28 Nisan 2010 Çarşamba

Son Durum

Merhabalar;
Yorumlarınız, mesajlarınız, telefonlarınız ne kadar sevindirdi Aslıhan'ı anlatamam. Hepinize canı gönülden teşekkürler. Biyopsi sonrası elbetteki halsiz ve güçsüzdü. Bir ara da tansiyonu fazlasıyla yükseldi, sanıyorum heyecan ve stresin büyük rolü oldu bunda. Ama akşama kadar gözetim altında kaldığı için doktorları hemen müdahale ettiler ve şükür tansiyonu normale döndü. Elbette ki ağrısı var, ancak şükür iyi. Alınan parça 7-10 gün arasında neticelendirilecek. Şu an Aslıhan evde ve beklemedeyiz. Dualarınızla yanımızda olduğunuzu ben de Aslıhan da hissettik. Dostluk gibisi var mı bu dünyada.
Bir gelişme, bir değişme olursa mutlaka bilgi vereceğim. Netice kesinleşince de bilgi vereceğim ki biliyorum gerçekten merak edip endişelenen dostlarımız çok.
Selametle...
Hilal

27 Nisan 2010 Salı

Urfatutkunu Biraz Hasta

Merhabalar;

Ben Hilal, birçoğunuz biliyor, urfatutkununun ablasıyım. Bugün onun yerine sizlere ben yazıyorum. Yaklaşık 15 gündür iş gelemiyor raporlu, böbreklerinde bir sıkıntı hasıl oldu ve tahlil tetkik hala sürüyor. Bugün de neticenin kesinleşmesi için, ki böbreklerinde protein kaçağı tespit edildi , yani kaçağın sebebinin tam manasıyla bilinmesi ve teşhis konulabilmesi için saat 11'de bir biyopsi geçirecek. Böbreğinden bir parça alıp tahlil edecekler ve neticesinde sıkıntının tam teşhisini koyabilecek ve tedaviye başlayabilecekler. Dolayısıyla değerli dualarınızı istirham ederiz. Sevgiyle kalın, sağlıcakla...

Hilal



14 Nisan 2010 Çarşamba

2009 AYINTAP-URFA GEZİM-10

Canım Urfam’da 2009’daki gezi hatıralarımı anlatmaya kaldığım yerden devam edeyim. Blog adresimin taşınması, helâl gıda araştırmaları, denediğim tariflerin yayınlanması derken araya bir hayli zaman girdi. En son 8 numaralı yazıda Viranşehir gezimizi anlatmış; 9.1 ve 9.2 numaralı yazılarımda da Urfam’ dan kareler sunmuştum sizlere. Şimdi kaldığımız yerden yola devam:

08 Ekim 2009 perşembe günü kahvaltımızı yine Halepli Bahçe’de yapıp Urfa merkez gezimize başladık. Helepli Bahçe’de otururken, bir tarihin üzerinde oturduğumu düşünürüm hep. Zira bahçenin hemen dibindeki kazıda, yerin çok değil 1-1,5 m altında bulunan mozaikler, amazon kadınlarının burada yaşadığını göstermiş ve dünyada sadece dört yerde bulunan bu KIRILMAMIŞ ve üstü İSİM YAZILI mozaikler korumaya alınmıştır. Evlerinin, hamamlarının kalıntısı da 2009’da bulundu. Oradaki kazı çalışmaları bitince Halepli Bahçe’nin de tamamen kaldırılacağı ve altının kazılacağı söyleniyor. Kim bilir ne cevherler çıkar ondan da.

İlk durağımız Balıklıgöl. O sevimli mübareklere yem atmanın hazzını yaşadıktan sonra seyrine doyum olmayan Rızvaniye’ye bakıp Anzılha Gölü’ne geçtik. Zeliha’ nın göz yaşlarını simgeleyen fıskiyeyi, gölü, köprüyü ve etrafı fotoğrafladıktan sonra Dergâh Camisi’ne yöneldik. Bu yıl her ayrıntıyı fotoğraflamaya çalıştım Urfam’da. Toplamda neredeyse 2500’e vardı adet. Dergâh Camisi’nin bahçesinde Risale-i Nur Müellifi Üstad Bediüzzaman Said Nursî’ nin ilk kabir yeri de bulunuyor. Vefatına yakın 30 kiloluk o bitkin halinde tüm rahatsızlığına rağmen adeta koşarak Urfa’ya gelen büyük insan, burada 23 Mart 1960’ta vefat etmiş ve o zamana dek görülmemiş bir kalabalıkla Dergâh Camisi’nin avlusuna defnedilmiştir. Ancak sonra bu mezardan çıkarılıp Isparta’da bilinmeyen bir yere gömülmüştür. İşte o ilk kabri Urfa’da hala korunmakta, ziyaret edilmekte.

