YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2025 Çarşamba

Sırrın Gamına Merhem


<Gönlümün küllü çiçeği, 
Nasılsın? Duydum ki yüreğin daralmış. Duydum ki benim hiç kıyamadığım o güzel gönlünü yormuşlar/üzmüşler. Sana ne desem ki? Aslında söyleyeceklerimi ve bunların doğru olduğunu sen de pekala biliyorsun. Ama işte insan yüreğine söz geçiremiyor bazen. Hakikati bilse dahi üzülmemeyi başaramıyor. Olsun be. Ben sararım yaralarını. O güzel gözlerindeki pusu söker alırım. Sen üzülme. Bak dinle beni:
Duydum ki dostum dediğin insanlar seni incitmişler. Sen özveri göstermişsin hep. Lakin son zamanlarda onlardaki kopuşu sezmiş, dahası görmüşsün. Sormuşsun ufak ufak. Ve fakat çağrılarına hakiki bir cevap alamamışsın. İnanmak istememişsin başlarda. Konduramamışsın. Yok canım olmaz, arada yılların hukuku var, yapmazlar demişsin. Hoşgeldin gülüm. Umutları en yakınları tarafından çöpe atılanlar kulübüne hoş geldin. Ahhh kıyamam ben sana. Geçen gün internette tevafuken bir yazı çıktı karşıma. Diyordu ki yılların emeği boşa gitti deme. Böyle olmamalıydı deme. Ah vah edip dövünme. Bırak emeklerin boşa gitsin. Bırak yıllardan geriye tutacağın bir şey kalmamış olsun. Salıver. Yol ver gitsinler. Böyle olması senin gerçek yeni başlangıçlar yapman için en güzelidir. Buna benzer şeyler söylüyordu. Haksız mı gülüm? Artık samimiyet yoksa ortamda, senin özverini hiçe sayıyorlar ve sadece görev bilinciyle seninle görüşüyorlarsa, sana başka birbirlerine başka davranıyorlarsa, dahası dost sıfatının içine sığmayacak hesaplar peşine düşmüşlerse; bırak görüşmesinler. Zira bu görüşmeler sana fayda değil zarar getirir. Bir de şu var. Hani derler ya kalpten kalbe bir yol vardır diye. Bu söz yüzde yüz doğru emin ol. Bir farklılık seziyorsan boşuna değildir. Hislerine güven. Karşındakinin kalbindeki muhabbet sana aktığı gibi, kopuş da akar. Zorlama gülüm. Konyamızda ne denir bilirsin. Salıvır. Yürekleri senin için atmıyorsa bırak gitsinler. Ve sakın üzme kendini. Üstad Bediüzzaman'ın dediği gibi "kırılacak şişe hükmündeki camlara elmas kıymeti verme". Senin yüreğindeki yıldızları görmüyorlarsa eğer, bil ki uzaklaşmak en iyisidir. Sakın gamlanıp neden böyle oldu deme. Eğer böyle olduysa bu senin kötülüğüne değil, bilakis Rabb'in seni koruduğu içindir. Kıyamam ben küllü sevdama. Uykuyu durağı kaybetmeyi bırak hemen. Sen Rabb'im'in sana bahşettiği o üç muhteşem gülü kokla ve gerisini salıvır gitsin. Güzel Konyamızın literatüründe her duruma teselli bir söz vardır. Ne denir bilirsin, "Hatıbınan Gödene, uğurlar olsun gidene." Hadi şimdi gülümse de içime su serpilsin. Senin gözlerin gamlı olunca benim yüreğime sisler çöker. Göz gözü görmez o vakit içimde. Sen gül ki benim de içimde güller açsın gülüm. >
dedi ve kalemi yavaşça masaya bıraktı. Günler, aylar, yıllar geçiyor; ama o hala sevdiceğiyle sahibine ulaşamayan mektuplar aracılığıyla görüşüyordu. Ya da daha doğrusu görüşemiyor ve fakat kalpten kalbe bir bağ kuruyordu. Ne olacaktı bu işin sonu?... 

12 Şubat 2025 / KONYA / 02.00

27 Kasım 2024 Çarşamba

Bu Gece


<
"Ben sana mecburum bilemezsin" 
Bugün öyle ihtiyacım var ki seninle konuşmaya... Ah benim varlığımdan haberdar olmayan sevgilim. Bu gece öyle yalnızım ki, az evvel gözüm fotoğrafına ilişti, ve kendimi yine seninle konuşurken buldum. "Bu diğer günlerden farklı bir durum değil, zaten hep benimle konuşuyorsun." dediğini duyar gibiyim. Ama bu gece gerçekten farklı. Yalnızlığı daha derin bir boyutta, çaresizliği daha farklı bir  kapsamda hissediyorum. Nasıl tarif etsem sana, sıkışmış gibiyim adeta. İçim dolu dolu. Sadece yanına oturup saatlerce konuşmak ya da saatlerce susmak ihtiyacım var. Beni dinlemene ya da dinlemeden anlamana ihtiyacım var. Konuşmaya ya da yanında susmaya ihtiyacım var. Karmaşık gibi görünüyor değil mi? Aslında o kadar basit ki, sadece sana ve senin dostluğuna ihtiyacım var... Çok yalnızım be sevgilim. Biliyorum sen de yalnızsın. Şu dâr-ı dünyada neden iki yalnız buluşamıyor, bunu bilmiyorum işte... 

Bu gece senin yüzündeki kederi bir elektrikli süpürge gibi çekebilecek gücüm yok. Bu gece sana üzülme geçecek diyecek gücüm yok. Bu defa ben senden istiyorum. Belki ilk kez belki de son kez bilmiyorum. Yaprakları hışırdayan bir ağacın altındaki bir banka oturup, rüzgarın sesi ile sussak sadece. Hiç konuşmasak. Ama ikimiz de geçeceğini bilsek. Bu sessizlik kalplerimize merhem olsa. Sadece susarak ve birlikte oturarak ilaç olsak birbirimize. Olur mu ne dersin? Keşke olsa, keşke olabilse. Dünyadaki her zorluğun bir sonu var biliyorum. Ama bazen gerçekten sanki geçmeyecekmiş bitmeyecekmiş gibi geliyor. Öyle durumlarda insan daha çok istiyor sevdiğini yanında. Zannediyor ki sanki O yanında olursa her şeyin üstesinden daha kolay gelinir. Hakikaten de öyle değil midir zaten? Ah be sevgilim, keşke bana ses verebilsen. Keşke beni gerçekten duyabilsen. Şu an çok şaşkınsın biliyorum. Hayatımda ilk defa sevgilim diyorum. Bu kelimeyi benden duymaya alışkın olmadığın için sana da bir garip geldi. Sevdiceğim mi dedi acaba diye anlamaya çalışıyorsun. Ama hayır, bu defa direkt Sevgilim dedim. İçimden öyle geldi. Bugün o kadar yalnızım ki, derdimi dökecek senden başka kimsem yok. Bir Rabb'im bir de sen. Ahh, 'ben sana mecburum bilemezsin.' Keşke yanımda olabilsen... 
>
dedi ve kalemi elinden bıraktı. Öylesine yalnız hissediyordu ki biricik aşkının hayaliyle konuşmaktan başka yapabilecek bir şeyi olduğunu düşünmüyordu. Fakat bugün diğerlerinden gerçekten çok daha farklıydı ve onunla (hayalen de olsa) konuşmak dahi yetmiyordu. Müzik setinin kumandasına bastı ve yükselen ses şöyle diyordu:
"Burda çiçekler açmıyor, 
Kuşlar süzülüp uçmuyor, 
Yıldızlar ışık saçmıyor, 
Geçmiyor günler geçmiyor..." 
Içindeki garip halin ve duygusal karmaşanın mektubuna yansımasına mı üzülsün, yoksa radyoda tam kendi durumunu anlatan bir şarkı çıkmasına mı şaşırsın bilemiyordu. Bu düşünceler içerisindeyken ışığı söndürüp gaz lambasını yaktı. Adeta lambanın duvara yansıyan ışıklarıyla ve yandıkça etrafa saçtığı kokusuyla terapi olmak istiyordu. Fakat biliyordu son tahlilde; bu gece ne yapsa boş, ne yapsa nafile idi. Yaşadıkları gözünün önünden geçerken, gözlerinden süzülen sessiz yaşlarla aslında çığlık atıyordu. Dünyanın duymadığı kocaman bir çığlık. 
"Burda çiçekler açmıyor!"... 

