24 Kasım 2015 Salı

Yorgunum

"Bu kadar anlayışsız ve suskun olmayı nasıl başarıyorsun anlamıyorum?" dedi. "Benden ne istiyorsun? Neden mutlu olmamıza izin vermiyorsun?"

Telefonun diğer ucunda sessizlik hakimdi. Sonsuza dek bitmeyecekmiş gibi görünen bir sessizlik. Ve sonra devam etti aynı ses:

"Biliyor musun 'yorgunum. Çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var'dı. Oysa şimdi yaşamıyorum. Sen beni öldürdün. Güldürmeye çeyrek kala öldürdün beni. Tutanamıyorum. Nefesim çıkmıyor. Yaşayamıyorum. Ve böyle hissettiğim için kendimden nefret ediyorum. Yorgunum. Çünkü artık yorgunluğumun ölmek gibi bir anlamı var." dedi. Telefonun diğer ucundaki hâlâ konuşmuyordu. Konuşansa biliyordu ki ölüler işitilmezdi. Onu da işiten yoktu işte. Böylece iyice kanaat getirdi gerçekten öldüğüne. Ölmüştü. O güzel gözlerini hiç gülemeden kapatmıştı sonsuza dek.

"Yaziktur günahtur"...

24 Kasım 2015 / KONYA / 13.49

22 Kasım 2015 Pazar

Diriliş


Gördün mü Kocasinan her şey nasıl da bitti,
Zaman boşa harcandı umut yok yere gitti,
Baş tacımdır sandığın seni boşluğa itti,
Şimdi öldün ya işte vaktidir dirilişin!

Bir sigara yakmıştın dumanında yar sandın,
Kokusunu duyunca bir gelecek var sandın,
O tükendi sen bittin, söylemeyi ar sandın,
Şimdi bildin ya işte vaktidir dirilişin!

Ölmek en son adımdır bu dünya hayatında,
Gülmek büyük maskedir cihan saltanatında,
Kefenin gelinliktir o tahtadan atında,
Şimdi güldün ya işte vaktidir dirilişin!

Şu an cidden yalnızsın, yalnız O var yanında,
Bak kanın çekiliyor, bir çıkış var canında,
Bunca vakit geçse de yolculuk var sonunda,
Şimdi vardın ya işte vaktidir dirilişin!

Dünya fani keder boş beklentiler sonsuzdur,
Yüreğine baktın ki hep yalnızdır onsuzdur,
Boş yere çok bekledin muhatabın gamsızdır,
Şimdi yundun ya işte vaktidir dirilişin!

Sinanım çok bekledin küllerine kar yağdı,
Tüm perdeler çekildi tüllerine nar yağdı,
Konuştun sendeledin dillerine ar yağdı,
Şimdi sustun ya işte vaktidir dirilişin!
Çiziktirdiğin şiir aktidir dirilişin!
22 Kasım 2015/ KONYA / 00.45
Urfa Tutkunu

"...

Buzlar çözüldü; kıştan kuru bir ayaz kaldı 
Ufka bir bak yiğidim; inkılâba az kaldı. 

Bulanık akan sular durulacak yeniden 
Gökyüzüne direkler vurulacak yeniden 
Saâdet menziline varılacak yeniden 
Çağlar üstü bir nizam kurulacak yeniden 

Cehaletin elinde lanetli bir saz kaldı 
Ufka bir bak yiğidim; inkılâba az kaldı. 

Tasalanma yiğidim; zaman bizden yanadır 
Külümüzden yükselen duman bizden yanadır 
Son durak, son ilahi ferman bizden yanadır 
Dünya düşman olsa da, iman bizden yanadır 

Kapıları açacak çoşkun bin niyaz kaldı 
Ufka bir bak yiğidim, inkılâba az kaldı 

Mahzenlerde beklemek ziyan artık, yiğidim 
Fecr-i sâdık vaktidir; uyan artık yiğidim 
Ateşlere girsen de, dayan artık yiğidim 
Hakikate dönüyor rüyan artık, yiğidim 

Zalimler için karar verildi; infaz kaldı 
Ufka bir bak yiğidim, inkılâba az kaldı!"
(NurUllah Genç)

"...
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir Mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır!"
(Sezai Karakoç)

18 Kasım 2015 Çarşamba

Ahmet'in Manolya'ya Son Mektubu (SON)


Manolya ile son görüşmesinde ona tek kelime etmeden çekip giden Ahmet, o günden beri bu hadiseyi düşünüyordu. Manolyası onun kalbini çok ama çok kırmıştı. Bir süre sonra hiç bir şey olmamış gibi geri gelmiş ve kaldığı yerden devam etmek istemişti. Tamam, Ahmet erkekti. Bazı şeyleri alttan alması gereken taraftı. Ama neticede o da insandı ve incinmişti. Zaten onun aklı gece gündüz Manolyasındaydı. Lakin Ayla'dan şöyle ağız dolusu bir özür duyamamış, bu da acısına acı katmıştı. Kendisini önemsenmeyen biri gibi hissediyor ve üzüldükçe üzülüyordu. O gün markette Manolya'yı tanımaz gibi davranması da bundandı zaten. Kalbi koşup ona sarılmak istese bile bilinçaltı bunu reddediyor ve olmaz diyordu. "Sen neden bu kadar cesaretsizsin ki Manolyam?" diye düşündü Ahmet. "Onu tanımadığımı gösterdim ve hemen geri adım attı. Oysa en başından beri biliyorum onun benim Manolyam olduğunu. Niçin bunu anlamadı ki? Niçin cesaretle bir daha gelmiyor bana? Manolyamsın Sen, anlasana işte!" diye söylendi.

Gözünü açtığında Ayla'yı görmüştü. Onu sevmiş, onun tarafından sevilmişti. Ayla ilk sevdiğiydi Ahmet'in. Ve sonuncusu da o olsun istiyordu. Yanında bir başkasını hayal dahi edemiyordu. Manolyayı böyle içten severken başkasıyla nasıl olacaktı ki? 

Bu düşüncelerdeyken yine kendisi için terapi yani kağıt-kalem zamanının geldiğini düşündü ve masaya geçti. Çekmecesinden çıkardığı o süslü kağıdı, bu sahibini arayan mektupları yazmak için özel olarak almıştı. En yaldızlı ve hoş kalemini seçip yazmaya başladı. Lakin bu defa başlamasıyla bitirmesi bir oldu. Zira mektup üç cümleden oluşuyordu. Ahmet, uzun yazamayacak kadar yorgundu çünkü. Gönül yorgunu...

Nice mektuplar yazmış, bir tanesini bile postaya verememişti. Okunmayacağını bile bile yazıp çekmecesine atıyor, postalamadığı halde Ayla'dan cevap bekliyordu. Çünkü kalpten kalbe bir yol vardı. Ve Ayla onu hâlâ seviyorsa bunları hissetmeli, yapıcı bir adım atmalıydı. Ahmet, o süslü kağıdına işte şu üç cümleyi yazmıştı:

"Çok sevdim ben seni. Görüp görebileceğinden de çok. Ondan bu hırçınlığım..."

Başı, sonu, hitabı, selamı, vedası olmayan bir mektuptu bu. Nasıl olsa okunmayacaktı. Ne önemi vardı ki kuralların? Yüreğinden geldiği gibi davranmaktı aslolan. Zira insan, ancak yüreğinden geldiği gibi davranınca rahatlıyordu.

Sonra bir cümle döküldü Ahmet'in dudaklarından. Mırıldanarak dua eder gibiydi adeta:

"Ben seni senden değil, seni Rabb'im'den diliyorum Manolyam" dedi.Cenab-ı Hak Kendisi'ne müracaat edenleri cevapsız bırakmazdı zira. Ahmet, Rabb'in'den onu hayırlısıyla diliyor ve dua ettikçe ruhunu derin bir huzur kaplıyordu...

18 Kasım 2015 / 02.35 / KONYA

TÜM MANOLYA SERİSİ YAZILARI:
1. İçimdeki Boşluk
2. Hayallerim ve Sen
3. Güllerin Kurudu Kaldı Ellerimde
4. Neden Manolyam?

16 Kasım 2015 Pazartesi

Döküldü bitti


Herkesin imtihanı kendine mi zor yoksa sahiden en zoru benimkisi mi? Uyuyamamak ne kötü! Midem bulanıyor artık uykusuzluktan. Her gece aynı şey oluyor. Yorgunum... 

Sessizlik ne kötü! Sessizlik çok zor. Ölüyorum yavaş yavaş. Ben yokmuşum gibi davranılıyor. Ölsem üzülür mü diye düşüneceğim geliyor, vazgeçiyorum. Zor anımda beni umursamayıp yanımda olmayan ölümümden niye etkilensin ki! 

Neden varoldu bu sessizlik ve neden sürüyor? Ne olacak acep halim? Bu şekilde daha ne kadar devam edebilirim ki? Bir sürü kişi var etrafta. Kimse yok. Neden bu kadar boş ortalık? Neden kimse yok? Hiç mi bi tel titretememişim ben? 

Ey uyku! Sen bari gelseydin. Başka gelen giden yok, sen bari gelseydin!

Şimdi çalınsa kapım ne olur? Tesir eder mi? Ölmüşüm ben! Öldükten sonra gelen tesir eder mi?

Ben ne zaman öleceğim? Ne kadar zamanım kaldı? Bir varmışım bir yokmuş. Sahi var mıydım ben? Var olsam var olurdu herhalde. Ama yok. 