Sonra Üstad’ın kabir yerinin tam karşısındaki Mevlid-i Halil Camisi’ni ve Efendimiz’in (Sallalahu Aleyhi Ve Sellem) Cedd’i Hazreti İbrahim Aleyhisselâm’ın doğduğu Mevlid-i Halil Mağarası’ nı ziyaret ettik. Ziyaretimizin ardından caminin bahçe çıkışında bulunan Hazreti İbrahim HalilUllah Kültür ve Eğitim Vakfı’nı görüp yol üzerinden Hasan Paşa Camisi’ ne vardık. Balıklıgöl ve Anzılha’dan geçen su, buraya kadar ulaşıyor. Balıklar da gün boyu gidip geliyorlar tabi bu güzergâhta. Mekânın genişliğine bakınca Nemrut’un nemrutluğunu ve Cenab-ı Hakk’ın kudretini bir kez daha anlıyor insan. İsterlerse dünya kadar büyük bir ateş yaksınlar. Allah ateşe “yakma!” dedikten sonra o ateş gül gülistan oluyor işte. Hasan Paşa’nın her karesini resmettikten sonra çarşılara geçiyoruz. Çarşının tavanı bile sanatlı. Burada sıra sıra kuruları, isotları görüyoruz. Canım Urfam’ın pullu tülleri de olmazsa olmazlardan. Sumak’ın baharatlaştırılmamış halini ilk kez burada gördüm. Karabiber tanesi gibi yuvarlak sarımsı bir şey. Ezmeden suya koyup, suya çıkan ekşisini kullanıyorlar Urfam’da.

Duraklarımızdan birisi de Kazaz Pazarı; nâm-ı diğer Bedesten. Halam çeyiz işlerine meraklı zaten :) Bir girdik zor çıktık. Renkli renkli çeşit çeşit margizetler, örtüler…

Gümrük Hanı, Hacı Kâmil Hanı, Arasa Hamamı, Ucuzluk Pazarı, İsotçu Pazarı ve daha sayamadığım bir sürü çarşı…

Sonra Şeyh Bekir Türbesi’ni ziyaret edip Ulu Cami’ye geçtik. Ulu Cami’yi ve oradaki saat kulesini izlemeyi çok seviyorum.

Ve artık yavaş yavaş taş konaklara girmeye başlıyoruz. İlk durak Gülizar Konukevi. Gittiğimiz her konakta Urfam’ın misafirperver insanları etrafımızda pervane olup bizi gezdirdiler. Allah’ım, dünyadaki en büyük mutluluklardan birisi Urfa’yı ve Urfalı’yı tanımak bence… Ne kadar şükretsem az kalır, buna eminim. Gülizar Konukevi çok güzel seçkin bir mekân. Odaları, hayatı, her yeri güzel. Buradan Hüseyin Paşa Camisi’ne geçtik. Sonra Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’ ne. Devlet Güzel Sanatlar Galerisi izlemeye-incelemeye doyamayacağınız bir taş konak. Pek çok devlet binası böyle taş konaklardan oluşuyor Urfam’da. Düşünsenize, bir iş için gidiyorsunuz ama mekânda hiç boğulmuyorsunuz. Çünkü gittiğiniz yer tarihi bir bina. Sonra Ptt önündeki o ilginç bankı gördük. Her yıl buradan geçerken ille bir dikkat ederim bu banka :) Çok değişik kıvrımlı bir yapısı var. Kimisi konveks kimisi konkav. Bankları bile özel :)