27 Kasım 2024 / Konya /01.24

Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep vâr olsun. 

24 Ekim 2024 Perşembe

Sırra Mektup


Kadın bu defa adamın fotoğrafına bakarak konuşmadı. Kalemi ve kağıdı eline alıp masanın başına geçti. Oturup adama bizzat mektup yazmaya başladı:

"Merhaba ruhumun sırlı azığı, 
Sana bu mektubu, hiç bir zaman gönderemeyeceğimi bilerek yazıyorum. Diyeceksin ki o zaman neden yazıyorsun? Olsun. Belli mi olur? Belki Rabb'im sürpriz bir kavuşma bahşeder de sana gönderemediğim tüm bu mektuplarımı bizzat iletme fırsatım olur okuman için.. 

Uzun bir yolculuğa çıktım. Hem gerçek hem içsel bir yolculuk. Yorgun vücudumu dinlendirmek, bezgin kalbimi iyileştirmek için iyi bir fırsattı bu. Şifaya koşarak yaklaşmaya çalıştım. Bu süreçte herşeyden uzaklaşıp doğada kendimi dinledim. Dalgaların sesi, yaprakların hışırtısı, kedilerin mırıltısı ve martıların ötüşü dışındaki sesler yoktu adeta. İnanır mısın, senin fotoğrafına bile bakmadım. Düşünmemek istedim. Hiç bir şeyi düşünmeden, tüm hasretleri, tüm çileleri unutup sadece dinlenmek sadece iyileşmek istedim. Belki de unutmak istedim, bilemiyorum. Ama sevdanın imzası bir kez kalbe atıldıysa, sen istediğin kadar unutmak dile nafile... Sen unutsan hücrelerin unutmuyor. İyi ki de unutmuyor. Nasıl bir çelişkideyim görüyorsun değil mi? Bir yanım bu yorgunluğa bu hasrete bir son vermek istiyor, diğer yanım senden geçemiyor ve iyi ki de unutamıyorum diye seviniyor. Bunu anlayabiliyor musun? Anlayamamanı anlayabiliyorum:) Çünkü ben bile kendimi anlayamıyorum. 

Biliyor musun bugün güne farklı bir mutlulukla uyandım. Sebebi sen. Gözlerim açıkken fotoğrafına bakmadım ama gözlerimi yumduğumda seni gördüm. Hayırlara gelsin. Uzun uzun sohbet ettik. Seni sevgimden haberdar eden bir sohbet değildi bu. Normal tanışma gibi bir şeydi. Ama o bile güzeldi. Samimi, içten bir sohbetti. Sohbetin sonunda bahçende yetiştirdiğin gülleri sordum. Güllerinle ilgili benden dua istedin. Buna çok ihtiyacın olduğunu söyledin gözlerindeki o derin kederi örtmeye çalışan zoraki gülümsemenle. Ahh bilsen ki ben sana zaten hep dua ediyorum. Ama diyemedim tabi ki. Diyemedim ki o keder beni öldürüyor, derdini biliyorum ve bunun için sana hep dua ediyorum. Diyemedim. Seni sevdiğimi de söyleyemedim. Bir yabancı gibi, çocukları aynı sınıfta okuyan iki veli gibi, aynı mahallede oturup birbirini sadece kafa selamıyla tanıyan iki uzak komşu gibi "tabi" dedim, "etmez olur muyum, ederim tabi". Peki bunu söylerken hissettiğim kederi sana hissettirmemek için nasıl çabaladığımı farkettin mi yoksa saklamayı başarabildim mi? Boğazımda demir bir leblebiyi yutamadan tutmak gibi, Phare de La Jument denizfenerinde yapayalnız kalmak gibi, alevler içinde cayır cayır yanarken gül bahçesindeymiş gibi görünmeye çalışmak gibi... Zor. Çok zor. Bunca severken, seni görünce sıradan biri gibi davranmak _rüyada da olsa_ çok zor. Ama olsun. Tüm bu zorluklara tüm bu kahırlara rağmen mutlu uyandım. Çünkü seni gördüm, seninle konuştum. 

Umudum, hayat ışığım, yüreğimin mutluluğu, ruhumun sırlı azığı, gözlerindeki kederin gitmesi için daima dua ettiğim, tanıdığım en güzel gül yetiştiricisi; iyi ki varsın. Yeni bir sohbette görüşmek ümidiyle :) Rabb'im'e emanet olasın... 

