26 Kasım 2010 Cuma

ŞAİR NÂBİ' DEKİ PEYGAMBER SEVGİSİ


Hayırlı cumalar Arkadaşlar,

"Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafa’dır bu" desem, hemen Şair Nâbi'yi hatırlarsınız öyle değil mi? Peki sevgili şairimizin Urfalı olduğunu biliyor muydunuz? Ben öğrendiğimde sevinçten dört köşe olmuştum =) Elbette mühim olan nereli olduğu değil nasıl bir Müslüman olduğu. Ama biliyorsunuz artık; bendeki Urfa tutkusu buna sevinmem için çok geçerli bir sebep =)

Bugün sizlerle Diyanet'in web sayfasında okuduğum bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Yazıda Şair Nâbi' nin Efendimiz Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'e olan sevgisi anlatılıyor. Ve yukarıda bir mısrasını verdiğim Naat'ının da hikayesi yazıyor. İşte yazıyı alıntıladığım adres:

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-7585.aspx

Ve işte yazı:


Şair Nâbi’de Hz. Peygamber Sevgisi
Tarih: 12.10.2010

1642 yılında Şanlı Urfa’da doğan Nâbi, Divan şairlerimiz arasında kendine özgü bir tarzın sahibi bir şair olarak dikkat çeker. Onun şiiri “hikemi” bir şiirdir. Bu yüzden Nâbi şiiri denilince akla çağdaşlarına göre daha yalın bir dille yazılmış, öğretici vasfı bulunan bir şiir gelir. Nâbi’nin böyle bir tarzın sahibi olması, devriyle de alakalı bir husustur. Çünkü, yaşadığı devir Osmanlı’nın duraklama devridir. Ortada ciddi anlamda problemler vardır. Şair, bunlar karşısında kendini sorumlu hisseden bir insan tavrıyla olumsuzlukları tenkit etmek ve çözümler üretmek istemektedir. Fakat, o onca didaktik tavrına rağmen sanat değeri yüksek şiirler yazmayı da başarmış ve bu yüzden devrinde ve sonraki zamanlarda adı hep şöhretli şairler arasında anılmıştır.

Nâbi’nin şöhreti elbette yazdığı toplumcu ve öğüt verici şiirleriyle alakalıdır ama onu yine genel özellikleri itibarıyla diğer Divan şairlerinden ayrı bir yerde tutamayız. Nâbi de hemen bütün Divan şairleri gibi şiirlerini İslam ve tasavvuf inanışı çerçevesinde bir şiir dünyası kurmuş, bu dünya içerisinde yine diğer şairler gibi münacat, naat tarzında yazdığı şiirleriyle bir Müslüman şair olmanın bilinciyle hareket etmenin örneğini vermiştir. Bu tarz şiirleri arasında yazdığı bir Naat-ı Şerif ise gerek yazılış hikâyesi gerekse muhtevası ile edebiyatımızın hâlâ unutulmayan metinleri arasındadır.

Bu şiir, samimi peygamber sevgisinin anıt bir eseridir. Fakat, şiire geçmeden önce yazılış hikâyesinden bahsedelim: Anlatılanlara göre Nâbî, 1678 yılında devlet ricaliyle birlikte hac niyetiyle yola çıkar. Peygamber sevdalısı bir şair için Medine’ye gitmek, Hz. Peygamber’in kabr-i şeriflerini ziyaret etmek çok heyecan verici bir olaydır. Medine’ye yaklaştıkları sırada ise bu heyecan doruk noktasına ulaşır. Bu esnada bir gece istirahatında iken bir paşanın ayağını Medine tarafına uzattığını görür. Bu durum onu son derece üzer. O anda kalbine dolan ani bir ilhamla şu naatı okur:

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu

Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafa’dır bu

Felekte mâh-i nev Bâbü’s-selâm’ın sîne-çâkidir

Bunun kandili Cevzâ matlâ-i nûr-i ziyâdır bu

Habîb-i kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette

Teveffuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâdır bu

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil

Amâdan açtı muvcûdat çeşmin tûtiyâdır bu

Mürâât-i edeb şartıyla gir Nabî bu dergâha

Metâf-i kudsiyândır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu

Paşa, Hz. Peygamber toprağındaki saygısızlığını ikaz eden bu şiir karşısında şiire konu olan kişinin kendisi olduğunu anlamakta gecikmez. Hemen toparlanarak Nâbi’ye bu şiiri ne zaman yazdığını, başkalarına okuyup okumadığını sorar. Nâbi de “hayır, ilk defa şimdi söylüyorum ve sizden başka duyan da olmadı.” cevabını verir. Paşa, bunun üzerine bu durumun aralarında bir sır olarak kalmasını rica eder. Nâbi, bu ricaya bir sükûtla cevap verir ve konu şimdilik kapanmış gibi olur.

Biraz sonra kafile, yola devam için harekete geçer. Sabah ezanı vaktinde Medine’ye ulaşırlar. Şehre girerlerken Mescid-i Nebi müezzinlerinin bir naat okuduğunu fark ederler. İşin ilginç yanı bu naat, Nâbi’nin az önce okuduğu naattır. Nâbi de Paşa da bu durum karşısında hayrette kalırlar.

Namaz bitip cemaat dağılırken Nâbi ile Paşa, heyecan içinde müezzinlerin yanına varıp okudukları naatın kimin olduğunu ve nerden öğrendiklerini sorarlar. Müezzin, konunun kendisi için bir sır olduğunu düşünerek önce cevap vermek istemez. Fakat Nâbi, ısrar eder. Bu naatı az önce kendisinin söylediğini belirtir. Bu defa heyecanlanma sırası müezzinlere gelmiştir. “Senin ismin Nâbi mi? Diye sorar şaire...”Evet” cevabını alınca ellerine kapanır ve olayın açıklamasını yapar. Cevap şöyledir: “Bu gece Allah Rasulü rüyamızda bize, ‘Ümmetimden Nâbi isimli bir şair, beni ziyarete geliyor. Bu zat, bana karşı son derece büyük bir sevgi ile doludur. Bu aşkını ifade için şöyle bir naat yazmıştır. Siz, bu natı bu sabah minarelerden onun buraya beni ziyarete gelişi şerefine okuyun.’”

Bu açıklama karşısında, Paşa’nın utancını, Nâbi’nin ise sevincini anlatmaya gerek yok sanırım. Zaten bu iki ruh halini tasvir de imkânsızdır. Paşa, utancını hangi kelimelerle dile getirmeye çalıştı bilinmez ama Nâbi’nin dudaklarından şu kelimeler dökülür: “Demek ki sevgili peygamberimiz bana “ümmetim” dedi. Demek ki iki cihan güneşi beni ümmetliğine kabul etti.”

Hadise bu kadardır. Bu olay, gerçekten vuku buldu mu, belgesi var mıdır gibi sorular doğrusu bu noktada hiçbir anlam taşımıyor. Olaya kalbi yaklaşmak gerekiyor. O da samimi sevginin kişiyi fizik ötesiyle iletişim kurabilecek bir noktaya getirecek zenginlikte olduğudur. Mesele burada Hz. Peygamber’e duyulan aşk meselesidir. Bu aşkın bir lütufla mukabele görmesidir. Bizim için de önemli olan bu aşkı, bu lütfu anlayabilmektir. Zira, nicedir hadiselere metafizik bakma sırrının uzağındayız. Pozitivist tortular, bizim de yüreğimizi bir şekilde kararttı. Her şeye sebep-sonuç, belge-bilgi açısından bakarak gerçeği görebileceğimizi sanıyoruz.