Yol üzerindeki sanatsal F.Nusret Hatipoğlu çeşmesinden sonra Yusuf Paşa Camisi’ni gördük. Kapaklı Pasajı, Şanlıurfa Belediyesi, yol ortasındaki şekerliğe benzeyen adlandıramadığım balıklı figürden sonra Şair Nabi Kültür Merkezi’ne vardık. Çok değişik yuvarlak şirin bir taş bina. Şair Nabi de edebiyatımızda önemli yeri olan Urfalı değerlerimizden birisi. Sonra yol ortasında ilginç bir dikme anıt görüp İl Kültür Müdürlüğü’ne vardık. İl Kültür Müdürlüğü de taş bir konak. Muhteşem bir bina. Bahçesi de çok güzel ve bahçede Urfa’da bulunan mozaiklerin, Urfa Müzesi’ndeki önemli eserlerin ve Balıklıgöl’ün heykelleri var. Burada uzunca bir inceleme yapıp bir dinlenme molası verdikten sonra tekrar yola koyulup Şanlıurfa Valiliği’ni, Tarım İl Müdürlüğü’nü ve sokağa masa açmış ciğercileri gördük. Sonra ara sokaklardan geçe geçe yola devam ettik ve taş evleri, kapıların üstündeki taş süslemeleri, ev duvarlarındaki özel kuş yuvalarını ve Urfa’nın olmazsa olmazı faydalıcıyı gördük :) Faydalı meyan kökü bitkisinden yapılan içecek. Çok faydalı olduğu için “faydalıııı faydalııı faydalıııı” diye bağırarak satıyorlar ve adı bu. İstanbul’daki şerbetçiler gibi aynı. Özellikle Ramazan’da “faydalı olmadan sofraya oturmayız” diyor Urfalılar.

Çok yorulmuştuk ve artık öğle yemeği vaktiydi. Halam da tatsın diye o enfes Tarsus çöreğinden aldık ve Halepli Bahçe’ye geçtik. Tarsus’ta bu çöreğe hiç rastlamadım. Belki vardır ama ben görmedim. Hep Urfa’da gördüm ama adına neden Tarsus çöreği demişler bilmiyorum.

Öğle yemeğinin ardından tekrar yola koyulduk. İlk durağımız Halepli Bahçe’deki Sakıbın Köşkü. Burası da muhteşem bir taş konak. Belediye başkanının resmi misafirlerini ağırladığı bir bina. Avlusu, eyvanı, odaları, hamamı, her yeri sanat eseri gibi. Bahçesindeki süs narları da çok güzel yaratılmışlardı. Bildiğimiz narın fındıktan az büyük olanları :) İkinci katın doğusunda yer alan odanın duvarlarını Sakıp Efendi’ nin mavi boyalı ahşap üzerine 1263 tarihli (M 1845) Ta'lik hattıyla yazılmış şiiri dolaşıyor. Gerçekten muazzam bir yer, mutlaka görmelisiniz. Sakıbın Köşkü’nden sonra yoldaki balık anıtını görüp Bediüzzaman mezarlığı’na geldik. Tarihte bilinen iki Bediüzzaman vardır. İlki bu mezarlığa ismini veren ve burada medfun bulunan Bediüzzaman Ahmet Hamedâni Hazretleri. O’ndan daha sonra yaşamış olan ikincisi ise yazının üst kısımlarında bahsettiğim Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri.

Mezarlıktan sonra Karakoyun Deresi’ne ve Hızmalı Köprü’ye geçtik. Hızmalı Köprü’nün güzel bir yapılış hikâyesi vardır. Hızmalı Köprü’nün bir ucunda da Millet Köprüsü bulunuyor. Ki Şanlıurfamız’ın kurtuluş mücadelesinde Fransızlar’ı şehri terke mecbur eden anlaşma 10.04.1920 tarihinde bu köprüde imzalanmıştır.

Sonra mezarlıkla köprü arasında kalan saat kulesini ve önündeki havuz ile ceylan anıtlarını gördük. Bu saat kulesinin ilk yapılış tarihi 1890’dır.

Sonra Kadıoğlu Camisi’ni, Şehit Nusret İlkokulun’nu, duvarlarında ayna olan aynalı bir apartmanı ve Pınarbaşı Konağ’ nı gördük. Konakta en çok ilgimi çeken zerzembe yani kiler olmuştu. Artık öyle yorulmuştuk ki otele dönüp biraz dinlenip hazırlandık. Ve akşam davetli olduğumuz Bahattin Ağabey gile gittik. Menüde yine temel olarak mercimek çorbası ve çiğ köfte vardı. Bahattin Ağabey bu defa çiğ köfteyi mutfakta değil, yanımızda yaptı. Maksadı bana ayrıntıları öğretmekti. Sağolsun, tüm incelikleri tek tek anlattı. Sorularıma da ayrıntılı cevaplar verdi. Yemekten sonra bu güzel ailenin o doyumsuz sohbetini bir kez daha yaşadık. Yorgun bir günün ardından dost muhabbetiyle şenlenmiş güzel ve verimli bir gece geçirmiştik. Ve Bahattin Ağabey’in benim için çok önemli olan el yazması Osmanlıca bir eseri hediye ederek sevincime sevinç eklenmesine vesile olmasıyla onlardan ayrıldık. Otele dönüp dinlendik zira yarın bu günden çok daha yorucu geçecekti :) Üç yıldır çok çok istediğim Deyr Yakup’a gidecektik çünkü.
Yeni bir yazıda buluşmak ümidiyle. Umut hep vâr olsun.