24 Ekim 2024 / KONYA / 21.25

2 Ekim 2024 Çarşamba

Salıver Gitsin


İnsan bu hayatta birçok şey yaşıyor. Yaşadığımız şeylere zaman zaman gülüp geçtiğimiz zaman zaman ise kafaya taktığımız oluyor. Bu biraz mizaçtan, kişilik yapısından; biraz tecrübeden, hatta bulunduğumuz çevreden ve kimlerle oturup kalktığımızdan bile etkilenen bir olgu. Ancak sonuç itibariyle ne yaşarsak yaşayalım neleri kafamıza takarsak takalım son tahlilde gelinen nokta hep aynı oluyor:
Bu dünyada sağlıktan ve imandan daha kıymetli hiç bir şey yok! 
Kafaya taktığın şeyler sağlığını bozmaktan başka bir işe yaramıyor. Ne taktık diye düzeliyor o taktığımız şeyler ne de biz kendimizi düşüne düşüne perişan ettik diye işler yoluna giriyor. Bediüzzaman Hazretleri hak etmeyene verilen değeri açıklarken "kırılacak şişe hükmündeki camlara elmas kıymeti vermek" ifadesini kullanır ya, ne kadar can alıcı ne kadar etkileyici bir ifade bu! İnsan bazen bazı şeyleri öylesine kafaya takıyor ki; yıllarıma, verdiğim emeklere, gösterdiğim vefaya yazık oldu diye düşünerek adeta uykuyu durağı kaybediyor. Düşünmekten bir hal oluyor. Peki gelinen sonuç ne? "Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış!" Kırgınlığınızdan haberi olmayacak şişe camları için kendinizi hiç boşuna perişan etmeyin. Bu dünyada gerçekten ama gerçekten her şey boş. Eğer sağlığımız varsa en kıymetli en zengin insan biziz. Hani dinimizde de der ya insan eğer sağlıklı ve imanlı bir şekilde geceye ulaşabildiyse ondan daha zengini yoktur diye, kesinlikle ve kesinlikle öyle. Cenab-ı Hakk hepimize iman gürlüğü versin. Sağlığımızı sıhhatimizi afiyetimizi daim etsin. Eğer imanımız ve sağlığımız yerinde ise geri kalan hiçbir şey gerçekten kafaya takmaya değmiyor. Üç günlük yalan dünyada kırılacak şişe hükmündeki camlara elmas kıymeti verdiği zaman insan aslında kendi vücudunun kul hakkına girmiş oluyor. Konyamızın harika bir lafı vardır "Salıvır seroşu yıkılınca kadar gitsin" derler. Gerçekten de azıcık salıvermek lazım. 
Ben bu içeriğe benzer bir yazıyı yıllar önce yine yayınlamıştım bloğumda. Anlaşılan hala dersimi almamış olacağım ki yıllar sonra tekrar aynı şeyler başıma geldi, yıllar sonra yine aynı noktaya geldim... Hani anlamak başka idrak edip hayatına geçirmek başka ya, Allah'tan dileğim artık bu dersi gerçekten idrak edip hayatıma geçirmiş olmak ve bir daha kendi vücuduma sağlığıma eziyet edecek kadar hiç kimseye kıymet vermemek. Bu dünyada değer verdiğinizde boşa gitmeyecek tek varlık Cenab-ı Allah'tır. O'nun ötesinde hiç kimse için fazla fedakarlıkta bulunmamak lazım. Yaptığını Allah için yap ve bunun harici bireysel fedakarlığı ve genel vericiliği bırak. Zira insan "yaptıklarım/emeklerim boşa gitti" cümlesini bireysel ilişkilerde kullanabilir ama sadece Allah rızası için yapılan şeylerde kullanmaz. Hâsılı kelam; ne yaparsak Allah için yapalım, Allah'a dayanalım, kırılacak şişe hükmündeki camlardan vazgeçmek için de onların kırılmasını beklemeyelim. Sağlığımız ve huzurumuz daim olsun. Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle. Umut hep vâr olsun. 

02 Ekim 2024 / KONYA / 14.21

23 Ağustos 2024 Cuma

Mavi Tesbihin Gizemi


Kadın o gün gazetedeki köşesine diğer günlerden çok farklı bir yazı gönderdi. Dizgide bu yazıyı basmakla basmamak arasında bir tereddüt yaşandı. Ama sonuçta kadının iradesine müdahale etmemek için basmaya karar verdiler. Böyle bir yazı yazıyorsa bir bildiği vardı illa ki. Kadın gazetede çok ses getiren bir yazardı. Hazırladığı her yazı dizisi ülkede geniş yankı uyandırıyordu. Belli ki şu an farklı bir yazı dizisine başlayacaktı ve bu da onun ilk yazısıydı. O yüzden noktasına virgülüne dokunmadan yazıyı yayınlandılar. Yazı şöyleydi:

"Bu yazının kurguyla ve hayalle ilgisi yoktur. Birebir yaşanan gerçeklere dayanmaktadır. Yıllar öncesinden bir kişinin bana özür borcu vardır. Siz okuyucu dostlarımı bu yazıyla meşgul ettiğim için üzgünüm ama mezkur kişi ola ki görür diye yazıyorum. Adını zikredemem. Ancak mavi tesbih dersem o kendini bilecektir. Mavi tesbihin sahibi, yazımı görüyorsan bil ki borcunu ödemeni bekliyorum. Telefon numaramı biliyorsun, bana oradan ulaşabilirsin. Selametle"

İşte yazı burada nihayete eriyordu. Son derece kısa ve net yazılmıştı. Şimdi hem okuyucular hem de gazete ekibi heyecan ve merakla gelecek günlerin getireceği cevapları bekliyordu... 

23 Ağustos 2024 / KONYA / 01.45


*Fotoğraf alıntıdır. 

13 Temmuz 2024 Cumartesi

RUHUN SIRLI AZIĞI


"Biliyor musun?" dedi kadın yine adamın fotoğrafına bakarken, "Dün bana yazdı. Sonra görüşmek istediğini söyledi." Bunları anlatırken fotoğrafta adamın gözbebeklerine bakıyordu. Sanki canlı canlı karşısında duran birine anlatır gibiydi. Devam etti sonra:
Yanıma gelmek, beni görmek istediğini söyledi. Ama ben kabul etmedim. Çok ısrarcı oldu. Çok üstüme düştü. Gece gündüz mesaj yazdı. Ama sana olan sevgime ihanet etmedim. Yalnızlık çok zordu. Ama ona hiç bir zaman evet demedim. Yüreğimin en derin yerinde sır sandığının içinde sen varsın, sadece sen... Hala benden haberin bile yok. Keşke olsa mı diyorum boşver böyle kalsın mı diyorum inan bilmiyorum artık. Bildiğim bir tek şey var ki seni çok seviyorum. Yorgun bir gönlün çaresiz sevdası bu. Gözlerindeki kederi, yüreğindeki yükü uzaktan izliyorum. Keşke yanına gelebilsem. Keşke bölüşebilsem. Keşke ellerini tutup 'korkma artık yalnız değilsin, ben burdayım' diyebilsem. Sen kapalı kapılar ardında her ağladığında ben iki kez ağlıyorum ahh bir bilsen... Öyle yalnızım ki. Ve çok yorgunum. Onun bana mesaj yazdığı gibi ben de sana yazsam mı diyorum ara ara. Sonra cesaret edemiyor vazgeçiyorum. Bir mesaj insana ne anlatır ki? Elimden gelse, kalbimde senin için yanan yıldızları gösterirdim. Hiç konuşmadan yüreğimin en derinindeki seni gösterirdim. Onları görmeden bir mesajla beni nasıl anlayabilirsin ki! Ahh hayat çok zor. İkimiz de yalnızız. Ama her akşam senin yüreğine konan bir dua kuşu var. O kuş geldiğinde görmesen de huzurunu hissediyorsundur. Oysa ben, ben yapayalnızım. Bomboş ve soğuk bir hayatım var. Çaresiz, yorgun, kimsesiz bir hayat. Ama sen var ya sen, sen benim gücümsün. Yorgun yüreğimin sevinci ve umutsuz umudusun. Ahh bi görseydin içimi kim bilir belki de...

02 Temmuz 2024 / KONYA / 15.43 

23 Haziran 2024 Pazar

SIR

Kadın adamın fotoğrafına bakarken, onun sevip de kaybettiği yavuklusuna duyduğu hasreti hissetti. Kadın adamı seviyordu, adam da uçmağa varan yavuklusunu. Kadın adamı seviyordu, ama adamın bundan haberi yoktu. Öyle çok sevmişti ki kadın, Rabb'ine adamın mutluluğu için dua ediyordu. Kendi mutsuzluğuna mal olacağını bilmesine rağmen...

