıpkı yıllar evvelinde olduğu gibi. Bırak yaşayan ölüler gittikleri yerlerde kalsınlar. Bırak seni öldürmeye çabalarken aslında kendilerini öldürdüklerini bilmesinler. Sen can suyuna bak. Bir yudum iç âb-ı hayâtından. İç ve dirilişin tadını çıkar.

Hoşgeldin umut, hoşgeldin neş'e, hoş geldin kalp çarpıntısı, hoş geldin hayat!...

30 Haziran 2021 / KONYA /22.17

7 Ocak 2023 Cumartesi

Kalbin Sözü

Benim şu dünyada en iyi bildiğim şey yazmak. Üzüldüğümde, sevindiğimde, konuştuğumda, konuşamadığımda hep yazmak iyi geliyor bana. Sevdiğimde de sevildiğimde de yazıyorum. Acımı, derdimi, yüreğimin sancısını yazımla paylaşıyorum. Ben anlatıyorum, onlar dinliyorlar. Üstelik yazılarım beni anlıyorlar. Dinlemeyi başarabilen de çok değildir dünyada. Ama hem dinleyip hem de anlayabilen sayısı pek azdır. İşte bu yüzden kıymetlidir anlayanlar. Şimdi ben bardağımda kahve, elimde kalemim, zihnimde sen; yazılarımla konuşuyorum. Senin bu yazıdan haberin yok. Aslına bakarsan senin benden bile haberin yok. Nasıl oldu bu dediğini duyar gibiyim. Hep söylerim, sevgide neden olmaz. Sevmek hiç bir nedene ihtiyaç duymaz. Ama'sı fakat'ı olmaz. Kalbe düşer bir anda. Ve düştüğü an başlar tutuşmaya yürek. Kurudu sandığın kanın yeniden damarlarında gezinmeye başlar. Karnında bir karıncalanma, bir kelebek geçidi olur tıpkı ilk gençlik yıllarındaki gibi. Öldü zannettiğin yüreğin pıt pıt atmaya başlar. O atarken, acıyı taa içinde hissedersin. Yüzyılın hasreti vardır adeta derininde bir yerlerde. İşte o hasretin görünüşüdür hissettiğin bu acı. Söylemek istersin, söylememek istersin, düşüncelerin berrak olsa da zihnin karmakarışıktır. Neden derler sonra sana, neden? Bunu neden göze alıyorsun? Niçin sırtına yük bindirmeye talip oluyorsun? Niçin alıştığın hayatın dışına gönüllüce çıkmaya çalışıyorsun? Neden neden neden? Anlamaz çoğusu. Anlatamazsın. Çünkü sen bir kere onun içindeki yıldızları görmüşsündür. Hayat işkenceye tutturulmuş bir profil gibi yontuyor bizi zaman zaman. İşte bu süreçlerde o yıldızlardan saçtığın ışıkların azalır, üstü tozlanır yıldızların, eskisi gibi apaydınlık olamazsın. Ve sen zannedersin ki içindeki yıldızlar bitti. Onlar gitti ve ışık bitti. Hayır hayır, oysa böyle değildir. O yıldızlar hala senin yüreğindeler. Sadece üstlerine perde indi. İşte ben o perdeyi kaldırmaya, sana içindeki yıldızları hatırlatmaya, gözbebeklerinden kaybolan mutluluk ziyasını yeniden yakmaya talibim. Ben, pişman olmamaya talibim. Hani soruyor ya insanlar neden bu yükü istiyorsun diye, oysa bilmiyorlar ki sevince yükler yük olmaktan çıkar. Ne demiş Hazreti Şems:

"Sevmeyene karınca yük, sevene filler karınca,
Dağı bile taşır insan aşık olup inanınca."

Kurak topraklara can suyu verdiğin için, artık asla atmaz dediğim kalbimi yerinden oynattığın için, bana sormadan dualarıma dahil olduğun için talibim gözündeki mutluluk ziyasını yakmaya. Talibim pişman olmamaya. Vekilim Allah, kefilim Allah. Başka hiç bir şeyim yok...

07 Ocak 2023 / KONYA / 16.23

Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep vâr olsun. 