13 Nisan 2010 Salı

CANIM BENİM


Limon, en sevdiğim yiyecek. Ve “Limon Çiçeği”, hiçbir hayırsıza konduramadığım tamlamam. Ta ki seni tanıyana kadar…


Seninle tanışacağım günü hatırlıyorum. Ne kadar da heyecanlıydım. İlk kez elini tutacaktım. İlk kez yanında oturacaktım. Allah’ım, dün gibi her şey aklımda… Hani ilk göz ağrısı derler ya, bu tabiri hiçbir zaman sevmedim; ama evet, ilk göz ağrımdın benim. Belki son olmayacaktın, ama ilktin işte.


Gözlerin ne kadar güzel yaratılmıştı. Baktıkça bakasım geliyordu, bıkmadan. Ne kadar güzel, ne kadar özeldin benim için. Senden önce “canım” kelimesini hiç kullanamamıştım. Ya da bilerek kullanmamıştım diyelim. Bence bazı kelimeler özeldir. Öyle her önüne gelene sarf edersen bir anlamı kalmaz. Yerinde ve zamanında kullanmalısın ki değerini korusun. Herkese canım dersen hiç biri canın olmaz ki. Kim gerçekten canınsa ona demelisin ancak. Senle tanıştıktan sonra baktım ki sana “canım” demeye başlamışım. İnan başta farkında bile değildim. Demek ki hissedince içinden geliyor söylemek. Ama evet, canımdın benim. Bir zarar gelecek olsa düşünmeden önüne atlayabileceğim, gelecek her sıkıntıya rahat edesin diye göğüs gerebileceğim göz bebeğimsin sen çünkü.


İnsanın içinin kaynaması ne demekmiş senle öğrendim. Çok sevmek, çok özlemek, bir gün ayrı kalsam bende kalan eşyalarını koklamak, senin için kendi planlarımı değiştirmek, yanında çocuklaşmak-şımarmak… Kısaca yaşamaksın sen benim için. Yaşamı fark etmemsin. Canımsın, Limon Çiçeğim’sin. Sarı guzum, Paşam, akıl küpüm, tatlı oğlum; iyi ki doğmuşsun. İyi ki benimlesin. Teyzen seni çok seviyor sarım, bilerek büyü olur mu…



2 Nisan 2010 Cuma

HARRAN KUBBELERİ YEMEĞİ-RESİMLİ

Merhaba Arkadaşlar,
Bir süredir uğrayamadım sayfama ve sizlere. İşlerdeki aşırı yoğunlaşma, baharla birlikte başgösteren kendini dinleme isteği ve bu arada atlattığım rahatsızlıklar bu uzak kalışın temel sebepleriydi.
Annemin çok sevdiğim bir huyu vardır. Kesinlikle mevsimi gelmeden hiç bir meyve-sebzeyi almaz. Bu prensibini geçen gün belki ilk defa bozdu. Şu an bizde misafir olan anneannem bakla yemek isteyince annem de marketten bakla almış. Baklayı çok severim, hele de sarımsaklı yoğurtla. O akşam baklayı yeyince olanlar oldu. Bakla sevmeyen babam ve ablam yemedi, ablamın eşi ise yoğurtsuz yedi. Bakla yemeğini sarımsaklı yoğurtla yiyen annem, ben, babaannem ve anneannem ise adeta zehirlendik. Böyle bir durum ilk kez başıma geldi. Tansiyonlarımızda yükselmeler, aşırı mide bulantısı, baş dönmesi, kusma, halsizlik... İnanın sofradan kalkamadım, olduğum yere uzandım bir müddet. Yatağıma nasıl gittim hatırlamıyorum. Çok çok kötü bir gece geçirdik, gözümüzü açamadık. Ne olduğumuzu da bilemedik, bence zehirlenmiştik. Ben bu zehirlenmenin etkisini iki günde ancak attım, o da şöyle böyle. Bir gün bakla yemekten sebep böyle bir şey yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi. Bu bize ders oldu. Anneme de söyledim, misafirin canı çekse dahi bir daha mevsimsiz bir şey almayalım diye.
Şimdi gelelim Harran Kubbeleri yemeğine. Daha evvel bu tarifi bir Urfa yemeğidir die yayınlamıştım ancak bende resmi olmadığı için Harran resmi koymuştum. Geçenlerde yaptığım kubbeyi resimledim ve tekrar ekleyeyim dedim. Özellikle merak eden keyfeseyran arkadaşım için acele ettim yapmakta, ama yayınlamak bu zamanı buldu. Küçük boy yuvarlak borcama yarım ölçek malzeme kullandım, tam geldi. İşte tarifimiz:
MALZEMELER