İçinden adamın fotoğrafıyla konuşmaya başladı:
"Ben zaten kavuşulmamış aşkların failiyim. Olsun varsın. Sen mutlu ol, ben senin mutlu olmanla mutlu olur, bununla yetinirim. Ben seni uzaktan daaa içimden de severim. Biliyor mus...; hayır hayır, biliyorum bilmiyorsun. Seni sevdiğimi bilmiyorsun. Ben seni öyle çok öyle çok sevdim ki, senin mutluluğun için kendi sevinçlerimden vazgeçecek kadar. Acaba seni bu kadar çok sevdiğimi bilseydin ne yapardın? Bazen merak etmiyor değilim. Zaman zaman şunu da merak ediyorum, acaba benim seni sevdiğim gibi sevilmek nasıl bir duygudur? Böyle içten, böyle gerçek, böyle yürek yangınıyla... Ahhh bilmiyorum... Bilmekten korkuyor muyum onu da bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ki göz bebeklerindeki keder beni öldürüyor. Ve onlardaki mutluluk pırıltısı, benim mutluluğuma yetiyor. Sen hep mutlu ol adam. Senin mutluluğun bana azık olacak. Kaybettiğim yaşama sevincim olacak. Gözlerindeki kederin geçtiğini gördüğüm gün, Allah'ım çok şükür acısı dindi artık mutlu diyeceğim. Ve senin için bahtiyar hissedeceğim...

22 Nisan Pazartesi ve 17 Mayıs Cuma 2024 / Konya / 21.48 ve 09.42

7 Nisan 2024 Pazar

Hoşgeldin

Yeniden heyecan duyabilmek ne güzel. Öldüğünü zannederken, kalbinin hâlâ attığını farketmek ne güzel. Her şey bitti sanarken yeniden başlamaya dair umudun dirilmesi ne güzel...

Öldü sanmıştım ya içini, ölmemişsin.
Öldü sanmıştım ya onu, ölmemiş.
Yaşıyorsan hâlâ umut var demektir sözü nasıl da  doğruymuş meğerse. Kalbinin bunca yıldır atmayışı üstüne keder perdesi çekilmesindenmiş. Âb-ı hayâtı görende bak nasıl da tıkırdayıvermeye başladı...

Aynı işi yapıp duran o işe karşı duygularını kaybeder derler. Hani bir çocuk kesilen koyuna ağlarken kasap gülümseyerek keser. Hani birisi parmağı kesilene ağlarken doktor kopan parmağı dahi diker soğukkanlılıkla. O hesap işte. Sen de yaşarken mütemadiyen "yaşayan ölüler"i gördüğün için bir sonrakinde daha az etkilenmeye başladın. Böyle böyle devam etti. Sonrasında artık hiç hissetmez oldun. Duygusuzlaştığını, ölüyor olduğunu sanmıştın ya, bak öyle değilmiş. Perdeler aralanıp da can suyu görününce kalbinin atışları duyulmaya başlandı yeniden. Tıpkı yıllar evvelinde olduğu gibi. Bırak yaşayan ölüler gittikleri yerlerde kalsınlar. Bırak seni öldürmeye çabalarken aslında kendilerini öldürdüklerini bilmesinler. Sen can suyuna bak. Bir yudum iç âb-ı hayâtından. İç ve dirilişin tadını çıkar.

Hoşgeldin umut, hoşgeldin neş'e, hoş geldin kalp çarpıntısı, hoş geldin hayat!...

30 Haziran 2021 / KONYA /22.17

8 Eylül 2023 Cuma

Adam, Şemsiye ve Yağmur



İş çıkışı eve gitmek istememiş, daralan gönlünü bir nebze olsun ferahlatmak maksadı ile biraz yürüyüş yapmayı uygun görmüştü. Mesainin son yarım saatinde başlayan yağmura aldırmadan yürüyecekti. Şemsiyesini de yanına alarak mesai arkadaşlarına iyi akşamlar deyip daireden çıktı. Aslında çocukluğundan beri yağmurda yürümeyi severdi. Ancak son günlerde kendisini fazlasıyla yorgun ve halsiz hissettiği için hastalanmama düşüncesiyle şemsiye ile yürümeye başladı. Yürüyüşü yaparken amaçladığı şey kafasını boşaltmak ve bu vesileyle sıkıntılardan yorgun düşmüş kalbini ferahlatmaktı. Ancak pek çok zaman olduğu gibi o nereye giderse düşünceleri de onunla gittiği için bu amaca pek de ulaşamadı. Aslında sürekli kendine telkin veriyor ve düşünmeyeyim düşünmeyeyim diyordu. Ancak Neşet Ertaş'ın da dediği gibi "Kalpten Kalbe Bir Yol var"dı. Demek ki karşısındaki de sürekli onu düşünüyordu ki o da muhatabını bir türlü aklından çıkaramıyor, ne yapsa ne etse sürekli onu düşünüyordu. Üstelik aradan geçen yıllar yarasının kabuklanmasına ve iyileşmesine yardım etmemişti. Bu zamana kadar herkes zaman her şeyin ilacıdır demişti. Hani o zaman? Madem zaman her şeyin ilacıydı, bunca yıl geçmesine rağmen o hala niçin iyileşemiyordu? Beklemediği anda beklemediği iki insandan aldığı derin darbelerin etkileri adeta peşini bırakmıyordu. Yüzeye çıkmak için çabaladıkça daha çok batıyor gibi hissediyordu kendini. Ânı ânına, günü gününe uymuyordu. Bazen unutur gibi oluyor, kısmen de olsa gününü mutlu geçiriyor, fakat bir başka gün yine en derinlerinde hissediyor ve istemsiz bir hüzüne kapılıyordu. İşte bugün de o hüzünlü günlerinden biriydi. Gece uyku tutmamış, onu düşünmekten gözünü kırpmamıştı. Acaba şimdi neredeydi, ne yapıyordu, yanında kimler vardı?... Her şeyden öte, mutlu muydu?... Acaba o da düşünüyor muydu yoksa tamamen çıkarmış mıydı aklından, kalbinden?... Eğer o aklından ve kalbinden çıkarmışsa, bu tarafın da çıkarması gerekmiyor muydu? İnsanoğlu kalbine mukabil bir kalp arardı ya hayatta hani, arkadaşlıkta da hayat arkadaşlığında da bu böyleydi. Ve o kalbine mukabil kalbi bulduğu zaman hisler karşılıklı ise akıllardan çıkmıyor, tek taraflı ise bir şekilde unutulup gidiyordu. Dünyanın düzeni bu şekilde kurulmamış mıydı? Aradan yıllar yıllar geçmişti. Fakat numarasını halen ezbere biliyordu. Geceleyin uyuyamamanın da verdiği sarhoşlukla daha fazla dayanamadı ve eli telefonun tuşlarına gitti. Ahizeden duyduğu 'Aradığınız numara kullanılmamaktadır' cümlesi bir bomba gibi patladı beyninde. Şok olmuştu. Acaba dedi,o tamamen unuttu mu beni? Gerçekten aklından ve kalbinden silip attı mı? Beni unutmasına yardımcı olmak için mi numarasını değiştirdi yoksa? Bu soruların hiç birinin cevabını bilmiyordu. Kendisine ciddi manada zarar veren bu iki kişiden birini bırakıyor diğerini düşünüyor ve kendisine bu kötülüğü niçin yaptıklarını anlamaya çalışıyordu. Ancak zaman içerisinde o da öğrenecekti ki 'bana bunu niye yaptı' cümlesi cevapsız bir cümleydi. Buna kafa yormak anlamsızdı. Zira insanoğlu her türlü vefasızlığı ve kötülüğü gösterebilecek bir canlıydı. Madem umulmadık anda sırtını dönüp gidecekti, madem her şeye rağmen yapayalnız bırakacaktı o halde niçin zamanında gelmiş ve bazı şeylere inandırmıştı? Madem kendisi bile kendinden emin değildi, keşke hiç karşısına çıkmasaydı... Bu düşünceleri kafasında çevirirken şemsiyenin giderek koluna ağır geldiğini, daha fazla taşıyamayacağını hissetti. Üstelik evi ile iş yeri arasındaki ormana yaklaşmıştı yürüye yürüye. Ormanın nispeten tenha olmasından faydalanıp içinde tuttuğu duyguları bir anda salıverip rahatlamak istiyordu. Açıkçası o anda etrafta kendisini görecek birilerinin olması da umurunda değildi. Kalbi dolmuş, Birecik köprüsünün altından geçen Fırat gibi fokur fokur kaynamaya başlamıştı. Ağırlaşan kolunu yere bırakmasıyla yağmur damlaları başına, gözyaşları yüzüne döküldü. Serbest kalan duygularının etkisiyle bir anda hüngür hüngür ağlamaya başladı. Cevapsız bir soru olduğunu bildiği halde neden demekten alamadı kendini. Madem hiçbir zaman var olmamış gibi tüm izlerini silip ortadan kaybolacaktın, acaba bunlar yaşandı mı, acaba o gerçek miydi yoksa hiç olmadı mı dedirtecek kadar izlerini kaybettirecektin, madem kendinden ve duygularından emin değildin; o halde keşke hiç karşıma çıkmasaydın diye haykırdı ağlarken. O sırada karşıdan gelmekte olan anne ile ilkokul çağındaki oğlunu fark etmemişti bile. Çocuk onu parmağı ile göstererek 'Anne, hani erkekler ağlamazdı?' deyince kadın  çocuğu apar topar susturmaya çalıştı. Ama kadının bu çabası nafileydi. Çünkü hepsini duymuştu bile... Erkeklerin de kalbi vardı ve incindikleri zaman onlar da ağlardı. Adam, koluna yük olmuş şemsiyesini, tek şemsiyenin altına sığışmaya çalışan anne ve oğluna uzatırken çocuğa gülümsemişti. Adeta bir yükten kurtulmuş gibi hissetti şemsiyeyi verince. Ve ruhundaki diğer yüklerden kurtulmak istercesine ağlayarak yoluna devam etti. Yalnızlığına, duvarlarda sesinin yankılandığı evine doğru yol aldı...