20 Temmuz 2021 Salı

Alacağın Olsun Zehrem




Ben daha çocuk sayılacak yaşlardayken çok severek dinlediğim ve söylediğim bir ezgi vardı. Nereden bilirdim o ezginin bir gün hayatımın hakikati olacağını... 

"Özlemekten yorulmuşum, kapında durdur beni, 
Ucu sana dek uzanan bir zincire  vur beni, 
Beni çöllerden sorma ki sonra Mecnun yerinir, 
Aşksızlıktan taş kesilmiş şehirlere sor beni!" 

Yorgunum be Zehrem. Zihnim yorgun, bedenim yorgun, fikrim yorgun, hislerim yorgun; külliyen yorgunum senin anlayacağın. İnsan kendi hayatının yükünden yorulur mu? Gün gelip yoruluyormuş meğerse. Seni özlemekten bitap düştüm. Aradım, bulamadım. Aramaktan vazgeçtim, yine bulamadım. Bulduğumu sandığımdaysa Ağrı Dağı'nın zirvesinden yere çakıldım. Öyle şiddetli, öyle sert bir düşüştü ki bu; sinemde kırılmadık kemik kalmadı. Öldüm sonra. Sesler öldü, suretler öldü, lisan öldü. Karanlık, kapkaranlık bir mahzende yapayalnız kalakaldım. Çok korkunçtu Zehrem. Hâlâ çok korkunç... 

Sonra bir gün celladımı gördüm. İlginçtir, o bakışla dirildim. "Bu ne yaman çelişkidir" anlayamadım...

Nefes alınmayan şehirlerde beton binaların arasında bir başıma bıraktın ya beni, alacağın olsun! Olsun be gülüm, senin yine de canın sağ olsun! 

Her neredeysen, bayramın mübarek olsun Zehrem... 

20 Temmuz 2021 / KONYA / 00.40

16 Temmuz 2021 Cuma

Her Yıl Bu Zamanlar


"İnsanın hem kavuşması hem ayrılığı nasıl aynı zamana denk gelir ki?" diye düşündü. Her sene bu vakitler geldiğinde sevinç ve hüzün bir arada içini kaplardı. Bu haline şaşıyordu. Bir insan aynı anda nasıl hem durgun ve mahzun hem de mutlu ve neş'eli olabilirdi ki? Mutluydu, çünkü sevildiğini biliyordu. Mahzundu, çünkü sevdiği artık yanında değildi. Niye böyle oldu, nasıl böyle oldu'ları bir kenara bırakıp hayatın akışında oradan oraya savrulmaya başlayalı epey zaman olmuştu. Kendisini duygusal ve fiziksel anlamda son derece yalnız hissediyordu. Nereye varacak bu yalnızlığın sonu diye düşünürken, komşu balkonundan çay karıştırma sesleri duydu. Çay... İnsana ne güzel bir arkadaştı. Mutluyken de insana iyi geliyor, kederli iken de iyi geliyordu. Ancak en güzeli, evin içinde çay kaşığı sesi duyabilmekti. Yalnız içilen çaydansa, karşılıklı içilen çaylar her zaman daha lezzetli gelmişti ona. Bu düşünceler içerisinde iken Özdemir Asaf'ın "Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa adı yalnızlık olmaz" dizesi geldi aklına. Yalnızlığın da güzel tarafları var aslında diye kendini teselli etmeye çalıştı. Fakat iş tüm güzelliklerden geçip geceleyin zihninin içinde yürüyüp duran karıncalarla baş başa kalmak ve onlar yüzünden uyuyamamaya dayanıyordu. Yalnız olmanın en zor tarafı galiba geceleri uyuyamamaktı. Gece, sessizliğin göbek adıydı. Ama onun zihni asıl geceleri konuşmaya başlıyordu. Ortamda çıt çıkmasa da beyninin içinde bir orkestra vardı sanki. Bu orkestra seslerini susturmadığı için geceleri bir türlü uyku yüzü göremiyordu. Düşünceler içerisinde iken  vakit bir hayli ilerlemişti. Kederin bünyesini iyiden iyiye basmaya başladığını farkedince bu halini dağıtmak istedi. 'Eskiler radyoyu açar ve "ikinci/beşinci... sıradaki benim olsun" derlerdi, ben de öyle yapayım bugün' dedi kendine ve ekledi  "üçüncüsü benim olsun". Radyonun düğmesini çevirdi. Kısmetinden radyonun gece programı da yeni başlamıştı. Spiker hızlı ve neşeli bir giriş yapmış  ve ard arda iki hareketli türkü çalmıştı. İkincisi bitince yeniden mikrofon başına geçen spiker  "Evet dostlar, gece ilerliyor ve artık kendimizi gecenin hüzünlü kollarına bırakma zamanı geldi. Şimdi biraz da gecenin ruhuna uygun yavaş parçalardan dinleyelim" dedi ve üçüncü parçayı başlattı. İşte gelmişti. Şimdi çalan onun için çalıyordu. Acaba ne çıkacak diye merak içerisinde beklerken iyiden iyiye durgunlaştı. Çünkü sırada sevdiği, ama her dinlediğinde çok etkilendiği bir türkü vardı:

"Ne feryad edersin divane bülbül? 
Senin bu feryadın gülşene kalsın. 
Bu dünyada eremezsen murada, 
Huzuru mahşere divana kalsın." 

Derin bir ahhh çekti. Anlaşılan gece yine uzun olacaktı... 

16 Temmuz 2021/KONYA/21.58


*Fotoğraf internetten alıntıdır. 

30 Haziran 2021 Çarşamba

Yarım Kalan Şarkı


Kadın, yıllardır yolunu gözlediği yolcuyu görmenin şaşkınlığı ve heyecanı içerisindeydi. Görmek dediysem öyle bire bir değil, uzaktan bir rast gelmek hani. Adam, yıllardır yollarına düşmek istediği kadın için ortaya çıkmaya karar vermişti. Kapalı perdeleri aralayıp uzaktan da olsa bakmıştı sevdiğine. İmkansızı düşlüyorlardı. Kadın, hasretin getirdiği uykusuz gecelerin hediyesi yorgun bir simaya bürünmüştü. Adamsa adeta "o eski halimden eser yok şimdi"yi söylüyordu. Kibirli alnı ve dimdik omuzları gitmiş, hayatın yorgunluğu altında kıvrılan sırtıyla kederden açılmış alnı gelmişti. Uzaktan uzağa da olsa bir an gözgöze geldiler. Kalp atışlarının sıklaştığının ikisi de farkındaydı. Vücutlarının sol yanındaki gümbürtünün dışarıdan duyulup duyulmadığını merak ediyorlardı. İkisi de eskisi gibi görünmüyordu. Çok değişmişlerdi. Belki de değişen sadece suretleriydi. Her yan yana gelişlerinde gümbür gümbür atan kalplerde bir değişme yoktu. Belki kırgınlık, üzgünlük, ama ille de hasret vardı.

_Neden? diye sordu biri. 
_Korktum... diyebildi öteki. 
_İnsan hiç sevdadan korkar mı? 
_Kaybetmekten ölesiye korkuyorsa başlamaktan da korkar. Bu korku hatalar yaptırır insana. Dönüşü olmayan korkunç hatalar... Kaybetmemek için kendi elleriyle kaybeder insan. Tıpkı Arkaş* gibi... 

Ses yoktu. Söz yoktu. Kalpten kalbe giden görünmeyen yol ile konuşuyorlardı. Bu sözlerden hangisini kim söylüyordu acaba? Kadına sorarsanız soruları soran kendisiydi. Adama sorarsanız da soruları soran adamdı. İkisi de yaralı, ikisi de aynıydı. O kadar birlerdi ki; soracakları sorular da, bu sorulara verecekleri cevaplar da birbirinin aynısıydı. Kırgınlıkları, özlemleri, düşleri aynıydı. Ne var ki yürüdükleri yollar bambaşkaydı artık... 