1kg kıyma
2-3 baş sarımsak
2 kilo patates
tuz
karabiber
kırmızı biber
Borcamı yağlayacak kadar yağ

YAPILIŞI

İnce kabuklu ve taze seçilmiş patatesleri iyice yıkayın. Kabuklarını soymadan ikiye bölün. Bir kenarda bekletin. Sarımsakları ezin ve baharatlarla birlikte kıymaya ekleyin. Sarımsak, kıyma ve baharatları iyice yoğurun. Bu karışımı; yağladığımız yuvarlak borcamın ortasına bir höyük gibi bir top gibi koyun.İkiye böldüğünüz patatesleri borcamın kenarlarına dizin. Dizme işlemi bittikten sonra ortadaki top gibi kıymaya yavaş yavaş bastırın ve patateslerin arasına ince bir tabaka olarak yayılsın. Önceden ısıtılmış 180 derecedeki fırında 30-40dakika pişirin. Hepinize afiyet olsun.







25 Mart 2010 Perşembe

BİR YIL ÖNCE BUGÜN...

Bloğumu baştan beri takip edenleriniz bilirler. Siyasetle bir ilgim yoktur ve sevmem de. Hatta İslam Büyüklerinin dediği gibi "Siyasetin şerrinden Allah'a sığınırım" derim. Bundan tam bir yıl önce, 25 Mart 2009’da; bence siyasetçi OLMAYAN bir gönül insanını yitirdik. Dününe-bugününe baktığımızda Allah'a olan bağlılığı ve RasulUllah'a olan sevgisini görüyoruz. Belki pek çoğumuz onu tanımıyorduk ve olaylı vefatından sonra haberdar olduk. Bu duruma ilişkin sorular halen cevaplanmadı. 21. yüzyıl Türkiyesi’nde kara taşın üzerindeki kara karıncayı gören sistemlerimiz, 1km’lik alanın içindeki koskoca bir helikopteri göremediler nedense. İletişim şirketlerinin raporları nokta tespitli yer gösterirken, cenazelere ancak dört gün sonra ulaşılabildi!!! Bunu anlamak mümkün değil. Ben artık ülkemde karanlık iş kalmasın ve huzurla nefes alabilelim istiyorum. Allah büyüktür deyip, sizleri geçen yıl vefatından sonra yazdığım şiirimle baş başa bırakıyorum:

ÜMİDİMDİN (MUHSİN AMCA)

Dayanmak çok zor,
Acın, yüreğime düşen kor,
Sen’siz nasıl yeşerecek ümitler?
İki metre karın altında kalmış umudum,
Yorgunum…

Ben bu ülkenin yoluna,
Yüreğimi koymuşum,
Yüreğimin aksini,
Sen’in mefkûrende bulmuşum,
Şimdi Sen Cennet yolunda bir küheylân,
Ben boynu bükülmüş, gözü yaşlanmış bir ceylan,
Ne olacak şimdi ülkemin kır çiçekleri?
Kim sulayacak menekşeleri?
Kim sevecek yetim bir kızın başını?
Ya kim dindirecek gözlerimin yaşını?

Ne çok inanmış,
Ne çok bağlanmışım meğer!
Sen’i daha çok dinlerdim, gideceğini bilseydim eğer.