Burada şiirin açıklamasını da verelim ki Nabi’nin söyledikleri daha iyi anlaşılsın. Diyor ki şair; “Cenab-ı Hakk’ın nazargâhı ve O’nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’nın makamı ve beldesi olan bu yerde edebe riayetsizlikten sakın./ Gökyüzünde hilâl, O’nun selâm kapısının yüreği yaralı âşığıdır. Semadaki Cevza(ikizler burcu)nın nur ve ışık yanağı O’dur./Burası Sevgili Peygamberimiz’in istirahatgâhıdır. Fazilet açısından ise Cenab-ı Kibriya’nın arşının da üstündedir./Bu mübarek toprağın ziyasından yokluk karanlığı sona erdi. Varlık âlemi, körlük ve yokluktan gözünü onun sürmesiyle açtı./ Ey Nâbi, bu dergâha edep kurallarına uyarak gir. Zira; burası meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin hürmetle öptüğü mübarek bir makamdır.”

Nâbi’nin bu hac seyahatinde kendisine “salih bir amel” olarak kazandığı bu naat, yazıldığı günden bu yana inanmış gönülleri aşk ve heyecanla coşturur, peygamber sevginsin, ona bağlılığının hangi boyutlarda olduğunu gösterirken, bir başka eserle daha taçlandırır bu kutlu seyahatini... O da bu hac ziyaretini nesir diliyle anlattığı ama yer yer şiirlerle de süslediği “Tuhfetü’l-Harameyn” isimli gezi kitabıdır. Bu kitapta anlatılanlar bu naatla birlikte okunduğunda Nabi’nin bu yolculuktan ne kadar ulvi duygularla döndüğü ve nasıl ruhsal bir arınmaya muhatap olduğu daha iyi görülecektir.

Şair Nâbi, sözünü ettiğimiz bu naatıyla hepimiz için nasıl imrenilecek bir noktada olduğunu gösteriyor bize. Ama onun bu sırrını anlamak istiyorsak işe aslında şairin müstear isminin manasından söz etmek gerekiyor. Bilindiği gibi şairimizin asıl adı Yusuf’tur. Nâbi, onun “hiçlik-yokluk” anlamına gelen mahlasıdır. Bilindiği üzere “Na” ve “Bi” kelimeleri Arapça ve Farsça’da “yok” anlamına gelmektedir. Nabi’nin ismiyle ilgili bu ayrıntı bize çok önemli bir hususu hatırlatıyor. Varlık kapısına ulaşmak ve lütufla muamele görmek için insanın önce “yokluk” elbisesini giymesi gerekiyor. Şair Nabi, kendine aldığı bu müstearıyla bize böyle bir ders de veriyor. Öyle ki insan böylesi bir gönle sahip birisi ise kendi ölümüne bile tarih düşürür. Onun “Nâbî be-huzûr âmed” sözünü de içine alan Farsça bir kıtasının içinde yer alan bu mısra da bilmeliyiz ki varlık kapısına yokluk elbisesiyle gitmesinin karşılığında muhatap olduğu peygamberi lütfun eseri olsa gerektir.

Sözü onun bir beytiyle tamamlayalım:

Gönül ne arzû-yı câh ider ne tâc u taht ister

Reh-i himmette ancak kalb-i nerm ü pâ-yı saht ister.

Diyor ki şair: “Gönül ne rütbe, ne tac ne de taht ister. O gayret yolunda yumuşak bir kalp ile sebat eden bir ayak ister.”

Hayatı boyunca istikamet üzere olan bir şairin bu tutumunu sanırım bundan daha güzel ifade imkânı yoktur. Evet, ne “rütbe” ne “tac...” Allah’ın rızasına, sevgilisinin şefaatine nail olabilmek... Gaye budur. Bunun yolu da “yumuşak kalp”, “sebat eden bir ayak” sahibi olmaktan geçiyor.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Eylül 2010 sayısında yayınlanmıştır

Mustafa Özçelik

22 Kasım 2010 Pazartesi

SEN AŞKIMSIN, O TUTKUM

Gözümü açtım Sen’ i gördüm,
Sen’ inle tattım ilk mutlulukları,
Sen’ inle öğrendim insan olmayı,
Ne varsa sevi’ye dair,
Sen’ de öğrendim onu zahir.
Sevindiğimde benimle gülen Sen,
Ağladığımda gözyaşımı silen Sen,
Nereye dönsem hep Sen, Sen, Sen…

Zaman geçiyordu,
Ben büyüyordum,
Sen’ inle öğreniyordum hayatı.
Saflığı,
Temiz kalmayı,
Büyüğünü saymayı,
Nerede insana ihtiyaç varsa oraya koşmayı,
Adabı,
Sonra sevmeyi, yaratılmış her ne varsa,
Sen’ den öğreniyordum.
Sen’ inle mutluydum,
Sen’ inle umutluydum.
En karanlık olduğunda hayatım,
Şöyle gözlerine bir bakıvermem aydınlığım oluyordu.
Sen, hep umut aşılıyordun bana.