Olmasam farkeden olur mu ki? Varlığım görünmezse yokluğum niçin görünür olsun? Ayşe, Fatma, Mehmet, Hüseyin; emeği geçen herkese teşekkürler...

16 Kasım 2015 / KONYA / 02.35

14 Kasım 2015 Cumartesi

Her ayrılık gitmek değildir

Wattpad diye duyar da ne olduğunu bilmezdim. Bir gün instagramdan takip ettiğim bir hesap çok iddialı bir paylaşım yaptı. Verdiği linkte bulunan hikayeyi mutlaka ama mutlaka okumamızı salık veriyordu. Linke gittiğimde wattpad'de bir hikaye olduğunu gördüm. Ve bu platformun insanların kendi yazdıkları hikayeleri paylaştığı bir sosyal medya aracı olduğunu öğrendim. İşte benim "kürt hafız" kullanıcı adlı üyenin yazdıklarıyla tanışmam böyle oldu. Ve @kuerthafiz'in dün paylaştığı kısacık bir yazıyı sizlere de iletmek istedim. Profiline ulaşmak isterseniz buraya tık tık. İşte ilgili yazı:

"Her Ayrılık Gitmek değildir... Her gidiş de ayrılık değil…
Sen ruhun ile gönlünün nerede olduğuna bak.. Bedeninin nerede olduğuna değil… Sen gidenin, gittiğine üzülme.. Hiç önemli değil.. Gitmesine izin Veren, dilerse geri getirir… Gitmek onun elindedir de.. Geri getirmek “ el Cebbar” olanın elindedir… Şunu da deme; “ gitmesi, kaderimizmiş.. Öyle değil! İnan bana öyle değil! Hele bir "canı gönülden" dönmesini iste, kaderiniz "birlik" olur…
“Dönerse anlamı yok” da deme, gönlünle çelişme.. El Cebbar olan, kırılan kemiği milimi milimine birleştirir… “Ya benim gönlüm o ne olacak” deme, onu da deme.. Ne kadar çok olgunlaştın bu acı ile inkar etme… Gitmesi seni inşa etti, yıkıp perişan etmedi.. Kişiyi acıları derinleştirir... Teşekkür et, minnettar ol yaşatana.. Duacı ol… Ne olursa olsun Sevmekten de vazgeçme… Burada birbirini seven ahirette birbirinindir.. Orada ikilik yok.. kıskançlık yok, kınayan yok.. Her şey seven gönüllerindir... 

Yani her Ayrilik gitmek degildir.. :)"
Kürt Hafız

Katılıyor musunuz yazıya?


7 Kasım 2015 Cumartesi

Kırgınım Sana



O gün Ahmet için diğerlerinden farksız bir gündü. Öğlen biten mesaisinden çıktıktan sonra eve vardığında buzdolabını açınca, market alışverişi yapmanın zamanının geldiğini gördü. Hava güzeldi. "Yürüyüş için ideal zaman" diye düşünerek arabanın anahtarını eve bıraktı ve yürüyerek marketin yolunu tuttu. Markette aklındakileri bir bir sepete atarken, evde sabunun azaldığını hatırladı ve birden manav reyonundan çıkıp sabun-temizlik maddesi reyonuna yöneldi. Seçtiği sabunu sepetine koyarken arkasından gelen "Ahmet" sesiyle irkildi. Sesin geldiği tarafa döndüğünde gençten bir hanımın karşısında durup iri gözlerle ona baktığını gördü. Bir an bocaladı Ahmet. Boş gözlerle baktı bu genç hanıma. Sonra da tek kelime etmeden yürüdü gitti.

Bu manzara karşısında şok olan genç hanım kendi kendine mırıldanmaya başladı. Mütemadiyen "beni tanımadı, nasıl olur, inanamıyorum nasıl olur..." diyordu. Çantasından cep telefonunu çıkarıp Ahmet'e bir mesaj yolladı.

Gelen mesaj sesiyle cep telefonu öttüğünde, Ahmet elleri cebinde deniz kenarında yürüyordu. Telefonu çıkarıp mesajı okudu:

"Bana her şey seni hatırlatırken, sana neden hiç bir şey beni hatırlatmıyor? Unuttun mu yoksa kim olduğumu? Benim ben, Manolyan. Döndüm işte, sana geldim..."

Ahmet, sahildeki banklardan birine oturup Manolyasının mesajını yanıtladı çok sevdiği bir şiirin bazı dizeleriyle:

"Parçalandı sabır taşı,
Gelsen de bir gelmesen de!
Kurudu gözümün yaşı,
Silsen de bir silmesen de!

Bilmedin kâr zararını,
Bugüne sattın yarını!
Eyvah deyip saçlarını,
Yolsan da bir yolmasan da!

Ben sevdamı kefenledim."

Manolya okuduğu mesajla olduğu yere mıh gibi çakılandı. Tutarsız ve umarsız davranışlarının Ahmet'in yüreğindeki sevgi tomurcuklarını öldürdüğünü gördü. Ahmet ona açık ve net "parçalandı sabır taşı" demişti. O bunları düşünedursun, Ahmet yine kalemi kağıdı eline alıp okumayacağını bile bile bir mektup yazdı Ayla'ya. Lakin bu defaki mektup tek cümleden oluşuyordu:

"Çok kırgınım sana Manolyam çok..."

7 Kasım 2015/ KONYA / 23.56



TÜM MANOLYA SERİSİ YAZILARI:
1. İçimdeki Boşluk
2. Hayallerim ve Sen
3. Güllerin Kurudu Kaldı Ellerimde
4. Neden Manolyam?
5. KırgınımSana
6. Ahmet'in Manolyaya Son Mektubu (SON)
7.Manolya'ya

4 Kasım 2015 Çarşamba

Haydi Kocasinan


Anlar olur insanoğlu usanır,
Canlar gider yürek onu zul sanır,
Bir gün gelir aşk-u şevke susanır,
Şimdi yunmak vakti içim, bak da gör!

Hayli vakit oyalandın durmadın,
Didinip de bir menzile varmadın,
Aklın pek çoğidi lakin yormadın,
Şimdi onmak vakti içim, bak da gör!

Bazı zaman yanlış yaptın inatla,
Kimi vakit göğe uçtun kanatla,
Sen bu yolda bir yayaydın bir atla,
Şimdi dinmek vakti içim, bak da gör!

Olur böyle şeyler akıl yorulur,
Vakti gelir tüm hesaplar sorulur,
Sen sakin ol o dalgalar durulur,
Şimdi gülmek vakti içim, bak da gör!

Kocasinan yalpaladı bir vakit,
Hem unuttu zaman idi o nakit,
Rabb'e vermiş idi oysa bir akit,
Şimdi yunmak vakti içim, bak da gör!
Uyan, diril ve sonucu kalk da gör!

04 Kasım 2015 / KONYA / 23.07

3 Kasım 2015 Salı

Neden Manolyam?

Ahmet yine kendisini dumanlı bir dağ gibi hissediyordu.  Görünüşte dağ gibi duran, lakin yana yana içten içe bitmiş bir enkazdı adeta. Kağıda kaleme sarıldı. Bir de semsert kahve aldı, başladı yazmaya:

"Biliyor musun Manolyam, saçmalamakta üstüme yok benim. Kendimi anlamaya çözmeye çalışıyorum ama ne mümkün! Sen bir anda bıraktın beni, terkettin. Neden böyle olduğunu bile anlayamadım üstelik. Hikayemizin başı biraz ilginç oldu evet. Ben sana hayır demeye meyilliyken sen yanımdaydın. Benim fikrim "her şeye rağmen evet"e döndü ve sen gittin. Gidiyorum dedin ama tam olarak da gitmedin aslında. Bir gölge gibi yanımdaydın hep. Benimleydin. Bunu biliyorum. Ya sonra? Varlığını yeniden hissetmeye başlamışken çekip gittin külliyen. Neden ama neden? Öldün sansam değil, belli ki sağsın. Yandın sansam değil, hayata bağsın. Kendimi çözmeye çalışırken, bir de sen çıktın aniden? Neden geldin yeniden ve madem neden gittin aniden? Gecelerdir uykuyu durağı kaybettim düşünmekten. Peki ya ben? Ben neden, neden hala... Boşver be Manolya. İşitmiyorsun beni nasıl olsa! Öyle kendi kendime konuşuyorum aslında. Çok şey var söylemek istediğim. Çok şey var yapmanı beklediğim. "Ahmet sen erkeksin, bir şey gerekiyorsa yapacak sensin" dediğini duyar gibiyim. Ama öyle olmuyor işte. Elimi kolumu bağladın gidişinle. Seni bi anlasam, ahh bi anlasam... Olmuyor. İçimdeki boşluklar dolmuyor. Gündüz gece, gece gece. Beni kimse anlamıyor. Sen bile beni dışlamışken, başkasına ne derim ki ben? 

Yoksun. Bak gözlerim gözlerinin nurundan yoksun. Ne zaman bitecek bu işkence? Rabb'im karanlıklarımı çevirsin sevince..."

03 Kasım 2015 / KONYA / 21.27


TÜM MANOLYA SERİSİ YAZILARI:
1. İçimdeki Boşluk
2. Hayallerim ve Sen
3. Güllerin Kurudu Kaldı Ellerimde
4. Neden Manolyam?
5. KırgınımSana
6. Ahmet'in Manolyaya Son Mektubu (SON)
7.Manolya'ya

28 Ekim 2015 Çarşamba

Sence Hangisi?