21 Ağustos 2020 / KONYA / 22.41

7 Ocak 2023 Cumartesi

Kalbin Sözü

Benim şu dünyada en iyi bildiğim şey yazmak. Üzüldüğümde, sevindiğimde, konuştuğumda, konuşamadığımda hep yazmak iyi geliyor bana. Sevdiğimde de sevildiğimde de yazıyorum. Acımı, derdimi, yüreğimin sancısını yazımla paylaşıyorum. Ben anlatıyorum, onlar dinliyorlar. Üstelik yazılarım beni anlıyorlar. Dinlemeyi başarabilen de çok değildir dünyada. Ama hem dinleyip hem de anlayabilen sayısı pek azdır. İşte bu yüzden kıymetlidir anlayanlar. Şimdi ben bardağımda kahve, elimde kalemim, zihnimde sen; yazılarımla konuşuyorum. Senin bu yazıdan haberin yok. Aslına bakarsan senin benden bile haberin yok. Nasıl oldu bu dediğini duyar gibiyim. Hep söylerim, sevgide neden olmaz. Sevmek hiç bir nedene ihtiyaç duymaz. Ama'sı fakat'ı olmaz. Kalbe düşer bir anda. Ve düştüğü an başlar tutuşmaya yürek. Kurudu sandığın kanın yeniden damarlarında gezinmeye başlar. Karnında bir karıncalanma, bir kelebek geçidi olur tıpkı ilk gençlik yıllarındaki gibi. Öldü zannettiğin yüreğin pıt pıt atmaya başlar. O atarken, acıyı taa içinde hissedersin. Yüzyılın hasreti vardır adeta derininde bir yerlerde. İşte o hasretin görünüşüdür hissettiğin bu acı. Söylemek istersin, söylememek istersin, düşüncelerin berrak olsa da zihnin karmakarışıktır. Neden derler sonra sana, neden? Bunu neden göze alıyorsun? Niçin sırtına yük bindirmeye talip oluyorsun? Niçin alıştığın hayatın dışına gönüllüce çıkmaya çalışıyorsun? Neden neden neden? Anlamaz çoğusu. Anlatamazsın. Çünkü sen bir kere onun içindeki yıldızları görmüşsündür. Hayat işkenceye tutturulmuş bir profil gibi yontuyor bizi zaman zaman. İşte bu süreçlerde o yıldızlardan saçtığın ışıkların azalır, üstü tozlanır yıldızların, eskisi gibi apaydınlık olamazsın. Ve sen zannedersin ki içindeki yıldızlar bitti. Onlar gitti ve ışık bitti. Hayır hayır, oysa böyle değildir. O yıldızlar hala senin yüreğindeler. Sadece üstlerine perde indi. İşte ben o perdeyi kaldırmaya, sana içindeki yıldızları hatırlatmaya, gözbebeklerinden kaybolan mutluluk ziyasını yeniden yakmaya talibim. Ben, pişman olmamaya talibim. Hani soruyor ya insanlar neden bu yükü istiyorsun diye, oysa bilmiyorlar ki sevince yükler yük olmaktan çıkar. Ne demiş Hazreti Şems:

"Sevmeyene karınca yük, sevene filler karınca,
Dağı bile taşır insan aşık olup inanınca."

Kurak topraklara can suyu verdiğin için, artık asla atmaz dediğim kalbimi yerinden oynattığın için, bana sormadan dualarıma dahil olduğun için talibim gözündeki mutluluk ziyasını yakmaya. Talibim pişman olmamaya. Vekilim Allah, kefilim Allah. Başka hiç bir şeyim yok...

07 Ocak 2023 / KONYA / 16.23

Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep vâr olsun. 

20 Temmuz 2021 Salı

Alacağın Olsun Zehrem




Ben daha çocuk sayılacak yaşlardayken çok severek dinlediğim ve söylediğim bir ezgi vardı. Nereden bilirdim o ezginin bir gün hayatımın hakikati olacağını... 

"Özlemekten yorulmuşum, kapında durdur beni, 
Ucu sana dek uzanan bir zincire  vur beni, 
Beni çöllerden sorma ki sonra Mecnun yerinir, 
Aşksızlıktan taş kesilmiş şehirlere sor beni!" 

Yorgunum be Zehrem. Zihnim yorgun, bedenim yorgun, fikrim yorgun, hislerim yorgun; külliyen yorgunum senin anlayacağın. İnsan kendi hayatının yükünden yorulur mu? Gün gelip yoruluyormuş meğerse. Seni özlemekten bitap düştüm. Aradım, bulamadım. Aramaktan vazgeçtim, yine bulamadım. Bulduğumu sandığımdaysa Ağrı Dağı'nın zirvesinden yere çakıldım. Öyle şiddetli, öyle sert bir düşüştü ki bu; sinemde kırılmadık kemik kalmadı. Öldüm sonra. Sesler öldü, suretler öldü, lisan öldü. Karanlık, kapkaranlık bir mahzende yapayalnız kalakaldım. Çok korkunçtu Zehrem. Hâlâ çok korkunç... 

Sonra bir gün celladımı gördüm. İlginçtir, o bakışla dirildim. "Bu ne yaman çelişkidir" anlayamadım...