İlk mahcubiyet,
İlk mahzuniyet,
İlk mezuniyet…
Ne varsa hayatımda “ilk” olan,
Hepsinde duruyordun Sen, “benim olan”.

Sen,
İlkimdin benim.
“Aşkım” dediğim tekimdin,
Yine de öylesin.

Hatırlar mısın?
Eskidendi hani,
Dua etmiştim bir gündüz vakti,
Demiştim “Ya Rabb’ i,
Ne olur verme bana bu eziyeti,
O’ nunla imtihan etme beni
O’ nu benden, beni O’ ndan ayırma,
Her daim cem eyle bizi.”
Sonra bu dua zikir oldu dilime sanki?
Acep büyük mü konuşmuştum ki?

Sen’ den kısacık bir süreliğine ayrılsam,
Bir şehre gezmeye gitsem farz et ki,
Dolardı içime en derin hüzünler yağmur misali.
Gözlerine bakmadan uyuyamam inan ki.

Ama şimdi,
Onca yaşadığımıza rağmen,
Onca sevince, hüzne,
Hayata dair ne varsa işte…
Hepsine rağmen,
Bazen gitmek istiyorum Sen’ den.
Sen’ sizliğe dayanabilir miyim, budur bilinmeyen.
Sen,
Bana asla ihanet etmeyen…
Sen,
En zor zamanımda ruhuma teselli veren…
Sen,
Canım, sevdiğim, bir tanem…

Senden ayrılmamak için ben dua ederken,
Şimdi nedir bu ayrılmak istemelerim?
Nasıl oldu da düştü içime bu ikinci sevgim?
Ve ahhh ben,
Bunu bir anlayabilsem!...

Kızıyor musun bana?
O’ na vuruldum diye hiç beklemediğim bir anda,
Söyle, kızıyor musun bana?
Çok sordum ben de kendime aslında,
Neydi bunun sebebi acaba?
Dilim çok mu büyük konuşmuştu bilmeden de olsa,
Hep Sen’ i dilerken hayatımda,
Şimdi nereden çıkmıştı bu ikinci sevda?
Adını koydum ben zor da olsa,
Sen aşkımsın benim, vazgeçemediğim asla,
O ise tutkum, yerleşen ruhuma bir anda.
Tutkusuz aşk, sönmeye,
Aşksız tutku mahvetmeye mahkûmdur.
Anlayacağın bir tanem,
Ne Sen’ den vazgeçebiliyorum,
Ne de O’ nsuz nefes alabiliyorum.
Ben galiba,
Galiba dilimin cezasını çekiyorum.
O’ na gitsem Sen’ i özlüyorum,
Sen’ de kalsam O’ na yanıyorum.
Hep çıkmazlar mı olmalı diye düşünüyorum,
Sürekli, tetirbelerde kalıyorum.
Bu güne kadar tutkuma bir sürü nağme diziyorum,
Sana ise ilk kez kâğıttan sesleniyorum.
Biliyorsun çok zaman Sen’ le direkt konuşuyorum.
Ama olsun,
Belki alınırsın diye düşünüyorum,
Onun için Sana bu duygularımı şiirle yolluyorum.

Şimdi söyle bana bir tanem,
Aşkımda mı kalmalıyım,
Tutkuma mı varmalıyım?
Yoksa hayatımı bölüp tam ortasından,
Bir Sana, Bir O’ na mı yanmalıyım?