Söyle bakim biye iki gözüm,
Vazgeçmek mi zordur, vazgeçilmek mi?
Unutmak mı zordur, unutulmak mı?
Konuşmak mı zordur, susmak mı?
Sevmek mi zordur, sevmediğin tarafından sevilmek mi?
Kavuşmak mı zordur, beklemek mi?
Ummak mı zordur, umulmak mı?
Yaşamak mı zordur, ölmek mi?

Aldanmak mı kolaydır, aldatmak mı?
İnanmak mı kolaydır, inanılmak mı?
Tabi olmak mı kolaydır, yönetmek mi?
Düşünmek mi kolaydır, düşünülmek mi?
Karar vermek  mi kolaydır, verilmiş bir karara uymak mı?
Söz vermek mi kolaydır, verilmiş bir sözü tutmak mı?
Adam olmak mı kolaydır, alçak olmak mı?

Anlamak mı zordur tüm bunları yoksa anlatmak mı?

Bana bunların cevaplarını verebilir misin iki gözüm?

28 Ekim 2015 / KONYA / 21.22

25 Ekim 2015 Pazar

Gel Artık


Ölmüşüm ya işittin mi?
Beni ömründen ittin mi?
Sahi içimde bittin mi?
Çık gel artık çok yalnızım.

Anlamaz ağalar beyler,
Söyle gönül sensiz neyler?
Gözlerim seni seyreyler,
Çık gel artık çok yalnızım.

Şehir uyur, ben divane,
Ne yana dönsem bahane,
Bak gece olmuş; bana ne!
Çık gel artık çok yalnızım.

İşittim yağmurun sesi,
Gönül dedi "o da nesi?",
Beklediğim dost nefesi,
Çık gel artık çok yalnızım.

Kocasinan yalnız asker,
Ömrünü çileyle süsler,
Gider gelir umut besler,
Çık gel artık çok yalnızım,
Çaresizim, pusatsızım...

24 Ekim 2015 / KONYA / 04.21

19 Ekim 2015 Pazartesi

Güllerin Kurudu Kaldı Ellerimde


Ahmet, Manolyasına yaptığı ilk hayali konuşmadan sonra rahatladığını hissetti. Şimdi ne zaman içi daralsa eline kağıt kalem alıp O'na yazıyordu. Okumayacağını bilse bile sanki O okuyacakmış gibi yazıyordu. Kağıt kalemi masaya bırakıp radyoyu açtı önce. O an çalan şarkı nasıl da denk gelmişti, nasıl da içini yakmıştı Ahmet'in. Şöyle diyordu şarkı:

"Bir kulunu çok sevdim, o beni hiç sevmiyor,
Kalbimi ona verdim, artık geri vermiyor!
Elim kolum bağlanmış, çaresizim Allah'ım,
Bu canımı Sen verdin, benden almak istiyor."

Bu nasıl bir acıydı böyle? Ansızın duyduğu şarkılar bile ok olup sinesine saplanıyordu. Oturdu masanın başına ve yazmaya başladı Manolyasına:

"Merhaba Manolyam,
İçimden yine seninle konuşmak geldi. Biliyorsun, artık sadece yazıyorum sana (sanki okuyacakmışsın gibi). Biliyorum, bunları hiç bir zaman okumayacaksın. Hatta sana yazdıklarımdan haberin bile olmayacak. Ama ben yine de duyuyormuşsun gibi yazıyorum. Bu bana iyi geliyor çünkü.

Günlerdir, gecelerdir düşünüyorum neden böyle oldu diye. Bulabildiğim tek cevap 'hayırlısı buymuş'. Hiç şüphesiz ki öyle. Ama daha farklı bir şekilde de bitebilirdi. Beni bu derece incitmeyebilirdin mesela. Yüreğimi böylesine acıtmadan da gidebilirdin. Ben de kırdım seni başta. Kabul ediyorum. Lakin bunu farkedince defalarca özür dilemiştim senden. Kırmaktan korkuyordum çünkü ve istemeden olmuştu bu. Oysa sen beni mahvetmekten hiç çekinmedin. Hani şair der ya 'sen ki beni rezil ettin yedi cihanda, yalan oldum talan oldum senin sayende' diye; aynı o vaziyetteyim işte. Beni bir uçurumun kenarına kadar getirdin. Sonra sırtıma ansızın bir yumruk atıp uçurumdan itekledin. Düştüm, tutmadın. Biliyor musun artık rüyalarımda bile devasa uçurumlardan düşüyorum. Ben düştüm, sen tutmadın Manolyam. Zaten tutacak olsan neden itekleyesin ki?...

Merak ediyorum acaba sen de beni düşünüyor musun? Merak ediyorum acaba çektiklerimi anlayabiliyor musun? Merak ediyorum acaba sayende neler hissettiğimi biliyor musun? İçin cız ediyor mu? Sanmam. Kıydın bana. Ellerinle öldürdün. Artık yastığımın kuru kaldığı bir tek gece yok. Sakın 'erkekler ağlamaz' deme bana. Erkekler de yürek taşır. Onlar da incinir. Tamam güçlüdür erkek adam, her şeyi göğüsler. Ama taştan da değildir be gülüm...

Sayende hayattan koptum Manolyam. Adapte olamıyorum yaşamaya. Sadece Rabb'im'in beni çağıracağı günü bekliyorum. O güne kavuşmak için zaman dolduruyorum işte. Ötesi yok. İttin beni Manolyam, düşürüp öldürdün de bir of demedin. Bunca kötü müydüm ben? Ne ettim ki seni bunca nefret ettirdim kendimden?...

Şimdi o çok sevdiğin kırmızı gülleri alamıyorum. Çünkü vereceğim bir sen yok yanımda. Ahh benim vefasız Manolyam ahh...

İyileşemiyorum. Geçmiyor. Geçmiyor kalbimdeki öfke ve sızı. Bir gün bir yerde karşılaşırsak ansızın ve güldüğümü görürsen aldanma sakın. İçimde bir enkaz taşıyorum ben. Bundan böyle kimseye faydam olmaz. Ne kendime ne bir başkasına. Ailesini yitirmiş mülteci bir çocuk gibi hissediyorum. Bunun nasıl bir şey olduğunu anlayabiliyor musun?...

Ayrılırken hiç bir şey demedim sana. Sadece "mutlu ol" dedim. Oysa çok söylemek istediklerim vardı. Yuttum. Demirden bir leblebi gibi yuttum tüm lafları. Sen her şeye rağmen mutlu ol istedim. Kıyamadım sana. Kızamadım...

Şimdi eserinle övünebilirsin Manolyam. Alkışla kendini. Ardında bıraktığın enkaza dönüp bakmadan alkışla. Mutlu yaşa sen. Nasılsa ben iki kişilik üzülüyorum...

Geçmiyor işte. Tedavisi yok adeta. Geçmiyor..."

Ahmet'in belki çok söyleyecekleri vardı daha. Ama gücü yoktu. Yaşamaya, sevmeye, mutlu olmaya dair gücü yoktu. Yalnız üç kelime döküldü dudaklarından. Yalnız üç kelime:

"İnanmıştım sana. Yalanmış..."

19 Ekim 2015 / KONYA / 02.39

TÜM MANOLYA SERİSİ YAZILARI:
1. İçimdeki Boşluk
2. Hayallerim ve Sen
3. Güllerin Kurudu Kaldı Ellerimde
4. Neden Manolyam?
5. KırgınımSana
6. Ahmet'in Manolyaya Son Mektubu (SON)
7.Manolya'ya

17 Ekim 2015 Cumartesi

Hayallerim ve Sen


"Söylemek isteyip de söyleyemediğim onca şeyi, tıpkı sana anlatır gibi döküyorum kağıda Manolyam" idi ilk cümlesi. Ve devam etti:

"Sana, bana, ikimize dair hayallerim var benim. Kimi çocukça kimi fazlaca olgun. Mesela bir sabah uyanacağım, yanımda sen. Ama çoktan uyanmışsın. Gözlerin bana bakıyor. Oturmuş izliyorsun, belki de bir kaç saattir. Uyandığımı görünce öyle içten gülümsüyorsun ki adeta yüreğin yerinden çıkıp bana geliyor. Aydınlığım oluyor gözlerin; göz değil, gönül aydınlığım oluyor...

Mesela bir akşam üşüyeceğim. Ne kadar güçlü olursam olayım, şefkate muhtaç bir kedi gibi sokulacağım yamacına. Aynı battaniyenin içinde ellerimizde çaylarımızla güzel bir film izleyeceğiz. Film bahane, ben o an yüreğinin atış seslerini dinleyeceğim aslında...

Mesela bir gece yavaşça çıkacağız evimizden. Sırtlarımızda birer heybe, içi öte beri dolu. Karanlıkta yanyana yürüyeceğiz. Sırtımızda heybe, yüreğimizde aşk, ruhumuzda rıza arzusu. Ebul Vefa Hazretleri gibi fakirlerin kapısına heybeleri usulca bırakacağız. Sonra kapıyı çalıp koşarak saklanacak ve ev ahalisinin heybeleri görünce yaşadığı sevinci izleyeceğiz. Ellerin ellerimde, sevinip evimize döneceğiz.

Mesela bir gece yarısı uyanıp sana sesleneceğim. 'Agah ol Manolyam, teheccüd vakti geldi' diyeceğim. Ard arda namaza duracağız. Ruhlarımızda yine tek arzu, rıza...