Adam, kadın ve ortak düşleri; yeniden aynı çizgide buluşamayacak kadar savrulup yaralanmışlardı. İşte tam o sırada bir ses yükseldi yurdun sesleri radyosundan:

"Sen benim hiçbir şeyimsin, 
Yabancı bir şarkı gibi yarım, 
Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak, 
Hiç kimse misin bilmem ki nesin, 
Uykumun arasında çağırdığım, 
Çocukluk sesimle ağlayarak"... **

30 Haziran 2021 /KONYA /01.17


*Arkaş: Mihail Nuayme'nin Kendini Arayan Adam (Arkaş'ın Günlüğü) adlı kitabının baş karakteri. 
**Attila İlhan 


21 Nisan 2021 Çarşamba

Açıversen Ya Kapıyı


Şöyle bir düşünüyorum da, 
Sen güney kutbunun parlayan yıldızıyken,
Ben kuzey kutbunda kalmışım sanki. 
Sen kalbimin en yakınıyken, 
Ben öte yana koşmuşum sanki. 
Neden böyle oldu ki? 
Oysa Sen sevginin adısın, 
Yüreğimin en berrak tarafısın, 
Sen ömrümün güneşi, 
Ciğerimin ateşi, 
İşte kapındayım yeniden, 
Titrek ellerimle çalıyorum aniden, 
X, y, z beni duymuyorsa ne çıkar, 
Tek Sen duysan bana kâr, 
Açıver de kapını, bu yorgunu içeri al. 
Takatim kalmadı, bak dilim artık lâl, 
Tek Sen'i isterim, 
Gayrıyla konuşmak ağrımdır benim,
Yormazsın Sen, yorulursun gerekirse, 
Dert vermezsin insanın sırtına, yüklenirsin ne gelirse, 
Açıver hele Gül Yüzlü, Pamuk Elli, 
Ömrümün gülü gülistanı, canım Nebî, 
Kapında bekliyor bu yorgun fakir, 
Gülüver de silinsin dertleri bir bir... 

21 Nisan 2021/KONYA/00.23

3 Mart 2020 Salı

Zehre'nin Yorumu


Bazen bir boşvermişlik gelir insanın üzerine. Her şeyden vazgeçiveresi gelir. Hani böyle ne varsa olduğu yerde bırakıp herkesten ve her şeyden _ardına bakmadan_ uzaklaşma isteği baş gösterir. Film izlerken pause'a basıp durdurduğumuz gibi, hayatın da bir dondurma butonu olsa da basıp biraz dinlensem diye düşünür insan o vakitler. Yaşamak çok güzel. Ama bir o kadar da yorucu... Ve bu yorgunluk anlarında yapılması yetişilmesi gereken tonla iş sizi beklerken, anlaşılmaz bir boşlama yaşamanızı kendiniz de hayretle izlersiniz. Bu hallerinizden güzel etkinlikleriniz ve sevdiğiniz şeyler de nasibini alır maalesef. İşte ben de böyle bir dönemdeyim. Yorgunum. Yazmak istiyor ve fakat yazmaya dahi yetişemeyecek kadar bitkin hissediyorum. Garip bir durum. Ama bazen öyle bir şey oluyor ki, insan kendi kendine "bırakma, kalk tut bi ucundan" diyor. Bu bir blog yazarı için gönülden gelen bir yorumken, bir başkası için bir alo sesidir mesela... 

İşte bir iki gün önce Zehre'nin Gece Nöbetleri adlı yazıma gelen bir yorum harekete geçmek için tetiklenmeme vesile oldu:


"Gel diyorum içimden, derinden, sessizce, Urfaca. Bir bulutum, ama gönlüne yağmur olup yağamam. Affet beni Zehre, ben bu mevsim sensiz ölüyorum." 

İfadenin güzelliğine ve içtenliğine bakar mısınız! Güzel okuyucular, sizler iyi ki varsınız. Eksik olmayın. Daima vâr olun, daima bloğuma yorumlar bırakın. Ki yorgun düştüğümde sizin varlığınızı hissederek kalkayım devam edeyim. Demem o ki:

"Yorgunum; çünkü yorgunluğumun, yaşamak gibi bir anlamı var. Yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun tadına düşmanlarım ulaşamazlar..."

Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep vâr olsun. 

03 Mart 2020 / KONYA / 14.24


2 Aralık 2019 Pazartesi

Zehre'nin Gece Nöbetleri


Bunca vakıttır neredeysense bilmiyem. Dediy geleceğam, bekliyem seni sözıne itimad edıp, e hani, nereyesen? Zaman geçip gidiy. Zaman aktıkhça ben benlikten çıkiyem, görmiysan...