Sen,
Asla vazgeçemeyeceğim ilk göz ağrım,
Konyam,
O,
Ne yapsam unutamayacağım tutkum,
Urfam…

12.11.07 / KONYA / 00.07

Biricik memleketim Konyam, Urfam’ a olan derin sevgimden dolayı alınma bana, küsme. Sen de, O da, vazgeçilmezimsiniz artık bu cana. İşte bu şiirim de Sana. Haydi ne olur bana darılma.

=KOCASiNAN

4 Kasım 2010 Perşembe

SEVİLEN BLOG ÖDÜLÜ



Son günlerde yaşadığım yoğunluktan dolayı bloğumla ve sizlerin bloglarıyla pek ilgilenemedim. Kemalpaşa Tatlısı Mine Abla bana bu hoş ödülü göndermiş tatlı sözler eşliğinde. Alıp yayınlamak bu güne kısmetmiş. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Yeşil Bursamız'da yaşayan Mine Abla, birbirinden güzel tarif ve tecrübelerini bizlerle paylaşıyor. İç açıcı sitesinden çok şey öğrendim ve öğrenmeye de devam ediyorum. Mesela bana en ilginç gelenlerden biri, zeytinyağlı patlıcan yemeği =) Bildiğiniz zeytinyağlı gibi şekerle pişiyor. Denemek istediklerim arasında.
Gelelim bu ödülün kurallarına:

* Ödülü kabul edin, ödülü veren kişinin linkini bloğunuzda yayınlayın.
* Ödülünüzü 15 blogcu arkadaşınız ile paylaşın.
* Seçtiğiniz 15 blog arkadaşınızla iletişim kurun, seçilmiş olduklarını bildirin.
Takip ettiğim tüm arkadaşlar bu ödüle layık bence. Ödülün ismi "sevilen blog ödülü". Sevmesem takip eder miyim hiç =) Ama kural gereği 15 isim vermem gerekiyor.
8. Rumma
13. Minti
Hepinize sevgilerimle.

24 Ekim 2010 Pazar

MİYAD

Ben senin gelmenle aşkı öğrendim,
Yaz günü kaynar su içecek kadar,
Her gece uykudan öyle iğrendim,
Gözümü tavana dikecek kadar.

Gelmen aydınlıktı, hayaller çoktu,
Yanında dert tasa gam keder yoktu,
Gözlerin zihnime saplanan oktu,
Özümden geçip de dalacak kadar.

Bir gün bir yel esti yönü belirsiz,
Kokusu haindi, kokusu sensiz,
Ne oldu aniden, neydi apansız,
Bırakıp da beni gidecek kadar?

Ben senin gitmenle sabrı öğrendim,
Yaz bahar bitmeden donacak kadar,
Verilen sözlerden öyle iğrendim,
Oturup derdime yanacak kadar!

Etmesen iyiydi, velâkin oldu,
Bu ihanetinle güvenim soldu,
Gayrı senin bende miyadın doldu,
Ruhumdan süpürüp silecek kadar,
Artık yalnızlığa gülecek kadar!

23.10.2010 / KONYA / 11.11

KOCASİNAN

14 Ekim 2010 Perşembe

BARBUNYA SALATASI VE MİM


Harput Köftesi'ni yaptığım akşam Sevgili Neşe'nin barbunya salatasını da denemiştim. Daha doğrusu yetiştirmek derdinden annemle beraber yaptık =) Zor beğenen babamdan tam not alan bu salatayı denemenizi öneririm. Bu güzel tarif için Neşe'ye çok teşekkürler. İşte yapılışı:

Malzemeler:

* 1 su bardağı barbunya
* 1 tane kuru soğan
* 4 -5 yemek kaşığı zeytinyağı
* 1 kase yoğurt
* 2 diş sarımsak (biz damak tadımıza uyduğu için biraz daha fazla kullandık)
* 1 demet maydonoz
* Pulbiber

Yapılışı:
Barbunyaları yumuşayana kadar haşlayıp süzün. Kuru soğanı ince ince doğrayıp zeytin yağında kavurun. Süzdüğünüz barbunyaları ekleyip biraz da tuz atıp kavurun. Tabi ben tuz atmadım yine =) Malum, hâlâ yasak bana tuz. Ve servis yapacağınız tabağa alın.