Mesela beni çok seveceksin. Hani Urfa Tutkunu'nun Urfa'yı sevdiği gibi; anlıyor musun? O kadar çok, o kadar gerçek, o kadar içten ve o kadar tek...

Mesela bir cuma işten gelince hadi gidiyoruz deyip kaçıracağım seni :) Nereye mi? Haritadan işaret koyduğun, gidip görmek istediğin o yerlerden birine. Çocuk gibi sevineceksin. Ve bunu görünce tüm yorgunluğumu unutacağım.

Mesela yan yana yaşlanacağız. Bir gün Rabb'imiz bizi çağıracak. Ne sen arkaya kalacaksın ne ben. Birbirimizi öyle sevmişiz ki, Rabb'imiz bizi ayırmayacak. Aynı anda kabzedilecek ruhlarımız. Hani şu hayat boyu rıza için koşturan ruhlarımız var ya, onlar işte...

Mesela Cennet'e gireceğiz birlikte. Ne sen gılman isteyeceksin ne ben huri. Hiç ayrılmayacağız. Birlikte CemalUllah'ı göreceğiz. Birlikte şükredeceğiz zerrelerimizce...

Mesela sen, tüm bu satırları sana yazdığımı bileceksin Manolyam, sana..."

Manolyası bilecek mi bilinmez ama, bu hayalleri kağıda dökerken her şeye rağmen umudu diri idi. Yüreği ne kadar acısa da umudu canlıydı işte. Biliyordu. Allah'ın izniyle o bir gün gelecek ve Urfa Tutkunu'nun Urfa'yı sevdiği gibi sevecekti yarini...

17 Ekim 2015 / KONYA / 03.19


TÜM MANOLYA SERİSİ YAZILARI:
1. İçimdeki Boşluk
2. Hayallerim ve Sen
3. Güllerin Kurudu Kaldı Ellerimde
4. Neden Manolyam?
5. Kırgınım Sana
6. Ahmet'in Manolyaya Son Mektubu (SON)
7.Manolya'ya

5 Ekim 2015 Pazartesi

İçimdeki Boşluk


Manolyaları çok severdi Ahmet. O yüzden Ayla'ya hiç Ayla demedi. Hep 'manolyam' derdi ona. Şimdi çok uzaklardaydı manolya. Eline aldı onun bir fotoğrafını, işitmeyeceğini bilse de başladı dökmeye gönül lafını:

"İçimde koskocaman bi boşluk var manolyam. Ne yaparsam yapayım, kiminle konuşursam konuşayım dolmuyor. Yaşadığım mutluluklar hep anlık. Bi bakmışsın gülüyorken ağlamaya başlıyorum. Beklentisiz olmak istiyor, lakin bunu bir türlü beceremiyorum. Senin beni anlayacağın umuduyla yaşardım hep. Senin anlamadığını, üstüne üstlük bir de yanlış anladığını görmek beni çok yıprattı. Sen de böyle olursan ben artık kimden ne iyilik umabilirim ki?...

Benden niçin vazgeçtin manolyam? Sen değil miydin yüreğime aşk yeminleri fısıldayan? Sen değil miydin sonsuza kadar yamacımda yaşlanmak arzulayan? Sen değil miydin "o sensin işte, buldum" diye nara atan? Ya şimdi? Ne değişti sanki? Ben aynı benim inan ki. Sendeki bu değişiklik nedir peki? Benim bildiğim sevda lügatinde 'anca beraber kanca beraber' yazar. Benim bildiğim sevdaya 'vazgeçtim' diyen kendi kuyusunu kazar. Sen kendini atmışsın dipsiz kuyulara ya, benden ne istedin be manolya? Umudum, limanım, güvenim, sevdiğim sendin. Niçin söyle, niçin benden vazgeçtin?..
Boynuna taktın ah'tan bir kolye, neden yaktın kendini de beni de? Hayat kısa görmüyor musun, niçin hala oyalanıyorsun? Madem cesaretin yoktu yüreğinle yüzleşmeye, söyle ne vardı ya benimle sözleşmeye? Ah manolyam, benim sonsuzluk umudumun sonuna imzanı attın, ömrümü onulmaz ve namert bir derde kattın. 

Madem bu kadar kolaydı senin aşkının sonu, neden yeniden ehemmiyet kazandı bu konu? Bilmez misin karşındaki duygusuz değildir, onu yıkan ruhundaki müsbete meyildir. Şimdi yoksun madem çekip gittin bu diyardan, çıkmalısın o vakit hem düşten hem hayaldan. Sorun sende değil esasen haklısın, zannetme ki diğer insanlardan farklısın. Bir suçlu var ise o benim laf anlamaz kalbimdir, o kalp ki seni adam sanıp inanmış bir yetimdir. Adamlık sadece beylerde olur sanırsan yanılırsın, demek ki sen sözünün eri bir hatuna rastlamamışsın. Er kişi o değildir ki cinsiyeti erkek olsun, er kişi odur ki verdiği sözün ardında dursun! Kişi ister bey ola isterse hatun, sözünün eriyse adamdır sen sen ol onu savun. Ben sana ne diyorsam bilirim boştur, gönlü sağlam olmayanın gidişi hoştur. Var git tövbe havuzlarında yun ki yüzün gözün ağarsın, şu halinle hangi gönle girsen ona yüksün ağırsın! 

Beni yaşamaktan soğuttun ki telafisi yoktur, yaptığın hata yüreğimin dibine saplanan oktur. Şimdi bilmiyem mutlu musun değil mi, pişmanlığını duydum lakin sence de geç değil mi?..."

Ahmet, Ayla'nın fotoğrafına bakarken yüreğinden bir anda boşalıveren bu sözlerin tesiriyle ağlamaya başladı. Sanıldığı gibi "erkekler ağlamaz" değildi. Bilakis; gözyaşı, insan olabilmenin eseriydi...

05 Ekim 2015 / KONYA / 00.35


TÜM MANOLYA SERİSİ YAZILARI:
1. İçimdeki Boşluk
2. Hayallerim ve Sen
3. Güllerin Kurudu Kaldı Ellerimde
4. Neden Manolyam?
5. Kırgınım Sana
6. Ahmet'in Manolyaya Son Mektubu (SON)
7.Manolya'ya

30 Eylül 2015 Çarşamba

Sen Aşkımsın O Tutkum Seslendirildi

Yıllar önce bir radyo programcısı "Ben sana yok yere tuzumsun demedim ki" adlı acizane şiirimi seslendirmişti. O vakitler henüz bloğum bile yoktu. Şimdi ise instagram takipçilerimden Mehmet İpekçioğlu Bey "Sen Aşkımsın O Tutkum" adlı şiirimi seslendirdi. Bu şiir Urfa Tutkunu'nun en "ilginç" bulunan şiiridir. Neden mi? Okuyanlar genelde okuduklarına inanamıyorlar çünkü. Bizzat bana "Ne umduk ne çıktı! Nasıl olur nasıl olur..." diyen pek çok kişi oldu. Hatta bir tus sitesinde bile yayınlanmış haberim olmadan ve oraya da ilginç yorumlar gelmiş.Günlerden bir gün tevafuken rastlamıştım...

Seslendirdiği için Mehmet Bey'e çok teşekkür ederim. Sizler de bu "ilginç" şiiri Mehmet Bey'in güzel yorumundan dinlemek isterseniz buyrun(Videodaki tüm görseller 2015 yılı Mayıs ayında Canım Urfam'da çektiğim fotoğraflardır):

video

SEN AŞKIMSIN, O TUTKUM

Gözümü açtım Sen’ i gördüm,
Sen’ inle tattım ilk mutlulukları,
Sen’ inle öğrendim insan olmayı,
Ne varsa sevi’ye dair,
Sen’ de öğrendim onu zahir.
Sevindiğimde benimle gülen Sen,
Ağladığımda gözyaşımı silen Sen,
Nereye dönsem hep Sen, Sen, Sen…

Zaman geçiyordu,
Ben büyüyordum,
Sen’ inle öğreniyordum hayatı.
Saflığı,
Temiz kalmayı,
Büyüğünü saymayı,
Nerede insana ihtiyaç varsa oraya koşmayı,
Adabı,
Sonra sevmeyi, yaratılmış her ne varsa,
Sen’ den öğreniyordum.
Sen’ inle mutluydum,
Sen’ inle umutluydum.
En karanlık olduğunda hayatım,
Şöyle gözlerine bir bakıvermem aydınlığım oluyordu.
Sen, hep umut aşılıyordun bana.

İlk mahcubiyet,
İlk mahzuniyet,
İlk mezuniyet…
Ne varsa hayatımda “ilk” olan,
Hepsinde duruyordun Sen, “benim olan”.

Sen,
İlkimdin benim.
“Aşkım” dediğim tekimdin,
Yine de öylesin.

Hatırlar mısın?
Eskidendi hani,
Dua etmiştim bir gündüz vakti,
Demiştim “Ya Rabb’ i,
Ne olur verme bana bu eziyeti,
O’ nunla imtihan etme beni
O’ nu benden, beni O’ ndan ayırma,
Her daim cem eyle bizi.”
Sonra bu dua zikir oldu dilime sanki?
Acep büyük mü konuşmuştum ki?

Sen’ den kısacık bir süreliğine ayrılsam,
Bir şehre gezmeye gitsem farz et ki,
Dolardı içime en derin hüzünler yağmur misali.
Gözlerine bakmadan uyuyamam inan ki.