Nice çileler çekhti bu gönül. Nice yükler kaldırdı bu omuzlar. Feket en fenası nedir biliy misen? Güvendıgının güvenilmez oldugını görmakhtır. Zehrem, de hele sen niye bele ediysan? Hani gelecektiy? Hani ellerinle silecektiy ya rüzgarın kurıttıgı yaşları? Gerek kalmadı deyisense haklısan. Zira tükendi bitti. Aka aka kalmadı sinemde yaş. Şimdi bazen bele böğüre böğüre aglamakh istiyem balonu patlamış çocıkh kimin. Feket akmiy. Ömrümün naktı tükenirken gözümün yaşı da tükendi... Gönlümı soriysansa o yanmaklıga devam ediy. Bele köze dönmüş mangal kimin, şıvey şıvey yaniy ha... 

Hani sen biye anlatacakhtiy insanoglı neden bele kötüdır? Hani bölüşecektiy kederımı gamımı? Nerdesen eyleyse? Neden göremiyem yüzını? Sen biye bunı ettikten kelli eller ne etmez Zehrem? Ben nelerle ugraşiyem bi başıma biliy misan? Bir yanımda verdıgı sözden dönenler, diger yanımda kibir kumkumaları... Ne edim? Hangisiyle savaşim sen söyle? Niye bunca vakıt yalnız bıraktiy ki beni? Yorgınam Zehrem, anliysan? Bi ses et, bi el uzat, bitsin şu yılgınlıgım. Gözlerimin feri sönende mi çıkacakhsan garşıma? Ne sebeple bekletiysan yaralı özümı? Gapı çalındı dünegin. Bi açtım ki postacı telgraf getirmiş. Dedim kimdendir? Dedi kimi bekliyorsansa ondandır. Alıp okudım. Biye demişsen ki:

"Zehre, sen gül bahçesinde tecrit edilmiş gül, bense gecenin zemherisinde sensizliğe vurulmuş zul..."*

Dogrı deyisan. Beni tecrite attılar yıllar evvelinde. Yeşeriysem de görünmiyem, soliysem de... Unutıldım herhal tecritte. Neden demiyem artıkh. Kader bele imiş ne edim... Feket sen, sen ne demaga devam ediysen bu nöbetlere? Yüzüne ayaz değende ben senden çok üşürüm bilmiy misen? Kır artık şu zincirleri, ne kendini ne beni zemheride bırakhma! Gönlümü üşütme Zehrem, gel gayrı... 

*Bu sözü adsız bir takipçim Zehre serisinden bir yazıma yorum olarak bırakmış. Son derece etkileyici ve üzerine sayfalarca yazı yazılabilecek bir cümle bence. Sadece yorumda kalmasına gönlüm el vermediği için yazıma alıntıladım. Adsız takipçimin hoşgöreceğini ümid ediyorum. Ve her zamanki gibi bitirelim yazımızı;

Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle. Umut hep vâr olsun... 

02.12.2019 / KONYA /01.15

15 Aralık 2018 Cumartesi

Yanımda Kal


Penceresinin önüne koyduğu menekşeye nazikçe su verirken derin bir iç çekti. İçinde sanki bir anda boşalıvermeyi bekleyen yağmur bulutları vardı. Yüreği kabarmış, içi dolu dolu olmuştu. Bir vakittir bu hal üzereydi. Çiçeği sulaması bittikten sonra ne yapacağını bilemez halde mutfağa yöneldi. Kendine bir fincan kahve yapmaya karar verdi. Önce radyonun düğmesine dokundu. Musiki saati başlamıştı radyoda. O kahve hazırlıklarını yapadursun, radyodan bir ses yükseldi:

"Bu şarkımız, hislerini haykıramayıp içinde tutan tüm aşıklara gelsin, 'Yanımda Kal', hep birlikte dinleyelim" 

Şarkı çalmaya başladığında cezveye su doldurmuş, kahve atmak üzereydi. Birden kulağı şarkının sözlerine takıldı:

"Öyle savunmasız bir zamandı 
Bulduğunda beni 
Sen başlattın, boyun eğdim 
Kabullendim seni 

Bu sözlerim sitem değil ama 
Yazık değil mi bana 
Çok yalnızdım kaybolmuştum 
Sığındım işte sana... 

