28 Nisan 2012 Cumartesi

ZEHRESİZ NEFES ALMAK ZOR


Biliysen he mi? Derman da sendedir ferman da. Ya gel çal elindeki merhemi yüreğimi saran şirlere, dermanım ol; ya at imzanı kır kalemi, fermanım ol. Feket bele bekletme zehrem. Belirsizce beklemah insanı sevincinden ediy. Bir yanım umuda degmiş, bir yanım korlara kanat çırpmakta... "Davam deyi gel, ben getmiyem." Aklım fikrim siye takılmış, ne edim? Şairin dedıgı kimin "yalan da olsa mutluyum" demah istemiyem ben. Yalan da olma zehrem...

Sayende göynüm Fırat'a gömülmüş Savaşan kimin hissediy. Ne ettim ki ben siye? Neden biye bele cefa ediysen? Ben acılarım azalacah deyi bekleye durim, bi türlü azalmiy! Dünegin bundan daha eyiceydim sanki.  Teze isotların dalları basmasına az kalmışken, yüregim pörsümüş isoda benziy ettiklerinden sebep. Ruhumu kabz etme zehrem. Ya gel saklandıgın dagların ardından, ya özgür bırak beni külliyen. Hoş sen özgür bıraksan ne olacakh ki? Hani şair deyi ya "Beni Allah tutmuş, kim eder azad!" diye, benimki de o hesap işte...

Gardaşım biye dedi ki "arama vefayı. bulması gerekiyorsa o sana gelir." Vallah aramiyem. Ve lakin bulmah istiyem yine de. Biye deyiler ki "zehre kimdir?" Zehrem, sen vefasın. Aranan değil, bulacak olansın. Ten kafesi, adı üstünde bir kafestir. Sen kafese tıkılmadan özgürce seven, surete degil insanın içindeki yıldızlara bakansın.Sen dünyada cennet, Cennet'te CemalUllah seyrine birlikte dalınansın. Sen ahlak, edep, kanaat ve saygısın zehrem. Düşüniyem de, bu dünyada bulunamayacah kadar özel görüniysan. Deyisense ki ben bir yerlerde varım, sen gelene dek beklemaga deger vallah. Sahi, sen hakikaten var mısan zehrem?

Zehrem, göriysan. Kızıp köpüriyem. Feket yine de geçemiyem senden. Ne diyem, sıgınmışlığım Kimsesizler Kimsesi'nedir. Ve her neredeysen, sen de O'na emanetimsin...

28 Nisan 2012 / KONYA / 01.06


25 Nisan 2012 Çarşamba

2012 İSTANBUL GEZİSİ-4

1, 2 ve 3 numaralı yazılardan sonra geziye kaldığımız yerden devam edelim.

02 Nisan Pazartesi günü ilk olarak Emirgan Korusu'na gittik. Burayı Muhterem Abla'nın bloğunda görmüştüm. Çiçeklerle ve lalelerle bezenmiş; piknik yapmak ve kafa dinlemek için çok uygun bir yer. Bu fotoğrafta çiçeklerden Hazreti Mevlânâ'ya atfedilen resmin yapıldığı görünüyor:


Koruluğun girişte bulunan haritası:


Çiçekten semazen desenleri:


Yalnız bir yaprak:


İstanbul'da lale festivali başlamış olmasına rağmen, lalelerin bir çoğu henüz açmamıştı. İşte açanlardan bir örnek:


Emirgan Korusu'nda Beyaz, Sarı ve Pembe olmak üzere üç köşk bulunuyor. Türk filmlerinden bilirsiniz bu köşkleri. Her biri restaurant ve çay bahçesi hizmeti veriyor şu günlerde. İşte Beyaz Köşk'ün yandan görünüşü:




En sevdiğim, beyaz papatyalar...


Beyaz Köşk'ün bahçesinde çay keyfi:


Beyaz Köşk'ün içinden tavan ve duvar manzaraları:




Henüz açmamış laleler:


Korulukta gördüğünüz birbirinden güzel çiçekleri almak isterseniz uzağa gitmenize gerek yok. Çiçek satış mağazası:


Canım Urfam'da da çok gördüğüm fakat adını bir türlü öğrenemediğim ağaç:


Emirgan Korusu'nun her yeri çiçek. Oturacağınız banklar bile:


Sarı Köşk'ün önden görünüşü:




Sarı Köşk'ün diğer taraftan çift katlı görünüşü:



Pembe Köşk:


Korudan deniz manzarası:


İçi oyulmuş bir ağaç:


Çiçeklerden olimpiyat meşalesi ve olimpiyat halkası deseni yapmışlar. Bu meşale:


Ve halkalar:


Girişte bulunan lale maketi:



İstanbul Büyükşehir Belediyesi Amblemi:


Emirgan Korusu'ndan sonra anayola indik. 42T otobüsüne binip Atatürk Arboretumu'na yöneldik. Bahçeköy tarafı diye geçiyor. Vakti bol olanlar otobüs durağının karşı ilerisinde bulunan Sabancı Müzesi'ne de gidebilirler. Ben gidip görmedim. İşte otobüs durağından ve otobüsün içinden çektiğim fotoğraflar:


Filmlere konu olmuş meşhur Tarabya Oteli:



Sahilde yürüyen insanlar ve antika görünümlü fayton:


Burası Arboretum'a giderken ineceğiniz durak. Trafik ışığının arkasında küçük bir levha var ama tam görünmüyor bile. Solda ise bir iskenderci:


Eğer bizim gibi toplu taşıma aracı ile giderseniz, vızır vızır araba geçen bu yolu ne yazık ki yürümeniz gerekiyor Arboretum'a kadar:


Atatürk Arboretumu (Canlı Ağaç Müzesi)'nin girişi:


Atatürk Arboretumu kişi başı giriş ücreti 2 TL.


Burada belirtmek istiyorum ki Atatürk Arboretumu güzeldi. Ancak Oylat, Cerrah, Doğu ve Batı Karadeniz, Gölcük, Abant, Karagöl, Kestel gibi doğal yerleri gördükten sonra Arboretum bana olağanüstü gelmedi. Arabası ve zamanı olan, doğayı seven gidip görsün tabi.


Arboretum'dan manzaralar:



 





Alttaki fotoğrafta solda gördüğünüz küçük kulübede dokunmatik bir ekran var. Bulmak istediğiniz ağaç/ot türünü bu ekrandan aratıp Arboretum'un hangi kısmında olduğunu öğreniyorsunuz. Bitki türleri hakkında çok ayrıntılı bilgiler, Arboretum haritası, vs... Çok güzel bir hizmet.



Arboretum'dan çıkınca indiğimiz duraktan binmedik. Bir durak yukarıya yürüdük ve yine 42T otobüsüne binip Taksim'e indik. Burası durağa yürüdüğümüz yol:


Ve burası da yürüdüğümüz durağın karşısındaki Orman Fakültesi:


Otobüsten çekilen fotoğraflara devam:


Hisar: 


Köprünün altı =)


Taksim'de şimşirlerden yapılmış kedi maketi:


Taksim Meydanı'ndaki anıt:


Meşhur İstiklal Caddesi Tramwayı:


İstiklal Caddesi:


İstiklal Caddesi'ndeki asırlık Ayia Triada Kilisesi:


İlk defa aktif kullanımdaki bir kiliseye girdim. İçeride fotoğraf çekimi yasaktı. Üstelik ayin vardı. Kilise görevlisi "Girin ama içeride gezmeyin. Dua var. Bir uçtan bakın." dedi. Girdik annemle. Papaz bir şeyler okuyordu. Hani filmlerde oluyor ya, makamlı ayin sözleri. İşte onlardan. Kapıda birden bizi görünce şaşırdı. "Nereden çıktı bunlar" der gibi bakıp durdu =) Hem okudu hem bize baktı. Papazdan sonra ayine katılanlar okuyorlardı. Papaz'ın karşı tarafında oturan kişiler. Ancak o kadar bakınmamıza rağmen karşıda hiç kimseyi göremedik. Ses var, görüntü yok. Bir an kasetten mi yayınlanıyor acaba diye düşünmedim değil.




Taksim'de gördüğüm bu çöp, çeşitli şehirlerin çeşitli belediyelerinde gördüğüm çürümüş sac çöplerden çok çok daha iyi ve akıllıca. Çöp ağzı var sadece. Oraya poşet takılmış. Bitince belediye görevlisine sadece poşeti alıp atmak ve yerine yenisini takmak düşüyor.


Bindiğimiz otobüs bizi Beyazıt'a götürüyordu. Bu da Zeyrek Yokuşu'ndan geçerken çektiğim restorasyon halindeki Zeyrek Sarnıcı'nın bir bölümü:


Pertevniyal Valide Sultan Camisi:


Ve nihayet Beyazıt'tayız. Oradaki bir esnaftan öğrendiğime göre Kapalı Çarşı'nın 23 kapısı varmış. Biz Beyazıt Kapısı'ndan girdik:


Çarşı her zamanki gibi kalabalıktı:




Çarşının içinde çinili bir çeşme:



Çarşının sokaklarından birinde Yağlıkçılar Caddesi'nde bulunan ve merdivenle çıkılan Çakır Ağa Camii:


Ve otele dönüş yolunda gördüğümüz Köprülü Mehmet Paşa kabri. Allah (celle celaluHu) rahmet eylesin:


Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle. Umut hep vâr olsun...