Ama şimdi,
Onca yaşadığımıza rağmen,
Onca sevince, hüzne,
Hayata dair ne varsa işte…
Hepsine rağmen,
Bazen gitmek istiyorum Sen’ den.
Sen’ sizliğe dayanabilir miyim, budur bilinmeyen.
Sen,
Bana asla ihanet etmeyen…
Sen,
En zor zamanımda ruhuma teselli veren…
Sen,
Canım, sevdiğim, bir tanem…

Senden ayrılmamak için ben dua ederken,
Şimdi nedir bu ayrılmak istemelerim?
Nasıl oldu da düştü içime bu ikinci sevgim?
Ve ahhh ben,
Bunu bir anlayabilsem!...

Kızıyor musun bana?
O’ na vuruldum diye hiç beklemediğim bir anda,
Söyle, kızıyor musun bana?
Çok sordum ben de kendime aslında,
Neydi bunun sebebi acaba?
Dilim çok mu büyük konuşmuştu bilmeden de olsa,
Hep Sen’ i dilerken hayatımda,
Şimdi nereden çıkmıştı bu ikinci sevda?
Adını koydum ben zor da olsa,
Sen aşkımsın benim, vazgeçemediğim asla,
O ise tutkum, yerleşen ruhuma bir anda.
Tutkusuz aşk, sönmeye,
Aşksız tutku mahvetmeye mahkûmdur.
Anlayacağın bir tanem,
Ne Sen’ den vazgeçebiliyorum,
Ne de O’ nsuz nefes alabiliyorum.
Ben galiba,
Galiba dilimin cezasını çekiyorum.
O’ na gitsem Sen’ i özlüyorum,
Sen’ de kalsam O’ na yanıyorum.
Hep çıkmazlar mı olmalı diye düşünüyorum,
Sürekli, tetirbelerde kalıyorum.
Bu güne kadar tutkuma bir sürü nağme diziyorum,
Sana ise ilk kez kâğıttan sesleniyorum.
Biliyorsun çok zaman Sen’ le direk konuşuyorum.
Ama olsun,
Belki alınırsın diye düşünüyorum,
Onun için Sana bu duygularımı şiirle yolluyorum.

Şimdi söyle bana bir tanem,
Aşkımda mı kalmalıyım,
Tutkuma mı varmalıyım?
Yoksa hayatımı bölüp tam ortasından,
Bir Sana, Bir O’ na mı yanmalıyım?

Sen,
Asla vazgeçemeyeceğim ilk göz ağrım,
Konyam,
O,
Ne yapsam unutamayacağım tutkum,
Urfam…

12.11.07 / KONYA / 00.07
KOCASiNAN (Urfa Tutkunu'nun mahlası)

13 Eylül 2015 Pazar

Abdullah'ın Mektubu

O gün Abdullah için diğerlerinden farklı bir gündü. Öğle tatilinin başladığını bildiren zil çalmış olmasına rağmen yerinden kalkmak istemiyor, ne yemek ne de başka bir şeyi düşünmüyordu. Masasına yapışıp kalmıştı adeta. İçinden o an geçen tek şey, hislerini Melek'i ile paylaşmaktı. Hem de vakit kaybetmeden. Özel eşyalarının durduğu çekmeceyi açıp içinden bir A4 çıkardı. Odada yalnız kalmasının verdiği rahatlıkla yazmaya başladı:

"Melek'im, gözümün nuru,
Şu günlerde öyle sıkıntılıyım ki ne yapsam ferahlayamıyorum.  Ve biliyorum, bana ancak seninle konuşmak iyi gelecek. Madem gül cemalini göremiyorum, madem bülbül sesini işitemiyorum; o halde ben de sana mektup yazarım. Kim bilir ne vakit geçecek eline...

Şu dünyada öyle sıkıntılar gördüm ki sekineti mümkün değildir sanırsın. Ama yanılırsın be gülüm! Her şeyin bir sonu vardır elbet; acının bile. Gün gelir biter. Sana kalansa öğrettiği tecrübe olur. Bak ben mesela; edindiğim tecrübelerden sonra bırak yoğurdu, dondurmayı üfleyerek yemeye başladım. Eskisi gibi gözü kapalı pürneşe atılamıyorum yeni umutlara. Bi ölçüp biçiyorum evvela. Bu yeni umut acep ne halda ola ki? Mutluluk mu getirir bana yoksa yeni kırgınlıklar mı? Halbuki bu derece muhasebe etmek terstir umudun tabiatına. Teslimiyet ister umut. Ve yeni sevdalara yelken açarken gülümseyen bir yürekle teslim olmak gerektir.

Sevmenin özünde biraz nedensizlik, biraz gözü karalık yatar. Nasılını nedenini düşünmeden sever insan. Sevince de bir ırmağa düşmüştür adeta. Artık o ırmak ne yana sürüklerse, o yana gider kişi. Fazla yorumlamadan/irdelemeden. Zira adı üstünde seviyordur. Delice bir eylemdir sevmek. İnsan ne kültürel/maddi/duygusal/vb anlamlarda uygun muyuz diye bakar ne de ölçüp biçer. Sadece sever; çünkü o ateş yüreğe düşmüştür bir kere. Kürk Mantolu Madonna'nın Maria Puder'i "Deli gibi değil, gayet aklı başında seviyorum seni" derken; "kapılarak, ne yaptığını bilmeden/sürüklenerek değil; bile isteye kendi irademle kendi seçimimle seviyorum seni" demek istemiştir bence. İşte tıpkı onun gibi _her ne kadar artık dondurmayı üfleyen biri olsam da_ aklı başında sevdim ben seni...

Sen varsın. Yarsın sen ömrüme. Lakin şu gurbet olgusu elimi ayağımı bağlıyor be gülüm! Öyle yalnız, öyle kimsesiz hissediyorum ki bazen... Ruhumdaki acıya yarenlik eden tek şey sıcacık çayım oluyor. İyi ki çay var Melek'im. O da olmasa nasıl katlanırdım senin hasretine?"

Abdullah o an mesai zilinin çalmasıyla irkildi. Melek'i ile konuşurken dalıp gitmiş, vaktin su gibi akıp geçtiğini farkedememişti. Bir an evvel sözlerini toparlayıp mesaiye geçmek için davrandı:

"Seninle konuşmaya doyamam Melek'im. Lakin mesai saati geldi. Kelamı burada keselim ki boynumuza hakkı geçmesin kimsenin. 

Boncuk gözlerinden hürmetle öper, hasretle kavuşacağımız günü beklerim.

Allah'a emanet ol sevdiğim,

Abdullah"

Mektubu dikkatle katlayıp zarfına yerleştiren Abdullah mesaisine başlarken, yüreğini garip bir huzur kaplamıştı. Kim bilir, belki de her şey hayalen de olsa Melek'i ile dertleşmesindendi...

13 Eylül 2015 / KONYA/ 02.01

9 Eylül 2015 Çarşamba

Aşk mı?


Aşk nedir? Bu soru, öyle sanıyorum ki, yüzyıllardır en çok sorulagelen suallerden. Herkes kendince cevaplar vermiş, pek çok insan yüreğinde/zihninde bu soruyu irdelemiş. Hazreti Mevlana'ya sormuşlar aşk nedir diye, "ben ol da bil" demiş...

Aşk öyle bir duygudur ki, şimdiki zaman insanlarının zannettiği gibi kadın-erkek arasındaki çekim gücü değildir.
Aşk gibi ulvi bir duyguyu böylesine küçük bir alana sınırlandırmak akıl dışı olur. Gerçek aşk, Allah'a (celle celaluHu ille cemaluHu) duyulan aşktır . Ve bundan dolayı kainata farklı bir gözlükle bakar insan. Bir çiçeği sever, O (cc) yaratmış diye. Bir şehri sever, O nice güzelliklerle bezemiş  diye. Hanımını/beyini sever, Rabb'im'in emanetidir/ikramıdır diye... Aşk ne büyük ne güzel bir duygu değil mi... Aşk yaratılışın sebebi, varlığın vücut buluşu. Aşk gözü kapalı atlanacak tek ateş. Gönüllü yanmak olgusu. Aklın sınırlarından bile isteye çıkmak, anlaşılamamak, deli divane sanılmak, yine de vazgeçmemek, "ille de Yar" demek...

Aşk, insanın hayata bakışını değiştiren bir sağlık iksiri gibi adeta. En güzel terapi yolu. Beşeri aşk ise, Yar-ı Hakiki 'ye giden yolların en kestirme haritası, okuyabilene... İnsan, beşeri aşkın bir amaç değil, bir araç olduğunu unutmamalı. Olmazsa olmaz mıdır peki karşı cinse duyulan aşk? Hayır. Olmasa da olur. Ancak olsa aliyyül ala olur. Zira kabul etmek gerekir ki beşeri aşksız bir insanın boynunda hep bi büküklük, içinde hep bi burukluk olur. Peki kişi bu güzelliğe erdiyse ne yapmalı? Bu noktada kavuştuğu nimetin şükrünü eda etmek düşer insana. Bu şükür belki duadır, bu güzelliği başkaları da yaşasın diye. Aşksız ve aşktan bihaber bir hayat ne kadar da anlamsız ve yavan geliyor kulağa zira... Rabb'im muhafaza buyursun. Unutmayalım ki bilenler ancak yaşayanlardır o duyguyu.

Netice-i kelam, bu konuya herkesin kendince bir cevabı vardır. Bana aşk nedir diye sorulsa, "ruhun özünü yitirmemektir" derim. Peki sizce aşk nedir?