Kaygılarım yeniden uyanıyor 
Bu duygular beni ürkütüyor
Yeniden yaşamak mı gerekiyor 
Yine acılar yine korkular 
Yine aaaaaaaşk 

Yanımda kal yanımda kal 
Düşlerin yetmez ki bana 
Yanımda kal yanımda kal 
Çok geç rastladım sana"

Sözlere odaklanmasıyla ruhen dağılması bir oldu. Bu şarkıyı evvelce de işitmiş, lakin belki sözlerine kulak vermemişti bile. Şu an tam bir 'algıda seçicilik' yaşıyordu. Şarkının sözleri birebir yaşadıklarını anlatıyordu. Bir şarkı insanı bu denli etkiler miydi! Kalbi adeta paramparça olmuştu. Yahut zaten parçalanmış ancak kendi zoruyla bir arada tuttuğu kalbini salıvermiş, moleküllerine ayrılmasını izliyordu... Elindeki su dolu cezveyi daha fazla tutacak takati kalmamıştı. Yere fırlayan cezveden saçılan sular yerleri ıslatırken, o da artık kendisini taşıyamayan dizlerine yenilip olduğu yere çökerek sarsıla sarsıla ağlamaya başlamıştı. İşte yüreğine çöreklenen o yağmur yüklü bulutlar şimdi ardı ardına boşalıyorlardı. Bu esnada yaşadığı her şey gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçiyordu. Sevdiğinden aldığı darbe neticesinde kendisine bu konuda destek vereceğine ve onu asla yalnız bırakmayacağına dair söz veren dostu da bir anda kayıplara karışmıştı. Arada bir görünüp bahanelerini sıraladıktan sonra tekrar ortadan kayboluyordu. O ise tüm bu olup bitenlere anlam vermeye çalışmaktan yorgun düşmüştü...

Şarkı bittiği halde bir müddet etkisinden kurtulamayıp höyküre höyküre ağlamaya devam etti. Şimdi artık öylesine yorgundu ki, adeta ağlayacak takati dahi kalmamıştı. Çöktüğü dizlerinin üstünde çaresizce açık duran avuçlarını görüp, bilinçaltının ona verdiği bu mesaja üzüldü bir kez de. Adeta "Veronika ölmek istemiyor", kendisine uzatılacak kurtarıcı bir eli tutmak için avuçları açık, hazır bekliyordu... 

Hikayenin sonunda "o el" geldi mi bilinmez. Bu kısmı okurun güzel kalbine bırakıyorum. Herkes yüreğine göre bir son biçecektir elbet. Kimi umutlu, kimi realist... 

Eee ne diyelim o vakit  yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep vâr olsun...

15 Aralık 2018 / KONYA / 01.47



11 Kasım 2018 Pazar

Zehirli Ot


Kapkaranlık ormanda yapayalnız gezinen mutsuz, kendisini zehirli bir ot gibi hissediyordu. Etrafında hiç kimse yoktu. Olanlar da onu sevdikleri için var değillerdi zaten. Doğduğundan beri hep dışlanan  itilen, sevilmeyen  'öteki' olmuştu. Küçükken olup bitenlere bir türlü anlam veremez, kendisinin de sevileceği günü safça beklerdi. Lakin zaman ilerledi. Ömür sermayesi tükenmeye döndü. Ardına dönüp baktığında elinde bir hiç vardı. Elini attığını kurutan zehirli bir ot gibiydi adeta. Emek verdiği ne varsa birer birer bırakıp gitmişti onu. Arkadaşları, dostları, işi, sağlığı, sevgisi, yetiştirdiği çiçekler... her ne varsa... Her ne varsa, artık yoktu. Bunca insan, bunca varlık, bunca kavram kötü olamayacağına göre; demek ki sorun bende diye düşündü. Öyle ya, niçin sevdikleri birer birer ortadan kayboluyorlardı? Herkes kötü olamazdı ya. Demek onun elinde kendisinin bu zamana dek farkedemediği bir zehir vardı. Artık buna iyiden iyiye inanmıştı. Dokunduğu her şey ve herkes ya ölüyor ya kayboluyordu. Lanetli bir varlık gibi hissetmesi boşuna değildi. Tüm bunlara rağmen, şimdiye kadar çok sevdiği/önemsediği/kalbini açtığı /derdini döktüğü/yaralarını gösterdiği her ne/kim varsa; pişmandı. Kendi beslediği samimi duyguları muhataplarında da aradığı için, onlara içini açtığı için, onlarla kendisini ACITTIĞI için; pişmandı... Hangi kapıyı çalarsan çal, hangi taraftan bakarsan bak suç bende diye düşündü. Sevmeyivereydi. Güvenmeseydi böylesine. İnanmasaydı. Jinhossi'nin lafını dinleseydi. Ama dinlemedi. 'Bir umut' dedi. Dedi durdu ya şimdi yüreğinde kırıklar, solmuş benzi, çatlamış elleri, dağınık saçları ve mutsuz suratıyla; ormanda yapayalnızdı. "Zehirli bir otum ben. Öldürecek daha neyim kaldı ki?" dedi ormanın sisleri arasında silüeti kaybolurken. Bundan sonra, yapayalnızdı...
11.11.2018/KONYA/22.26