Ah be Muhsin Amca,
Ben böyle yanmadıydım ömrüm boyunca,
Evet, ağlamıştım, Kıymetlim’i* Hakk’a uğurlayınca,
Ama o benim acımdı,
Kıymetlim, benim gönül yamacımdı,
Sen hem amcamdın benim,
Hem ülkeme dair bitmeyen ümidim,
Sen gittin ya,Şimdi nasıl yeşersin ümidim?
Dayanmak çok zor,
Acın,
Acın yüreğimi yakan kor.

*Kıymetlim: Rahmetli Büyükbabam

28.03.09 / KONYA / 20.14

Ve bir sabah çıkar gelir yarpuzlar arasından bir Yiğit,
Elinde Şahadet Fermanı, gülen gözlerinde ümit,
Duası yetişir yurduma, çünkü O Şehittir Şehit,
Ne zaman özlesen, bekleme, Dergâh-ı Tâceddin’e git.

03.04.09 / KONYA / 00.26

ASLIHAN DURAN

24 Mart 2010 Çarşamba

PORTAKALLI KEREVİZ VE KARIŞIK KIŞ TURŞUSU (ZEYTİN YÖNTEMİYLE)


Cenab-ı Hakk'a kulluk etmek için geldiğimiz şu dünyada başımıza türlü işler gelir. Hayat boyu küçük büyük imtihanlardan geçeriz. Ve bu yaşadıklarımızdan her birimiz farklı boyutlarda etkileniriz.. En zor zamanlarımızdan kurtulmak için yapılacak en güzel şey elbette ki Hiç Yıkılmayan-Hep Baki Kalan’a yaslanmaktır. Sorunlardan kurtulmanın reçetesi olarak gösterilen îman kuvveti şu veciz ifadeyle nasıl da güzel anlatılmıştır:

"Evet hakikî îmânı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve îmânın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir."

Pek çok kimse kerevizi kokusundan dolayı yiyemediğini ifade eder. Bu faydalı sebzenin pek de alışık olmadığımız bir kokusu olduğu doğrudur. Geçenlerde Sevgili Kelebek’ten aldığım bir tarif uyguladım ve hiç kokmadığını gördüm. Üstelik tadı da enfesti. Akşam yemeğinde dört misafirimiz vardı ve hepsi de beğendiklerini ifade ettiler. Yemeği pişirirken küçük bir hata yaptım, henüz ocaktan inmeden o sıcağıyla karıştırdım. Dolayısıyla görünümü çok diri olmadı. Resimdeki yemek Kelebek’in annesinin pişirdiği portakallı kereviz =)

Aramızda turşu sevmeyen sanırım yok gibidir. Kısırın, kuru fasulyenin, pek çok besinin yanına; hatta bazen kendi başına tükettiğimiz ya da suyunu içtiğimiz bir yiyecektir turşu. Küçüklüğümden beri aile büyüklerinin turşu kurmasını izler ve onlara yardımcı olurdum. Ama kendi başıma bir turşu deneyimim olmamıştı. Cahide Abla’nın karışık kış turşusu tarifini gördüğümde ben de denemek istedim. Tarife miktar bakımından aynen uydum. Sadece tuz miktarını annemin yöntemiyle ayarladım. Bu ilk turşu kuruşum olduğu için Cahide Abla tuzunu annemle ayarlamamı tavsiye etmişti çünkü =) Resimde turşu suyunun o güzel rengine dikkatinizi çekmek isterim, Allah (c.c.) ne güzellikler yaratıyor…

Kısa zamanda olan çıtır çıtır lezzetli bir turşuydu. Hepinize tavsiye ederim. Ama tansiyonunuz yüksekse fazla yememeyi unutmayın derim.

İşte tariflerimiz:

PORTAKALLI KEREVİZ

* 1 adet kereviz (3)
* 1 adet patates (3)
* 1 adet havuç-küçük boysa 2 adet (1 büyük boy)
* 1 adet küçük boy soğan (1 orta boy)
* Sıvıyağ
* Zeytinyağı
* Tuz
* 1 adet limon (Yarım büyük limon)
* Yarım portakal-boyutu küçükse 1 adet (3 adet küçük portakal)
* Yarım çay bardağı su (1 çay bardağı su)