?+09 Eylül 2015 / KONYA / 03.31

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Neredesin?


Bakmadığım köşe kalmadı. Ne yana dönsem, nereye koşsam aranıyorum. Bu kadar zor mu olmalı seni bulmak? Kıymeti büyük olsun diye mi acep bu saklanışların? Cevabını bilmediğim sorular dolanıyor zihnimde. Ne adın var ne kimliğin. Belki de dün sokakta yanımdan geçtin kim bilir?... Sahi sen beni tanıyor musun? Peki ya ne vakit tanışacağımızı biliyor musun? Cevapları biliyorsan bana da söyler misin? Sen de beni bir dağın ardında güneşin sabahı beklediği gibi bekliyor musun? Bu soruların cevabı bu dünyada bulunacak mı yoksa ahirette mi öğreneceğim? Seni dünya gözüyle bir kez görecek miyim?
22 Ağustos 2015/ KONYA / 03.03

6 Temmuz 2015 Pazartesi

ÇAY


Hasta gönüller açtır,
Çay yarana ilaçtır,
Sayma o bardak kaçtır,
Doldur saki çay doldur!

Çaydadır edeb erkan,
Demli iç, aşk ile yan,
Gafil olma, Rabb'i an,
Doldur saki çay doldur!

Nerde bir çayyaş görsem,
Tanır ve bilirim hem,
Dertli gönle sen her dem,
Doldur saki çay doldur!

Çay bedenin mazotu,
Gamlı ruhun nur otu,
Tercih et bergamotu,
Doldur saki çay doldur!
06 Temmuz 2015 / KONYA / 05.45


Not: Fotoğraf internetten alınmıştır.

26 Haziran 2015 Cuma

YUSUF


Yusuf o gün işten döndüğünde kapıda kendisi için bırakılmış bir zarf gördü. Üzerinde isim yoktu. Acaba kimden geliyordu bu zarf? Bir tahmini vardı elbet ancak yine de emin olamıyordu. Büyük bir merak ve aceleyle içeri girdi. Bir an evvel zarfı açıp içindeki mektubu okumak istiyordu. Ancak diğer yandan da adeta kendisini daha da heyecanlandırmak istermiş gibi davranıyordu. Önce mutfağa gitti. Kendisine güzel bir kahve yaptı. O an açlığını falan unutmuştu. Aklında sadece mektup vardı. Kahvesini ve mektubunu alarak camın önündeki koltuğa geçti. Kahveyi fiskos masasına bırakıp büyük bir özenle zarfı açtı. Adeta mektubu incitmek istemiyor, açarken azami dikkat gösteriyordu. Sanki kimden geldiğini bilir gibiydi...

"Merhaba Yusuf,
Sözlerime başlarken kim olduğumu yazmayacağım. Biliyorum merak ediyorsun. Ama sen zaten kim olduğumu biliyorsun...

Her ne kadar sen benim farketmediğimi zannetsen de, ben her şeyin farkındayım. Her akşam iş çıkışıma gelişini, evime varana kadar arkamdan sessizce beni izleyişini, izin günlerimde beni görebilmek umuduyla saat 23ü vururken penceremin altında bekleyişini, hafta sonları kapıma kırmızı güller bırakışını, ama tüm bunlara rağmen sessiz kalışını biliyorum. Şu an nasıl şaşırdığını tahmin edebiliyorum. Bunlardan habersiz olduğumu zannediyordun değil mi? Oysa şairin dediğini unutuyorsun: 'Kalpten kalbe bir yol vardır'. 

'Adımın Yusuf olduğunu da nereden çıkardın?' dediğini duyar gibiyim. Evet haklısın, adını bilmiyorum. Yusuf yüzlüsün ya, o yüzden kendimce sana Yusuf adını verdim."

Yusuf mektubu hayret ve heyecanla okumaya devam ederken, bu son cümleyle adeta sarsıldı. O sevdiceğinin her şeyden habersiz olduğunu sanırken, sevdiceği onun adını bile doğru bilmişti. Tevafuk dedikleri bu olsa gerekti. Yusuf heyecanla okumaya devam etti:

"Şimdi sana 'beni anlıyor musun?' diye sorsam, evet dersin. Halbuki anlayamazsın, ikimiz de biliyoruz bunu. Sen böyle gölge gibi davranırken neler hissettiğimi anlayamazsın Yusuf. Şu hayatta en muzdarip olduğum davranış biçimi -mış gibi yapmaktır. Oysa güzel günlere erişmek varken niçin oyalanır insanoğlu? Ya da hislerinden emin değilse niçin seviyormuş gibi yapar? Umut en güzel ekmeğidir garip ruhların. Ve umutla oynamak en zalimce davranıştır. Sen hiç umutlarını yitirme noktasına geldin mi Yusuf? Sen hiç vazgeçtin mi her şeyden? Hiç debelendin mi karanlık odalarda tek başına? Hiç ruhunla baş başa ıstırap çektin mi? Hiç 'neden?' diye sordun mu kendine? Ve sonra vazgeçtin mi hiç nedenleri düşünmekten? Bilemezsin Yusuf, anlayamazsın. Neler yaşadığımı, neler hissettiğimi anlayamazsın.

Tüm bunlara rağmen, hayata umutla bakmaya çalışıyorum ben. Nasıl zor bu bir bilsen... Ancak çaresizim. İki yol yok önümde. Tek seçeneğim var. Her şeyden vazgeçmek uymaz bana. Çünkü Müslüman'ım. Rabb'im yasak etmiş bunu. Ve kalan tek seçenek; herkese ve her şeye rağmen umut beslemem. Umutsuz yaşanmıyor çünkü. Senden rica ediyorum Yusuf, lütfen benim umudumla oynama. Zor imtihanlardan geçtim ben. Sırtıma bir tane daha yük bindirme. Ya gel ya git. Gölge olma. Güzel günlere kavuşmak dururken bu eziyet neden? Sakın Şems'im olma benim Yusuf. Ben sana Kimya olmaya hazırken, beni kendine Mevlana etme..."

Yusuf son satırları okurken gözlerinden boşanan yaşlara engel olamadı. Sevdiceğine nasıl zarar verdiğini şimdi daha iyi anlıyordu. Tek maksadı onu mutlu etmekken, bilmeden de olsa ona zarar vermişti. O gün sabahın ilk ışıklarını o sandalyede karşıladı Yusuf. Hiç kıpırdamadan, sürekli yolu izleyerek. Aklında mütemadiyen tek bir cümle:

"Ben sana Kimya olmaya hazırken, beni kendine Mevlana etme..."

26 Haziran 2015 / KONYA / 16.10


NOT: Fotoğraf alıntıdır.

19 Haziran 2015 Cuma

Urfa ve Ramazan

Urfam'ın ağaçları pembe pembe açıyor,
Gönlümün yamaçları yarenini arıyor,
Rabb'im'iz ramazanda rahmetini saçıyor,
Kullarsa O Kapı'ya hacetini soruyor.

Huzur ile geçelim bu mübarek günlerden,
Bal şerbetin içelim rahmet kaselerinden,
Arınıp tövbe ile paklanalım içerden,
Yeniden dirilelim güneş gibi göklerden.

19 Haziran 2015 / KONYA / 00.05

16 Haziran 2015 Salı

AbdUllah'a Notlar-4



* Neyi istediğine karar vermek hayati önem taşır. Unutma, en kötü karar kararsızlıktır.

* Çok istediğin şeyler sen peşinden koşarken olmazlar. Ne zaman ki koşmaktan vazgeçtin, onlar senin kapını çalarlar.

* Sevgi, her koşulda iyi hissetmeni sağlayan bir sığınaktır. Sevmekten ve sevgini göstermekten korkma.

* İnsanlara cici görünmek için değil, kendin için harca çabanı. İçinde nasıl dayanıklı &çalışkan bir yürek vardır bilemezsin.

* Seviyorsan direkt gitme peşinden. Severken analiz zordur lakin evvela bir bak o bu sevgiye layık bir adem mi diye. Eğer öyle ise akışa kapıl gitsin.

* Gereksiz alınganlıklar sergileme. Ancak bir kıymetlin sana gönül koymuşsa hemencecik "yanlış düşünüyorsun" deme. Belki o, senin görmediğin bir noktayı görüyordur ve haklıdır.

* Kime ne kadar güveneceğini iyi belirle.

*Ben billirim'ci olma. Bir gün dünyan tersine döner ve bir anda aslında hiç bir şey bilmediğini anlarsın.

* Her şey insanlar içindir. Devran tersine dönerse yoğurt böreği gibi kendini salmayı değil, çelik gibi güçlü durmayı seç.

* Ilk görünüşe göre hüküm verme. Bazen olayların iç yüzü tahmin etmediğin kadar bambaşka olabilir.

* Bir insan için gelen mutluluk, aynı koşullardaki bir başka insana uğramayabilir. "Neden?" deme; imtihandır.

*Ne yaparsan yap, hep hüsn-ü niyet üzere ol.

* Pozitif enerji bulaşıcıdır. Cıvıl cıvıl ve güleç insanlarla bir arada olmayı seç.

* Saplantılarından kurtul. Öyle ki bazen sana çok daha iyisi nasip edilecektir. Bilemezsin.

* Hedefe kilitlen. Böyle yaparsan er ya da geç varırsın.

* İlk adımı hayır olanın sonrası gül bahçesi olur. İlle de niyetine dikkat et.