* Yoğurdu çırpın ve ezdiğiniz sarımsakları ekleyin. Biraz da tuz atın. Yoğurdu barbunyaların üzerine döküp ince ince kıydığınız maydonozla ve pulbiberle süsleyin. Afiyet olsun.

Hilal ablam beni mimlemiş. Kumanda panelinden istatistik bölümüne girip en çok okunan beş yazımı bildirmem ve beş kişiyi mimlemem gerekiyor. İşte sonuçlarım:

Erpiliç Göynük Tesisleri'ndeki gezi notlarım. Helal tavuk nedir, nasıl olmalıdır gibi bilgiler içeriyor. Bu yazının en çok okunan yazı olması insanların helal gıdaya verdiği ehemmiyeti göstermesinden dolayı oldukça sevindirici.
Yine bir helal gıda yazısı. Bisküviden çikolataya, cipsten sucuğa kadar pek çok ürünü bulunan ve her tür ürününde "hususi üretim" yapan helal sertifikalı Afia Gıda'yı anlatmıştım bu yazımda. Ben yazımı eklediğimde ürün çeşitliliği azdı. Şimdi portföylerini çok genişlettiler. Merak edenler buradan Afia Gıda'nın web sitesine ulaşabilirler.
Samsung markalı fotoğraf makinama yedek parça almak istediğim için başıma gelmeyen kalmadı. Okuyunca bu fiyaskoya güler misiniz ağlar mısınız bilmem =)
Meğer bu kurabiyeyi benim gibi ne çok seven varmış! Gerçekten muhteşem bir lezzetti. Çıtır çıtır ve tam kıvamında. Mutlaka deneyin derim.
İşte Canım Urfam'a dair bir lezzet. Patates ve kıyma ana malzemeleriyle yapılan hoş bir yemek. Sunum şekli de güzel. Misafirleriniz için çok cici bir ikram olabilir.

Ve benim mimlediğim beş kişi:

13 Ekim 2010 Çarşamba

HARPUT KÖFTESİ

Hayırlı günler Arkadaşlar,

Bir yemeğin içinde bulgur ve acı varsa o yemek tam bana göredir. Kısaca doğu mutfağı ile damak tadım uyuyor da diyebiliriz :) Harput Köftesi Cahide Abla'da gördüğüm ve denemek istediğim bir tarifti. Uzun zamandır tariflere mecburen ara verince, kendimi iyi hissettiğim bir gün bir değişiklik olsun istedim. Denedim ve ailece çok beğendik. Yalnız bir farkla, yemeğe tuz atmadım, malum =) Anne ve babam yerken üstüne tuz attılar. Köfteler tuzsuz olduğu için haşlarken dağılacak sanmıştım. Öyle de olmadı, bütün bütün kaldılar. Yemeğin suyundaki ve köftesindeki kuru reyhansa apayrı bir hava katmıştı. Kullandığım kıyma 500 değil de 350 gr kadardı. Bu nedenle bulguru da ona göre azalttım ama diğer malzemeleri aynı ölçüde kullandım. Bulgurlu yemekleri sevenlere tavsiyemdir. Cahide Abla'dan orijinal tarifi görmek için buraya tıklayabilirsiniz. İşte tarifimiz:

Malzemeler:

* Yarım kg az yağlı kıyma
* 1 su bardağı orta bulgur, yoksa çiğköftelik bulgur (ben Konyamız'da düğü diye tabir edilen çiğköftelik ince bulgur kullandım)
* 1 yumurta
* Yarım demet ince doğranmış maydonoz
* 1 adet orta boy rendelenmiş soğan
* Kuru reyhan, tuz, karabiber, pulbiber
* 1 yemek kaşığı salça
* Zeytinyağı, su

Yapılışı:

* Salça, yağ ve yumurta hariç diğer malzemeleri bir yoğurma kabına alıp arada bir elinizi ıslatarak iyice yoğurun. Malzemenin iyice bütünleşmesi, macun kıvamında olması lazım. Yoğurmanın sonuna doğru yumurtayı kırın.