Yapılışı:Ben üç adet kereviz kullanınca diğer malzemeleri de ona göre artırdım fakat bazı küçük değişiklikler yaptım. Kendi kullandığım malzemeler parantez içinde yazan kısımlar. Kereviz ve patatesleri çeyrek dolunay şeklinde, havuçları da yuvarlak olarak doğrayın. İlk olarak kerevizi doğrayıp limonlu suda bekletin. Sonra tencereye önce havuçları, ardından patatesleri ve en üste de suyu süzülmüş kerevizleri dizin. Üstüne de soğanı küçük küçük çentin. Portakalın suyunu sıkıp normal suyu da ekleyin. Sıvı yağını, zeytinyağını ve tuzunu kararınca döküp ocağı yakın. Sebzeler yumuşayıncaya kadar pişirin. Sakın sıcakken karıştırmayın =)

KARIŞIK KIŞ TURŞUSU

(Tarifi Cahide Abla’dan aynen kopyalıyor ve kendi eklerimi de yazıyorum)

* Bir orta boy beyaz lahana
* 5-6 adet havuç
* Yarım brokoli
* Yarım karnabahar
* Yarım kırmızı lahana
5 litrelik bir kap için:
* Bir su bardağı üzüm sirkesi
* Bir avuç nohut(ekşitmesi için)
* 2.5–3 yemek kaşığı kaya tuzu (Ben daha fazla kullandım, yöntemi aşağıda yazıyor).
* 1 yemek kaşığı şeker(ekşitmesi için)
* Bir küçük baş sarımsak

Yapılışı:
Lahanaları yumuşaması ve daha az yer tutması için 4-5 saat önceden doğrayıp 2-3 yemek kaşığı tuzla harmanlayın. Ben zamanım olmadığı için ancak 15-20 dakika bekletebildim. Daha sonra fazla tuzunun gitmesi için hafif sudan geçirin. Turşu kabının dibine nohutları ve bir kaç diş sarımsağı atın. Üzerine, doğradığınız sebzelerden sırasıyla dizin. Ben en alta havuçları, sonra karnabaharı, sonra brokoliyi ve son olarak da lahanaları dizdim. Dizerken ara ara sarımsak koymayı ihmal etmeyin. Bütün sebzeler bittikten sonra, turşu kabının içine sirkeyi döküp doluncaya kadar suyla doldurun. Bu şekilde suyu tam ayarlanmış oluyor. Sonra sebzeleri dökülmesin diye elinizle bastırarak bidondaki suyu başka bir kaba boşaltın ve içine tuzunu şekerini atıp karıştırın. Tuzu nasıl ayarladığımı aşağıda anlatacağım. Sonra bu karışımı tekrar bidona doldurun. Ağzını uzun bir havuçla sıkıştırın ki alttaki sebzeler yüzeye çıkmasın. Temiz bir poşeti turşuların ağzına örtün ve böylece hava almasını engelleyin. Son olarak ağzını sıkıca kapatın ve ılık bir yerde 2 hafta kadar bekletin. Cahide Abla’nın ikamet ettiği iklim daha sıcak olduğu için iki haftada olmuştur, bizinki olmaz düşüncesiyle biz turşumuzu mutfakta bırakmadık. Küçük bir kısır leğenine oturtup oturma odasının ılık bir köşesine koyduk. Her ne kadar Selahaddin Zerkubî’nin çatıda ağlayarak namaz kılarken gözyaşlarının donması sebebiyle secdeden kalkamadığı ve Hazreti Mevlânâ’nın hohlayarak bu buzları eritmesi sonucu secdeden kalktığı eski Konya kışları kalmasa da, yine de sert ve soğuk bir iklimimiz var. Bu yüzden turşuyu ılık odaya almak (annemin) güzel bir fikriydi ve gerçekten tam 14. gün turşumuz olmuştu.

Annemin yöntemiyle turşu tuzunun ayarlanması:

Turşunuzun suyunun bulunduğu kaba bir adet siyah zeytin atın. Zeytin sudan ağır olduğu için dibe çöker. Kaya tuzunu azar azar ekleyin ve karıştırarak eritin. Bu işleme devam edince bir müddet sonra zeytinin suyun üstünde yüzdüğünü hayretle göreceksiniz. Annemin bu yöntemi hep tutuyor ve turşuları kıtır kıtır-erimemiş oluyor. Bazılarına birazcık tuzlu geldi turşunun suyu. Eğer size de tuzlu gelirse suyunu içmek için bardağa aldığınızda biraz limon ve su eklemenizi öneririm. Hepinize afiyet olsun.