* Bazen 'olsun, olsun' diye ısrar ettiğin, imtihanın olur. Ayağına gelen ve tepmekte ısrar ettiğin fırsatlar ise mutluluğun.

* Mutluluk bir seçimdir AbdUllah unutma. Ve insan seçimlerini yaşar.

16 Haziran 2015 / KONYA / 02.49-05.30

12 Haziran 2015 Cuma

BAZEN-2

Bazen sadece olmasını istersin bir şeylerin. Arkayı önü düşünmezsin belki de. Öyle istiyorsundur ki, unutursun o an "karışma karıştırma" ilkesini. Sanki o şey oluverse dünya daha yaşanılası bir yer olacaktır. Sanki o şey oluverse güneş bir başka parlayacaktır. Ve başlarsın bu hedefin olması için çalışmalara. Gayret, doğru konuda olursa güzeldir gözüm. Senin kudret elinin yetişmeyeceği, dahası halli üzerine vazife olmayan konularda olursa; ancak boşa kürek çekmektir o. Niçin karışır karıştırırsın? Niçin heder almazsın "mazi" denilen hazineden? Hani o çok istediğin hedefler var ya, hani uğruna kaç gece uykusuz kaldıkların; bir gün bir perde açılıverir önünde ve o an anlarsın ki hakikat hiç de senin sandığın gibi değilmiş. Bunlar sana gizliyse de Allah'a (cc) ayandır. Madem öyle niçin yıpratırsın kendini? Yapacağın/söyleyeceğin üç kaide belidir:
* "Karışma, karıştırma."
* "Takma kafana tokadan başka bir şey."
* "Ya Rabb'i, ben pişmanım."

12 Haziran 2015 / KONYA / 01.42

20 Nisan 2015 Pazartesi

Öyle Olsa Ne?


Allah "kulum" desin, Peygamber "ümmet",
El "said" dese ne "şaki" dese ne,
Tuttuğun yol haksa orda sebat et,
Dil said dese ne şaki dese ne!

Akıldır insana hakkı bulduran,
Hep hataya düşer aklı unutan,
Onu gönül ile harmanlamayan,
Yolum ak dese ne kara dese ne!

Aklını ipotek etme kimseye,
Yalnız Hakk'a inan ve Peygamber'e,
Hakiki bir mürşid bulursan dinle,
Halk "saptı" dese ne "kaydı" dese ne!

Ol Mevlana Rumi Şems'e can oldu,
Millet anlamadı, söylendi durdu,
İkisi el ele Hakk'a kul oldu,
El âşık dese ne maşuk dese ne!

Ceddini bilmeyen kendin bilir mi?
Boş teneke dolu sesi verir mi?
Aşkı tanımayan hakkı bulur mu?
"Ben oldum" dese ne "buldum" dese ne!

Eli günü bırak, nefsine bir bak,
Kusuru pek çoktur, yaptıkları fak,
Nefse muhalif ol, ki olsun ak pak,
Artık bal yesen ne bulgur yesen ne!

Sırra erdin ise sakın bırakma,
Yolun haktır inan, şüpheyle bakma,
Yaşıyorken öl ki tekrar azıtma,
Gayrı çul giysen ne libas giysen ne,
Ruh diri olsun da, cismi soysan ne!

20 Nisan 2015 / KONYA / 08.28

1 Mart 2015 Pazar

Davacıyım Hâkim Bey!

Umutlarım, hayallerim çalındı. Davacıyım Hâkim Bey...

Ben henüz altı yaşında bile değildim. İçimde bir aşk vardı, adı öğretmenlik. O dönemde Doğunun adı "mahrumiyet/terör" bölgesi idi. Oraya atanan öğretmenleri görürdük haberlerde her gün. "Ben gitmem, gitmeyeceğim" derlerdi. Çocuk kalbim ezilir, üzülürdü. "Orası da bizim memleketimiz. Doğulu çocuklar da bizim çocuklarımız. Onlar neden boynu bükük kalsın ki? Ben öğretmen olacağım ve gönüllü olarak Doğu'ya gideceğim." demiştim kendime o zaman. 

Üniversiteye giriş yılı geldi çattı. Yıllarca öğretmen olup gönüllü olarak Doğu'ya gitmenin hayaliyle yaşamış olan ben, öğretmenlik tercih edemedim. Neden mi? Çünkü başımda Allah'ın emri vardı ve onunla öğretmenlik fakültesine girmek mümkün değildi. O fakültenin dekanı sabahları okulun bahçesinde bekliyor; örtülü kızların örtüsünü, peruklu kızların peruklarını başlarından çekiyordu. Hayal değil Hâkim Bey, hakikatın ta kendisinden bahsediyorum sana. O yıllarda bu fakültenin bahçesine dahi giremezdin örtünle. Mühendislik Fakültesi nisbeten daha iyiydi. Okul binasına değilse de en azından bahçeye girebiliyordun. Düşündüm o vakit. Öğretmenlik seçsem okuyamayacağım. Okusam bitirsem çalışamayacağım. Mecburiyetten mühendislik seçtim. Üçüncülükle girdim fakülteme. Girdim girmesine ya okurken neler çektim bir Allah bilir...

Okulun ikinci haftasında tramvaydan indiğimiz noktaya diktikleri güven(siz)lik görevlileri 'durun, başınızı açmadan giremezsiniz' dediler. Beklemediğimiz bir uygulamaydı. Şaşırdık, şok olduk. Orası sokağın ortasıydı. Nasıl yani? Açan orda açacak, peruk takan orda mı takacaktı? Giremedik. Kapıda durup ne yapsak diye düşünüyorduk. Bir tane yerel gazeteden bir muhabir geldi. Kamerası yok, herhangi bir kayıt cihazı yok. Sadece gözlem yapıp gazetesinde yazacaktı. Kapıdaki güven(siz)lik görevlileri muhabiri kulübelerine alıp dövmeye başladılar. Çam yarması gibi beş kişi, bir kişiye yumruk tekme girişmişlerdi. Gözümüzün önünde muhabirin kemiklerini kırdılar Hâkim Bey. Sonra polis kamerası geldi. Sivil kıyafetle içimize sızıp tek tek suratlarımızı çekmeye başladı. Sonradan öğrendik ki maksat kim olduğumuzu tespit edip kimliklerimizi toplamakmış. Sonra polis panzerleri geldi. Üstümüze sürdüler. Ben ne suç işledim Hâkim Bey? Hırsız mıydım arsız mıydım? Terörist miydim? Kapı baca mı indirdim? Devletin malına mı göz diktim? Polise taş mı attım? Sokaklara molotof atıp cam çerçeve mi indirdim? Ben vatanını sevmek, bayrağına âşık olmak dışında hiç bir şey yapmamıştım. Tüm yaşadıklarımı bunlardan ibaret mi sanıyorsun? Yanılıyorsun Hâkim Bey. Hepsini anlatsam roman olur. Ne zaman yeter ne gün...

O yaşımda polis panzerleri namlusunu niye bana döndü Hâkim Bey? Allah'ın emrine tâbi olmak neden suç sayıldı? Bu millet "Namlusunu halka çevirmiş tanka selam durmam!" diyen Anadolu yiğitlerini gördüğü gibi, "Tanklar yürüdüyse ne olmuş yani, 29 Ekim'de de tanklar yürüyor." diyecek kadar ileri gitmiş siyasileri de gördü. Bu millet neler çekti Hâkim Bey. Ben bir gün gezmeye giderken mahalle arasında sokak ortasında bir sivil tarafından durduruldum ve "aç bakayım çantanı, sohbete mi gidiyorsun sen?" laflarını duydum. Özgürlük mü? Bize akrabamıza gezmeye gitmek özgürlüğü bile tanınmadı. "Siz benim neler çektiğimi nerden bileceksiniz?!" 

Dönemin Adalet Bakanı ifadesinde "şikayetçi değilim" demiş. Bu onun bireysel davası mı ki şikayetçi değilim diyor? Bu soru ona birey olduğu için değil,  devrin Adalet Bakanı olduğu için sorulmuştu. Konuyu basite alıp "Şikayetçi değilim" deme hakkı yoktu. Ben hakkımı isterim Hâkim Bey. Umutlarım, hayallerim çalındı benim! Ben 28 Şubatçılardan da o lafı eden eski Adalet Bakanı'ndan da davacıyım. Hakkımı isterim Hâkim Bey. Ama burada ama Mahkeme-i Kübra'da. Ben çalınan hayallerimin hakkını isterim!

01 Mart 2015 / KONYA / 11.09

5 Şubat 2015 Perşembe

Ben Sana Ne Yaptım?



Halime o gün kendini yorgun ve tükenmiş hissediyordu. Gönlü kırılmıştı. Üstelik bu kaçıncı kırılışıydı kendisi bile hatırlamıyordu. "Neden hep böyle oluyor?" diye düşündü. "Kollarının altına kedi gibi sokulacağım bir adam istemiştim sadece. Kolu olan çoktu. Ama içlerinde ADAM olan yoktu." diye iç geçirdi. Hiç bir kötü niyeti yoktu. Kimsenin fenalığını istemez, hep iyilik için çalışırdı. Gönlünü korkusuzca teslim edebileceği bir yiğit aramaktaydı. Belki de tek hatası bir beklenti içerisinde olmasıydı. Ama o biliyordu ki bulanlar sadece arayanlardı. İşte bu yüzden, şairin dediği gibi, "seni bulmaktan vazgeçtim ama aramaktan vazgeçemedim." diyordu hayali sevdiğine. Her defasında yeni bir umutla yollara dökülüyor, "acaba nasibim bu mudur?" diye gönlünü açıyordu muhatabına. Ne var ki bir çuval pirincin içindeki kara taşlar misali, ne kadar münasebetsiz vicdansız varsa Halime'yi buluyordu. O da her seferinde "bunda da vardır bir hayır" deyip, kırık dökük de olsa yola devam ediyordu. 