Nefes alınmayan şehirlerde beton binaların arasında bir başıma bıraktın ya beni, alacağın olsun! Olsun be gülüm, senin yine de canın sağ olsun! 

Her neredeysen, bayramın mübarek olsun Zehrem... 

20 Temmuz 2021 / KONYA / 00.40

16 Temmuz 2021 Cuma

Her Yıl Bu Zamanlar


"İnsanın hem kavuşması hem ayrılığı nasıl aynı zamana denk gelir ki?" diye düşündü. Her sene bu vakitler geldiğinde sevinç ve hüzün bir arada içini kaplardı. Bu haline şaşıyordu. Bir insan aynı anda nasıl hem durgun ve mahzun hem de mutlu ve neş'eli olabilirdi ki? Mutluydu, çünkü sevildiğini biliyordu. Mahzundu, çünkü sevdiği artık yanında değildi. Niye böyle oldu, nasıl böyle oldu'ları bir kenara bırakıp hayatın akışında oradan oraya savrulmaya başlayalı epey zaman olmuştu. Kendisini duygusal ve fiziksel anlamda son derece yalnız hissediyordu. Nereye varacak bu yalnızlığın sonu diye düşünürken, komşu balkonundan çay karıştırma sesleri duydu. Çay... İnsana ne güzel bir arkadaştı. Mutluyken de insana iyi geliyor, kederli iken de iyi geliyordu. Ancak en güzeli, evin içinde çay kaşığı sesi duyabilmekti. Yalnız içilen çaydansa, karşılıklı içilen çaylar her zaman daha lezzetli gelmişti ona. Bu düşünceler içerisinde iken Özdemir Asaf'ın "Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa adı yalnızlık olmaz" dizesi geldi aklına. Yalnızlığın da güzel tarafları var aslında diye kendini teselli etmeye çalıştı. Fakat iş tüm güzelliklerden geçip geceleyin zihninin içinde yürüyüp duran karıncalarla baş başa kalmak ve onlar yüzünden uyuyamamaya dayanıyordu. Yalnız olmanın en zor tarafı galiba geceleri uyuyamamaktı. Gece, sessizliğin göbek adıydı. Ama onun zihni asıl geceleri konuşmaya başlıyordu. Ortamda çıt çıkmasa da beyninin içinde bir orkestra vardı sanki. Bu orkestra seslerini susturmadığı için geceleri bir türlü uyku yüzü göremiyordu. Düşünceler içerisinde iken  vakit bir hayli ilerlemişti. Kederin bünyesini iyiden iyiye basmaya başladığını farkedince bu halini dağıtmak istedi. 'Eskiler radyoyu açar ve "ikinci/beşinci... sıradaki benim olsun" derlerdi, ben de öyle yapayım bugün' dedi kendine ve ekledi  "üçüncüsü benim olsun". Radyonun düğmesini çevirdi. Kısmetinden radyonun gece programı da yeni başlamıştı. Spiker hızlı ve neşeli bir giriş yapmış  ve ard arda iki hareketli türkü çalmıştı. İkincisi bitince yeniden mikrofon başına geçen spiker  "Evet dostlar, gece ilerliyor ve artık kendimizi gecenin hüzünlü kollarına bırakma zamanı geldi. Şimdi biraz da gecenin ruhuna uygun yavaş parçalardan dinleyelim" dedi ve üçüncü parçayı başlattı. İşte gelmişti. Şimdi çalan onun için çalıyordu. Acaba ne çıkacak diye merak içerisinde beklerken iyiden iyiye durgunlaştı. Çünkü sırada sevdiği, ama her dinlediğinde çok etkilendiği bir türkü vardı:

"Ne feryad edersin divane bülbül? 
Senin bu feryadın gülşene kalsın. 
Bu dünyada eremezsen murada, 
Huzuru mahşere divana kalsın." 

Derin bir ahhh çekti. Anlaşılan gece yine uzun olacaktı... 

16 Temmuz 2021/KONYA/21.58


*Fotoğraf internetten alıntıdır. 

30 Haziran 2021 Çarşamba

Yarım Kalan Şarkı


Kadın, yıllardır yolunu gözlediği yolcuyu görmenin şaşkınlığı ve heyecanı içerisindeydi. Görmek dediysem öyle bire bir değil, uzaktan bir rast gelmek hani. Adam, yıllardır yollarına düşmek istediği kadın için ortaya çıkmaya karar vermişti. Kapalı perdeleri aralayıp uzaktan da olsa bakmıştı sevdiğine. İmkansızı düşlüyorlardı. Kadın, hasretin getirdiği uykusuz gecelerin hediyesi yorgun bir simaya bürünmüştü. Adamsa adeta "o eski halimden eser yok şimdi"yi söylüyordu. Kibirli alnı ve dimdik omuzları gitmiş, hayatın yorgunluğu altında kıvrılan sırtıyla kederden açılmış alnı gelmişti. Uzaktan uzağa da olsa bir an gözgöze geldiler. Kalp atışlarının sıklaştığının ikisi de farkındaydı. Vücutlarının sol yanındaki gümbürtünün dışarıdan duyulup duyulmadığını merak ediyorlardı. İkisi de eskisi gibi görünmüyordu. Çok değişmişlerdi. Belki de değişen sadece suretleriydi. Her yan yana gelişlerinde gümbür gümbür atan kalplerde bir değişme yoktu. Belki kırgınlık, üzgünlük, ama ille de hasret vardı.

_Neden? diye sordu biri. 
_Korktum... diyebildi öteki. 
_İnsan hiç sevdadan korkar mı? 
_Kaybetmekten ölesiye korkuyorsa başlamaktan da korkar. Bu korku hatalar yaptırır insana. Dönüşü olmayan korkunç hatalar... Kaybetmemek için kendi elleriyle kaybeder insan. Tıpkı Arkaş* gibi... 

Ses yoktu. Söz yoktu. Kalpten kalbe giden görünmeyen yol ile konuşuyorlardı. Bu sözlerden hangisini kim söylüyordu acaba? Kadına sorarsanız soruları soran kendisiydi. Adama sorarsanız da soruları soran adamdı. İkisi de yaralı, ikisi de aynıydı. O kadar birlerdi ki; soracakları sorular da, bu sorulara verecekleri cevaplar da birbirinin aynısıydı. Kırgınlıkları, özlemleri, düşleri aynıydı. Ne var ki yürüdükleri yollar bambaşkaydı artık... 

Adam, kadın ve ortak düşleri; yeniden aynı çizgide buluşamayacak kadar savrulup yaralanmışlardı. İşte tam o sırada bir ses yükseldi yurdun sesleri radyosundan:

"Sen benim hiçbir şeyimsin, 
Yabancı bir şarkı gibi yarım, 
Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak, 
Hiç kimse misin bilmem ki nesin, 
Uykumun arasında çağırdığım, 
Çocukluk sesimle ağlayarak"... **

30 Haziran 2021 /KONYA /01.17


*Arkaş: Mihail Nuayme'nin Kendini Arayan Adam (Arkaş'ın Günlüğü) adlı kitabının baş karakteri. 
**Attila İlhan 


26 Eylül 2020 Cumartesi

İbrahim Toru




Başın sağ olsun Canım Urfam...
Urfamızın gülen yüzü, yetim babası, fakirlerin dostu, dargınları barıştıran, daima Urfam için çalışan ve "geldiğim yeri biliyorum" diyen güzel insan İbrahim Toru 25 Eylül 2020 tarihinde covid19 nedeniyle vefat etmiştir. Çok sevdiği babasına ve Aziz hocamıza kavuştu. Biz İbrahim Ağabey'le sürekli görüşürdük ama yüzyüze tanışmak nasip olmadı. Başta kendime, ailesine ve tüm sevenlerine baş sağlığı diliyorum. Urfatutkunu kardeşim derdi bana. Bugün kardeşin çok üzgün abim... Mekanın Cennet olsun...