11 Aralık 2017 Pazartesi

Dertleşmek


"İnsanın içi çekiliyor bazen" dedi. "Nasıl anlatsam... Hani böyle bir şeyleri bekliyorsun. Umut ediyorsun. Tam oluyormuş gibi oluyor. Sonra bi bakmışsın kalbinde cam kırıkları ile kala kalmışsın. Neden öyle olduğunu anlıyorsun. Sıralıyorsun sebepleri bir bir. Sebep ararsan bin tane bulunur zaten. Ondan kolay ne var? Asıl mühim olan sebepler değil ki. Asıl mühim olan niyetlerdeki samimiyet. Samimiyet yoksa yarım kalıyor her şey. Ya da sadece sende varsa da yarım kalıyor."
Şöyle bir baktı, sonra devam etti konuşmaya. 
"Şimdi bana bunlarla neden kafamı şişiriyorsun mu diyeceksin yoksa? Ama biliyorsun işte, ben de seninle konuşunca rahatlıyorum. Aslına bakarsan konuşmaya bile gerek yok. Giden gidiyor, biten bitiyor. Neyi niye konuşacaksın ki? Tek bildiğim, insanın içi çekiliyor bazen. Hayallerin elinde patlayınca yüreğin yere göğe sığmıyor. O andan sonra her şey birer birer yitiriyor anlamını. Ve sen, artık eski sen olmuyorsun. OlAmıyorsun!...
Böyle işte canım anam. Oğlun bugün de sana dertlendi..." dedi. O an gözünden düşen iki damlayı elinin tersiyle silerken, sağ yanında duran anasının kabrine baktı. "Sence artık bazı şeyler için çok mu geç canım anam?" dedi içini çekerek ağlarken...

11 Aralık 2017 / 22.08 / KONYA 

19 Kasım 2017 Pazar

Katil bazen kurtarıcıdır da aslında

Ne çok acı var kalbin içinde... Ne çok yalnızlık, anlaşılmama ve acı var... Hayat böyle bir şey galiba. Gerçeklerle gölgeler arasında geçip giden. Geliyormuş gibi yapıp geri dönen, söz verip ortada bırakan, soru sorup cevabı duymayan... Bencillik mi bu zamanın hastalığı? Gelirken geri dönmek mi? Pervasızca can acıtmak mı? Sonra hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam etmek mi? Suçu kendin işleyip sağa sola 'o yaptı' demek mi? Hangisi? Ya da hepsi mi? Eskiden onurlu,  şerefli, sözünde duran insanlar vardı bu dünyada. Peki şimdi onlar neredeler? Neden görünmüyor, duyulmuyorlar? Yoksa kalmadılar mı hiç? Olmalılar. Olmalılar yoksa hayat çok daha zorlaşıyor. 

O yaz günü, hani güneş tam tepedeydi hatırlıyor musun? Saat durdu o gün. O gün demek yanlış aslında, o an durdu. Çünkü pili bitmişti. Boşalmıştı saatin pili. Sonra ne mi oldu? Saatin pile güveni kalmadı ki artık. Ne olabilir o andan sonra? Güveni kalmayan bir daha adım atabilir mi? Tabi ki atamaz. İnsan düz bir yolda koşar adım yürür de uçurumun kenarında ikinci bir adımı atamaz. Düz yolda seri yürümesine neden olan güvendir. Uçurumda onu durduransa güvensizlik... 