Fakat bu defa başkaydı. Hem yılların verdiği yorgunluk, hem yaşadığı son olayın eşsiz kırgınlığı; Halime'yi "son" noktasına getirmişti. Öyle kötü bir ruhani hâl içerisindeydi ki, kendi kendine düşündü:

"Yıllardır iyi niyetle aradım, çabaladım. İyi niyetimin iyi bir karşılık bulmasını bekledim ancak olmadı. Nerede hata yapıyorum acaba? Sevince çok sevmek hatalarımdan biri. Güvenmek zaten en büyük hata. Ben de az suçlu değilim. Ama bu sondu. Tükendim artık. Daha fazla gücüm kalmadı. Adeta eriyip bittim bu konuda. Olmayınca olmayabilir. Bunda bir sıkıntı yok. Benim asıl gücüme giden, iyi niyetimin kullanılması. Sevmeden sever görünenler var. Vakit geçirmek isteğinde olanlar var. Temiz duyguları zalim düşüncelerine alet etmek isteyenler var. Niçin bu kadar kötü bu insanlar? Madem düşlediğim mutluluk kovaladıkça benden kaçıyor, o halde vazgeçeceğim. Son, sadece son bir kişiye yol verip, o da olmazsa bu arzudan bütün bütün uzaklaşacağım. Hayatıma, kendime son bir şans tanıyorum. Karşıma çıkacak aday benim için son olacak. Ya olacak ya ölecek hislerim." dedi.

Bu düşüncesinde aslında hatalıydı. Zira her yeni gün, her yeni nefes; insana verilmiş yeni bir fırsat, yeni bir umuttu aslında. Ancak Halime o gün bunu düşünebilecek vaziyette değildi. Kalben yorgun, bitkin, kırgın bir haldeydi.

İşte durumlar böyleyken başladı Halime'yle Raşit'in öyküsü. Raşit Halime'yle tanışmak istemiş, hatta bu konuda zavallı kızcağızı bir hayli zorlamıştı. Halime görüşeceği kişinin onun evlilik yolunda tanışacağı son insan olduğunu bildiği için temkinli hareket ediyor, hemen razı olmak istemiyordu tanışmaya. Fakat imtihan bu ya, olaylar o noktaya geldi ve Halime-Raşit yolculuğu başladı.

Başlangıçta her şey çok güzeldi. Raşit hakikaten Halime'nin şimdiye kadar tanıştığı insanlardan çok farklıydı. Yumuşacık, merhametli bir kalbi; kibar bir dili vardı. Halime de bu mutlu yolculuğa kendini kaptırmış gidiyordu. Yazık ki yine "çok sevme" yolunda ilerliyordu farkına bile varmadan. Her şeye rağmen, şimdiye kadar edindiği tecrübelerden ötürü bir kurt da kalbini kemirmiyor değildi. Acaba, diyordu, acaba bu işin altından da görünmeyen bir yüz çıkacak mı? O yüzün görünmesi bu defa biraz zaman almıştı. Raşit Halime'yi kendine iyice alıştırıp bağladıktan sonra aniden ortadan kaybolmuş, bir korkak gibi tek söz etmeden kayıplara karışmıştı. Acaba başında bir hâl mi vardı ya da ölmüş müydü? Ama hayır. Halime bir gün Raşit'in sapasağlam bir hayat sürdüğünü gördü gözleriyle. Üstelik çok da mutlu görünüyordu. O an ona seslenecek gücü kendinde bulamasa da, içinden şu cümleyi tekrarladı Halime:

"Ben sana ne yaptım? Ben sana ne yaptım ki bana bu kötülüğü ettin?..."

Tüm bu olanlara "YİNE" bir anlam veremedi Halime. "Neden?" diyordu, "neden?" Acaba Raşit bir ruh hastası mıydı? Yoksa sadece egolarının peşinde koşan bir bencil miydi? Kendi küçük dünyası içinde umutlarla yaşayan bu kızcağızdan ne istemişti acaba? Niçin onun sade ve saf dünyasını başına yıkmıştı? Eline ne geçmişti ki bunu yapmakla?

Raşit bu vicdansızlığından ne elde etti bilinmez. Lakin Halimecik bu defa hakikaten kararlıydı kendine verdiği sözü tutmakta. O günden sonra asla hayatına  kimseyi almadı. Kalbine girmek isteyenlere müsaade etmedi. Kim bilir, bunların içinde belki de gerçekten layık olan doğru insan da vardı. Ama Halime bu riske girmeyi bir kez daha göze alamadı. Şimdiye kadar hayatına giren yanlış insanlar kötü ise, Raşit kötünün de kötüsü olmuştu. Zira o bilmiyordu ama, Halime için o son şanstı...

Bu hikaye mutlu bitmedi. Halime, niçin kandırıldığını hiç anlamadan yapayalnız ve renksiz bir hayat sürdü. Raşit mi? O her zamanki gibi kendisini iyi biri olduğuna inandırıp, hiç bir şey olmamış gibi bencilce hayat yolculuğuna devam etti...

05 Şubat 2015 / KONYA / 02.02

9 Ocak 2015 Cuma

En Kısmetli Kedi Müezza


Merhaba Arkadaşlar,
Havalar iyiden iyiye soğudu. Önceki gün Konyamızda şehrin tüm giriş çıkış yolları kapandı kar sebebiyle. O kadar ki bir arkadaşım çalıştığı fabrikada sabaha dek mahsur kaldı yola çıkılamadığı için. Bu soğuklar biz insanları bile böylesine etkiliyorken; dışarıdaki evsiz barksızlara ve sokak hayvanlarına Cenab-ı Hakk yardım etsin. İşleri hakikaten çok çok zor. Fakat bu imtihanda yalnız değiller. Onların imtihanı bu soğukta evsiz ve aç kalmak ise, bizlerin imtihanı da onları gözetmek. Dolayısıyla etrafa hayvanlar için yemek ve donmamış su koyup, evsizleri gördükçe de polise/belediyeye haber etmek lazım. Allah imtihanımızı kolaylaştırsın.

Kedileri oldum olası çok sevmişimdir. Bir gün bahçeli bir evim olursa bir İran kedisi edinmek hayalindeyim. O pofuduk tüy yumaklarını çok seviyorum =) Kedileri zaten severdim lakin içlerinde öyle bir tanesi varmış ki resmen kedilerin en nasiplisi. Adı Müezza. Müezza ile bir instagram takipçim vesilesiyle tanıştım. Kendisi Efendimiz (SallallaHu Aleyhi Ve Sellem)'in kedisi imiş. Şöyle ki Uhud seferinde, ordunun önüne yavrularını emziren bir kedi çıkınca, Efendimiz (SallallaHu Aleyhi Ve Sellem) kedinin başına ezilmemesi için bir nöbetçi dikmiş ve orduyu o kedinin etrafından dolaştırmış. Seferden döndüğünde o nöbetçiden kediyi istemiş ve sahiplenerek adını Müezza koymuş. Siyah beyaz bir Habeş kedisiymiş Müezza. Ağzının içinde üst damağında lekeleri varmış. Bu sık rastlanmayan damağında leke olan kedilerin Müezza'nın soyundan geldiği kabul edilirmiş. Efendimiz (SallallaHu Aleyhi Ve Sellem) kedisi Müezza'yı o kadar çok severmiş ki, Müezza bir gün sedirde oturan Hazreti Muhammed'in (SallallaHu Aleyhi Ve Sellem) giysisinin ucunda uyuya kalmış. Peygamberimiz (SallallaHu Aleyhi Ve Sellem) Müezza'yı uyandırmamış ve giysisinin ucunu usulca keserek kalkmış.* Rahmet Peygamberi... İnsan okudukça/öğrendikçe daha çok seviyor O'nu... Peki siz Efendimiz'in (SallallaHu Aleyhi Ve Sellem) bir gün serçesi ölen çocuğa baş sağlığı ziyaretine gittiğini biliyor muydunuz? Bu ne güzel ne ince bir kalp böyle. Şimdilerde bazı insanlar böyle örnekleri duyunca "ama canım O Peygamber'di, bizler öyle olamayız" diyorlar. Evet, O Peygamber'di. Ama unutmayalım ki Peygamberler zaten bizlere örnek olarak gönderilmişlerdir. Yani nasıl davranılacağını Onlardan öğrenmemiz için. Allah (Celle CelaluHu) cümlemize idrak açıklığı versin.

Müezza'nın kelime manası izzet ve ikram olunan, saygı ve sevgi gören, itibar edilip ağırlanan imiş.

Yeni bir bilgi öğrenmeme vesile olan instagram takipçime teşekkür ediyor, Müezza'nın hikayesini paylaşmak vesilesiyle hepimizi hayvanlara daha merhametli ve duyarlı olmaya davet ediyorum. Hepinize sevgilerimle.

Umut hep vâr olsun.

*http://www.haber7.com/hayvanlar-alemi/haber/984173-islamda-ozel-bir-hayvan-kedi
**Fotoğraf internetten alıntıdır.