* Harput köftesinin orjinal şekli tekerlek gibi oluyormuş. Malzeme macunlaşınca tekerlek gibi köfteler yapın. Doğru mu bilmiyorum ama ben Fellah köftesindeki gibi bir de ortalarına parmak batırdım.

* Tencereye yağı ve salçayı koyun. Salça eriyince göz kararı suyunu ilave edin. Başta fazla koymayın, daha sonra ilave edebilirsiniz.

* Su kaynamaya başlayınca köfteleri içine yavaşça ekleyin. Ben birer birer dizdim tencereye. Suyunu fazla koymadığım için tüm köfteler tek seferde sığmadı. İki parçada haşladım. Bu arada içine kuru reyhan da atın (hem köftede hem suyunda reyhan var).

* Köfteler pişince yemeğimiz hazır. Afiyet olsun.

5 Ekim 2010 Salı

İÇLİ KÖFTE YEYİN AMA İÇLİ KÖFTE OLMAYIN

Bana bu hastalığı verdiği için Cenab-ı Hakk'a ilk günden beri hamdettim. Böyle bir şeye gerçekten çok ihtiyacım vardı. Müslüman'ın derdiyle dertlenmek düsturunu abartıyorsam eğer, bunda bir sıkıntı yoktu bence. "Izdırap insanı olmak" denir ya hani, o hesap. Bosna'dan dolayı yaklaşık yedi sekiz sene köfte yiyemediğimi bilirim. Sonrasında "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah'ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez " (Mâide-87) Âyet-i Kerimesi gereği kendimi zorlayarak tekrar köfte yemeye başladım. İşin bu tarafında bir şey yok da; bunun haricinde varı yoğu kafaya takmak, yanlışlar düzelsin ve işler yürüsün diye pek çok sorumluluğu üstlenmeye çalışmak, olan biten her şeye üzülmek-içlenmek, deyim yerindeyse içli köfte gibi içli olmak; gerçekten yaşama sevincini ve insanın gücünü tüketen durumlar. Bana "böyle yapma bak çabuk yaşlanırsın" dendiğinde bu sözler anlamsız gelir ve "elimde değil ki, huy bu, değişmiyor işte. becerebilsem takmazdım herhalde" derdim. Ancak anladım ki değişiyormuş. Bir gece nefes alamayarak uyanınca, bir tüm nefesi bile kesilmeden alamayınca, gece uyuyamayıp yatarken boğulur gibi olup da sabahı koltuk tepelerinde oturarak bekleyince, nefes alamadığım için bir küçük bardak çayı bile bitiremeyince, mide bulantısından hiç bir şey yiyemediğim halde bir haftada tam 13 kg alınca (ödemden); o zamana kadar üzülüp de dert edindiğim her şeyin gerçekten boş olduğunu anladım. Doktor biyopsi sonucunda görünen hiç bir sebep bulamadı ve üzüntü yüzünden olabileceğini söyledi. Ardından hastalığımı duyan doktor Ayşe Kübra Abla da adaşıma "O hastalık binde bir görülür, nasıl olup da yakalandı acaba? Ama o zaten her şeyi kafaya takan birisiydi, dolayısıyla bu hastalığa yakalanması normal" demiş =)

Anlayacağınız; içli köfte gibi olup da olur olmaz her şeyi içinize atar ve kafaya takarsanız, Allah'ın (celle celaluHu) size Kendisi'ne kul olmak ve hizmet etmek için verdiği gücü fani dertlerde tüketirseniz, dünyanın yükü omuzlarınızdaymış gibi hissederseniz; bir gün dert ettiklerinizin aslında dert olmadığını anlayıverebilirsiniz. Yakınlarıma, arkadaşlarıma hep "Benim durumumu örnek alın. Allah hastalıkla imtihan etmesin, siz bana bakıp bu takma huyunuzu değiştirin." diyorum. Bir musibet bin nasihatten yeğmiş, bizzat tecrübe ettim vesselam =)