Bir şey yaparsın. Sana göre 'küçük'  olan tek bir şey. Fakat o senin küçük sandığın, belki birinin hayata tanıdığı son şanstır. Ve sen o son şansı pervasızca harcamışsındır. Uf demeden kıymışsındır yani. Sonra ne mi olur? Onun boynuna 'yalnızlık ömür boyu' düşer, senin boynuna... Neyse... 

19 Kasım 2017 / KONYA / 23.50

12 Kasım 2017 Pazar

Koyverdun Gittun Beni


Kim bilir şimdi hangi diyardasın Hazalım.... Bıraktın beni burada bir başıma, yapayalnız. Oysa ne olurdu giderken beni de yanına alsaydın? Ben hep gözlerinin içine bakmadım mı? Ben hep yüreğinin gerçekte hissettiğine şahit olmadım mı? Herkes seni garip olmakla suçlarken, ben hep hülyalı gözlerindeki mefkureni desteklemedim mi? Sen her şeyi bir kenara bırakıp sırat yolunda emin adımlarla yürürken, ben gizli aşikar ellerini tutmadım mı? Ne vakit yalnız bıraktım seni? Ne vakit desteklemedim? Ne vakit 'yeter artık' dedim de koyverdum gittum seni? 

Oysa sen, sen yanımdan salına salına geçip gittin de ardına dönüp bir of demedin. Demedin ki ne olacak hali arkada kalanın? Peki şimdi merak ediyor musun ne yapıp ettiğimi? Ben hala her temmuz aynı günde o kuyuya gidiyorum. Hani içine mor papatyaların atıldığı o kör kuyu var ya, oraya. Her şey bıraktığın gibi. Çocuklar hala gülüyor kuyunun etrafında koşuşurken. Civardaki trafik hala yoğun. Aşıklar gelip geçerken mor papatyalar atıyorlar kuyuya "aşkımız bitmesin, bu papatya bu kuyudan çıkmadıkça ayrılmayalım" diye.Ve ben hala çay içiyorum. Ama yalnız... Sahi, biz de mor papatya atmamış mıydık birlikte o kuyuya? Peki biz niye ayrıldık Hazalım? Sen niye koyverdun gittun beni? Sahi niye?... 

12 Kasım 2017 / KONYA /00.08

28 Ekim 2017 Cumartesi

Zehrem'in Demi, Gönlümün Gamı

Gönül hanemde demlenen Zehrem, 
Aylar var ki konuşmadık seninle. Ben ki, çayı ne çok sevdiysem seni de öyle sevmişim. Sana olan sevgimi mangaldaki çay gibi usul usul demledim. Sabırla, özenerek... Lakin çay kıvama geldiğinde onu ateşten almazsan, bekletirsen; çay çaylıktan çıkıp acır bilirsin. Hal böyle iken sen neden beni bekletirsin Zehrem? Niçin saklandığın dağın ardından çıkıp gelmez, yüreğimi şeneltmezsin? Ben, seni sabırla bekledim hep. İnanarak, güvenerek bekledim. Sen bir gün gelecektin. Hayalimdeki gibi dürüst ve olgun olacaktın. Kendinden emin bir halde karşıma geçip konuşacaktın. Ten kafesinden sıyrılmış bir aşk ile yüreğimdeki yıldızları görerek gelecektin karşıma. Yüreğimi sıcacık sarıp sarmalayacaktın. İşte o an, sana olan sevdamın demlenmesi için beklerken çektiğim tüm acıları unutacaktım. Gülen gözlerinde huzuru, güveni görecektim. Gözümün nuru, gönlümün aydınlığı olacaktın sen...

Beni çok, çok beklettin be Zehrem! Yıllar akıp giderken pek çok şey değişti. Ben de değiştim. Lakin sana olan sevdam değişmedi. Ben hala umutla bekliyorum seni. Biliyorum geleceksin. Zira "Vermek istemeseydi, istemek vermezdi." 

Hadi çık gel, kendi ellerinle demli bi çay ikram et bana :) 

28 Ekim 2017 / 22.35 /KONYA