#ibrahimtoru #kanalurfa #torutoys





11 Ağustos 2020 Salı

Bu Dünyadan Bir Aziz Hoca Geçti



Sözlerime nasıl başlasam bilmiyorum. Urfamızın göz bebeği AbdülAziz Kutluay hocam 09 Ağustos 2020 tarihinde covid19 nedeniyle vefat etti. Peki covid19'a nasıl yakalandığını biliyor musunuz? Yardım ettiği yetimler için para toplarken... Senelerdir binlerce muhtaç insana sıcak yemek ve yardım dağıtılmasına vesile olup Urfa aşevinde bizzat çalışan bu güzel insanla dünya gözüyle tanışmak bana da nasip olmuştu. Yazımı nasıl toparlayacağımı bilemiyorum. Yazıp yazıp siliyorum. Benim için zor bir yazı. Emir Allah'ın. Cennette tekrar görüşmek ümidiyle elveda hocam. Ağla Urfam, yetim babası Aziz hoca vefat etti... 

9 Temmuz 2020 Perşembe

Zehre III (Âwdil'in kaleminden)



Merhaba sevgili blog dostları. Zor zamanlardan geçtiğimiz şu günlerde umarım hepiniz iyisinizdir. Daha evvel bu linkte Kıymetli Âwdil kardeşimin kaleminden Zehre'yi okumuştunuz. Kendisi sağolsun yıllar sonra yeniden Zehre'yi kaleme aldı. Noktasına virgülüne dokunmadan burada paylaşıyorum :) Âwdil'e teşekkürlerimle. 

ZEHRE III
Ellerimin içinde derin bir hançer iziyken adın
Ve yokluğun düşlerime prangalı tutsakken ayrılığın
Şehirlerde kimsesiz çığlıkken kaçaklığım
Seni terk ediyorum demek
Riyakar ölümler ile ecele meydan okumaktır
Hoş-çakalı yitik bir veda ederken yüreğim
Bitmeyen hasret sancılarıyla dolduruyorum geceyi
Sokaklar siyaha bürünüyor usuldan
Cellat yüzlü intiharlar âr(d)ında
Kan kırmızı umut gülleri açıyor bahçelerde
Her ölüm kimsesiz olur şimdi
Her türkü üryan bir ağıt
Süphanda münkesir yazgılı benefşe olur ömür
Kimsesizliğinle örselenmiş
Güneşe hasret öylece geçip giden
Bir mevsim olur adımın karşılığı
Sadece kendine mülteci
Kendine sürgün içinde
Saklısında yasaklı kelimeler taşıyan
Dilinde mahrem kelimeler saklayan
Cehennemsi bir hikayedir
Tövbesini bekleyen göğün gergefinde
Kendinden başka bileni olmayan
Hem günah hem günahkar
T-Adı y-aklımda bir yasak elma
Kırılgan bir düş
Gözlerimdeki manadır Zehre
Ben bitmeyen şarkılarla adımlarım sokakları
Cüzzamlı sözler ile kirletirim vuslatları
Yağmurlara günahı yüklediğim gibi
Ben ki,günah kadar siyah
Yani senin renginden başka renk bilmeyen
Bir geçmiş zaman vurgunu
Bitmeyen aşklarım
Ve sana gelmeyen yollarım var
Tükenen hayatların ortasında
Kan emici kabuslarım var benim
Ben ki kendime küs
Gölgenden bile ırak düşmüşüm
Sonsuz bir hayalin kavisinden
Feveran ederken ömrüm
Hüzün vurdu geçmişime-geleceğime
Tecrit yedi güneşim
Gecelerim gözaltında
Bu yüzden zindan kokar ölmelerim
Ve şimdi Zehre
Yetim bir derviş sahipsizliğinde gönlüm
Ölüm sahnelerinde öleni oynayan figüran
Ceplerinden yalnızlık ağıtı acı masallar taşıyan
İçim filisin kadar yaralı
Bir yanımda yarım kalmış oyunlar
Diğer yanımda baskın yemiş şehirler
Dinle Zehre
Ateşe terk edilmiş Urfa gibiyim
İbrahim'i kuşatan ateşlerden geriye kalan
Cürmü kadar yer yakamayan bir köz
Ve bir alevlik dahi dermanı olmayan
Suyunu bekleyen sönmek için
Gör Zehre
Yarım kalmış aşkların demi var bulutlarda
Yıldızlarda zifiri kayboluş matemi
Bense bir bulut özleminde
Yağmurdan türküler dinliyorum
Her yanda hasret,yitiklik,yenilgi
Besmelesiz vuruluyor düşler
Ağustos gülüşlü çocukların koynunda
Kasım yüzlü cellatlarca
Bak ve Dinle
Yetim bir akşamüstü kızıllığında kırdım kalemimi
Solgun gül tebessümü düşlerim
Acılarım ki,adınla hemhâl
Bitsin diyorum bu ömür
Yeterki adın hayat olup
Damarlarımdan boşalsın Zehre
(2020-Yaz)
Âwdil 

3 Mart 2020 Salı

Zehre'nin Yorumu


Bazen bir boşvermişlik gelir insanın üzerine. Her şeyden vazgeçiveresi gelir. Hani böyle ne varsa olduğu yerde bırakıp herkesten ve her şeyden _ardına bakmadan_ uzaklaşma isteği baş gösterir. Film izlerken pause'a basıp durdurduğumuz gibi, hayatın da bir dondurma butonu olsa da basıp biraz dinlensem diye düşünür insan o vakitler. Yaşamak çok güzel. Ama bir o kadar da yorucu... Ve bu yorgunluk anlarında yapılması yetişilmesi gereken tonla iş sizi beklerken, anlaşılmaz bir boşlama yaşamanızı kendiniz de hayretle izlersiniz. Bu hallerinizden güzel etkinlikleriniz ve sevdiğiniz şeyler de nasibini alır maalesef. İşte ben de böyle bir dönemdeyim. Yorgunum. Yazmak istiyor ve fakat yazmaya dahi yetişemeyecek kadar bitkin hissediyorum. Garip bir durum. Ama bazen öyle bir şey oluyor ki, insan kendi kendine "bırakma, kalk tut bi ucundan" diyor. Bu bir blog yazarı için gönülden gelen bir yorumken, bir başkası için bir alo sesidir mesela... 

İşte bir iki gün önce Zehre'nin Gece Nöbetleri adlı yazıma gelen bir yorum harekete geçmek için tetiklenmeme vesile oldu:


"Gel diyorum içimden, derinden, sessizce, Urfaca. Bir bulutum, ama gönlüne yağmur olup yağamam. Affet beni Zehre, ben bu mevsim sensiz ölüyorum." 

İfadenin güzelliğine ve içtenliğine bakar mısınız! Güzel okuyucular, sizler iyi ki varsınız. Eksik olmayın. Daima vâr olun, daima bloğuma yorumlar bırakın. Ki yorgun düştüğümde sizin varlığınızı hissederek kalkayım devam edeyim. Demem o ki:

"Yorgunum; çünkü yorgunluğumun, yaşamak gibi bir anlamı var. Yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun tadına düşmanlarım ulaşamazlar..."

Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep vâr olsun. 

03 Mart 2020 / KONYA / 14.24


2 Aralık 2019 Pazartesi

Zehre'nin Gece Nöbetleri


Bunca vakıttır neredeysense bilmiyem. Dediy geleceğam, bekliyem seni sözıne itimad edıp, e hani, nereyesen? Zaman geçip gidiy. Zaman aktıkhça ben benlikten çıkiyem, görmiysan...

Nice çileler çekhti bu gönül. Nice yükler kaldırdı bu omuzlar. Feket en fenası nedir biliy misen? Güvendıgının güvenilmez oldugını görmakhtır. Zehrem, de hele sen niye bele ediysan? Hani gelecektiy? Hani ellerinle silecektiy ya rüzgarın kurıttıgı yaşları? Gerek kalmadı deyisense haklısan. Zira tükendi bitti. Aka aka kalmadı sinemde yaş. Şimdi bazen bele böğüre böğüre aglamakh istiyem balonu patlamış çocıkh kimin. Feket akmiy. Ömrümün naktı tükenirken gözümün yaşı da tükendi... Gönlümı soriysansa o yanmaklıga devam ediy. Bele köze dönmüş mangal kimin, şıvey şıvey yaniy ha... 

Hani sen biye anlatacakhtiy insanoglı neden bele kötüdır? Hani bölüşecektiy kederımı gamımı? Nerdesen eyleyse? Neden göremiyem yüzını? Sen biye bunı ettikten kelli eller ne etmez Zehrem? Ben nelerle ugraşiyem bi başıma biliy misan? Bir yanımda verdıgı sözden dönenler, diger yanımda kibir kumkumaları... Ne edim? Hangisiyle savaşim sen söyle? Niye bunca vakıt yalnız bıraktiy ki beni? Yorgınam Zehrem, anliysan? Bi ses et, bi el uzat, bitsin şu yılgınlıgım. Gözlerimin feri sönende mi çıkacakhsan garşıma? Ne sebeple bekletiysan yaralı özümı? Gapı çalındı dünegin. Bi açtım ki postacı telgraf getirmiş. Dedim kimdendir? Dedi kimi bekliyorsansa ondandır. Alıp okudım. Biye demişsen ki:

"Zehre, sen gül bahçesinde tecrit edilmiş gül, bense gecenin zemherisinde sensizliğe vurulmuş zul..."*

Dogrı deyisan. Beni tecrite attılar yıllar evvelinde. Yeşeriysem de görünmiyem, soliysem de... Unutıldım herhal tecritte. Neden demiyem artıkh. Kader bele imiş ne edim... Feket sen, sen ne demaga devam ediysen bu nöbetlere? Yüzüne ayaz değende ben senden çok üşürüm bilmiy misen? Kır artık şu zincirleri, ne kendini ne beni zemheride bırakhma! Gönlümü üşütme Zehrem, gel gayrı... 

*Bu sözü adsız bir takipçim Zehre serisinden bir yazıma yorum olarak bırakmış. Son derece etkileyici ve üzerine sayfalarca yazı yazılabilecek bir cümle bence. Sadece yorumda kalmasına gönlüm el vermediği için yazıma alıntıladım. Adsız takipçimin hoşgöreceğini ümid ediyorum. Ve her zamanki gibi bitirelim yazımızı;

Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle. Umut hep vâr olsun... 

02.12.2019 / KONYA /01.15

29 Ağustos 2019 Perşembe

Bugün Benim Doğum Günüm


Şu an saat 00:15. Her ne kadar Sabah Ezanları ile doğmuş olsam da sonuç itibariyle 29 Ağustos girdi, yani bugün benim doğum günüm☺️ 

Evvelki doğum günümden bugüne tabii ki hayatımda değişen şeyler oldu. Acısıyla tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktım. Mesela ömrümde ilk kez kemik kırığının nasıl bir şey olduğunu öğrendim. Ki umarım bu ilk ve son olmuştur, bir daha böyle bir şey yaşamam. Ancak zahirde sıkıntılı gibi görünse de bu olayın içerisinde de aldığım pekçok ders ve edindiğim başka tecrübeler oldu. Sonuçta yaşadığımız her şey bir ders çıkarmamız için başımıza geliyor. 

Bunun yanında güzel arkadaşlıklar kurdum elhamdülillah. Yeni filmler izledim, yeni kitaplar okudum, yeni yerler gezdim, yeni bilgiler öğrendim. Malum, yaşımız kaç olursa olsun öğrenmenin sonu yok. 

11 yıl önce başlayan blog yolculuğumda internetten de güzel arkadaşlıklar kurulabileceğini tecrübe etmeye başlamıştım. Ve bu sene bu tecrübeme yenilerini ekledim. Örneğin sevgili arkadaşım Moonlight Cat namıdiğer okuyan ile daha yakın ve güzel bir bağ kurdum bu yıl. O kadar ki ayağımdaki kırık için geçmiş olsun mahiyetinde Türkiye'nin bir ucundan bana hediyeler gönderdi. Hediye bahane düşünülmek şahane☺️☺️

Bazı hatıraları yad ettim. Mesela geçen gün tavan arasına ilk gençlik yıllarımda kaldırdığım bir kutuya eriştim. İçerisinden neler neler çıktı:) Müzik kutuları, hacıyatmazlar, çocukluğumdaki en sevdiğim oyuncağım Fatombik ve bir sürü başka şey... Örneğin:


Bir vakitler pek popüler olan bu resimli minik poşetlerden beğendiklerimi saklardım. 


Eposta çıkmadan önce hayatımızda mektup denen bir şey vardı. Ki ben nasıl severdim mektuplaşmayı. Hâlâ da isterim bir mektup arkadaşım olsun ve onunla görüşeyim diye. 


Bu gördükleriniz mektuplarımdan sadece bir kısmı. Ah ne güzel günlerdi:) 


Ve bir zamanlar hayatımızda böyle telefon kartları vardı :) Jetonu da gördük tabii. Jetondan sonra kart bizim için büyük bir gelişme idi. Şimdi herkesin cep telefonu olduğundan etrafta ankesörlü telefon da göremiyoruz.

Bu senemin en güzel anları tabii ki yeğenlerim Kaymak, Köpük ve biricik kızım canım Arkadaş'ım ile geçirdiğim zamanlardı:)


Yaramaz kızım Arkadaş'a kocaman maşaAllah:) 

Ve yılın ehemmiyetlileri arasına giren gelişmelerden biri de, yıllar sonra yeniden başlamış olduğum öğrencilik hayatımı, okulumdan mezun olarak farklı bir boyuta taşımaktı belki de...

Eğer ömrüm var ise bugün benim için yepyeni bir yıl başlıyor. Hayatımın yıldönümü bugün. Rabb'imden kalan ömrümü geçen ömrümden daha hayırlı ve daha verimli kılmasını diliyorum. Hayırlısıyla umduklarıma nail korktuklarımdan emin eylemesini ümid ediyorum. 

Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. İyi günümü de kötü günümü de paylaşabildiğim blog dostlarım, iyi ki varsınız☺️🤗 Umut hep vâr olsun. 

29 Ağustos 2019 / KONYA / 00.39