3 Nisan 2017 Pazartesi

Mustafa Armağan ve Konya Kitap Günleri

Konyamızda her yıl yapılan ama maalesef geçen yıl düzenlenmeyen kitap fuarına nam-ı diğer Konya Kitap Günleri'ne kavuştuk.
Bu sene Mevlana Kültür Merkezi'nde düzenleniyor. 9 nisana kadar her gün 09-21 arası. 
Ben de dün gittim. Zamanımıza değer katan kıymetli Mustafa Armağan'ın imza ve söyleşisine katıldım.  



Söyleşinin konusu Avrupa'nın Ayasofya Entrikalari idi. Gerçekten harika bir konuşmaydı. Çok önemli noktalara temas etti.


Mustafa Armağan artık yayın hayatına Kapı Yayınları ile devam ediyor. Bu güzel ve yerinde kararı için de kendisini tebrik ediyorum.


Şunu da eklemeden geçmeyeyim. Mustafa Armağan hocamız Urfalı ☺

Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep var olsun.

14 Mart 2017 Salı

Sevgimizin Aşkımızın Üstünden



Bir garip anacığı vardı hayatta Zeynep'in, Esma Ana. Aslına bakarsanız o da öz anası değildi. Ailesi onu filmlerdeki gibi cami avlusuna bıraktığında sahip çıkıp evlat edinen kadındı Esma Ana. Zeynep'e ışık olmuş, yıllarını vermişti. Ne var ki bir ay önce kaybetmişti Esma Ana'sını Zeynep. Henüz onun yokluğuna alışamamışken bir de en sevdiğinin ihanetine uğramıştı. Yok yok. İhanet dediysem yanlış anlamayın. Aldatma değil. Tek ihanet aldatmak mıdır sanki? Yıllarını adadığın bir gönlü yarı yolda bırakmak da ihanettir mesela. Yahut verdiğin sözden dönmek...

Vakit öğlen sonu olmuş, Zeynep pencere önünde dışarıya dalmıştı. Son üç saattir kıpırdamaksızın oturduğunun farkında bile değildi. Yoldan gelip geçenleri izliyordu. Bir yandan da radyo çalmaktaydı. Ocakta kısığa yakında kaynayan çaydanlıkta neredeyse su kalmamıştı. Pek bi severdi çayı. Ve fakat efkarından onu içmeyi dahi unutmuştu. O sırada radyoda bir şarkı çalmaya başladı. "Onların" şarkısı... Şarkıyı işiten Zeynep'in gözlerinden istemsizce yaşlar boşanmaya başladı. Belli ki yüreğine çöreklenen sancının dışavurumuydu bu yaşlar. Nasıl da içli söylüyordu Zeki Müren:

"Sevgimizin aşkımızın üstünden 
Sene geçti, mevsim geçti, ay geçti 
Rüyamızın hülyamızın üstünden 
Yağmur geçti, dolu geçti, kar geçti 

Ne birleştik ne ayrıldık biz senle

Kış geçti, bahar geçti, yaz geçti... 
Bu aşkın bu sevdanın üstünden 
Hayat geçti, ömür geçti, yaş geçti..."

En çok da "ne birleştik ne ayrıldık biz senle" cümlesine takılmıştı. Zaman akıp gidiyordu. Hayat geçiyordu. Telafisi yoktu bir sarmal misali yitip giden vakitlerin. Lakin sevdiği, Mehmet'i; ona umutların en güzelini aşılayan, yaşama sevincinin en hakikisini veren güzel gözlü adam; en derin acıyı yaşatmıştı Zeynep'e. Bir korkak gibi "ben vazgeçtim" demişti. "Senden, sevdamızdan, umutlarımızdan vazgeçtim." demekti bu. Esma Ana vefat edeli bir kaç hafta olmuştu ki Mehmet de terketti Zeynep'ini. Acılar bir kor gibi sinesinde yanarken kulağına bir ses geldi güzel kızın. "Ağla" diyordu bu ses. "Ağla, bağır çağır, dök içini. Dök ki rahatlayasın. Hatta ağzına geleni say. Haketti o!" Birdenbire kendisine hayır dedi. "Olmaz. Ağzıma geleni sayarsam yüreğimin yangınıyla dilimden istemediğim bir şey çıkabilir. Oysa ben her şeye rağmen onu... Yani... Şeyy... " Bir an sustu, duraksadı. Mehmet'in hiç bir şey yaşanmamış gibi normal hayatına döndüğünü ve kendisine yeni bir yol çizerek mutlu olduğunu biliyordu. Sonra şu cümleler döküldü dudaklarından:

"Ben zaten mutsuzum. Bu hikayede birisi mutsuz olacaksa o benim Mehmet. İki kişinin kederli olmasına ne gerek var? Ben yaşattığın bu gam ile bu sevdanın diyetini fazlasıyla ödedim. Sana çekecek bir acı kalmadı. İçimizden biri bari mutlu olsun. Sen mutlu ol. Her şeye rağmen..." 

Ah be Mehmet! Ne ettin sen bu güzel yürekli kıza? Neden incittin onun nazenin kalbini? Üstelik Esma Ana'sı da yok artık. Tam da sarıp sarmalayacağın vakit niçin buzlar ülkesine attın onu?

Radyoda yeni bir şarkı çalmaya başlamasına rağmen, Zeynep'in kulaklarında aynı ses yankılanıyordu:

"Sevgimizin aşkımızın üstünden"...

14 Mart 2017 / KONYA / 01.05

14 Aralık 2016 Çarşamba

Kore Turşusu Kimchi (Traditional Korean Napa Cabbage Kimchi)

Bloğumu takip edenler Kore lezzetlerine meraklı olduğumu bilirler. Kore turşusu olarak tanımlayabileceğimiz kimchi'yi yıllardır yapmak istiyordum ancak Kore lahanası (nâm-ı diğer Çin marulu) bulamadığım için yapamıyordum. Geçenlerde markette Kore lahanasına rastlayınca sevinçle atladım tabi :) 

Koreliler kimchi'siz sofraya oturmuyor desek yeridir. Hal böyle olunca da epey çeşidi var. Ben geleneksel Kore Kimchi'si yaptım. Tarif ise pek çok diğer tarifini deneyip memnun kaldığım Maangchi'den. Ben ilk deneme olunca  yarım ölçü yaptım. Ancak buraya orijinal tarifi yazıyorum:

Malzemeler:
* 3-4 orta boy Çin marulu
* 1/2 su bardağı tuz

Lapa için:
* 2 su bardağı su
* 2 yemek kaşığı pirinç unu
* 2 yemek kaşığı şeker

Sebzeler:
* 2 su bardağı kibrit çöpü şeklinde doğranmış turp ( Burada; görüntüsü bizdeki Japon turbuna benzeyen uzun turp kullanılıyordu ama dışı bizdeki 'içi kırmızı turp' gibiydi. Türkiye'de öyle bir şey olmadığı için ben direkt içi kırmızı turp alıp onu kullandım).
* 1 su bardağı kibrit çöpü şeklinde doğranmış havuç
* 7-8 yeşil soğan
* 1 su bardağı doğranmış Asya frenk soğanı (yoksa 3 adet doğranmış yeşil soğan)
* 1 su bardağı doğranmış bataklık maydanozu (minari) (Tabi ki ben bunun yerine maydanoz kullandım. Tarife göre minari şart değil, opsiyonel. Ben yine de normal maydanoz koydum).

Baharatlar ve Tatlandırıcılar:
* 1/2 su bardağı kıyılmış sarımsak (24 diş)
* 2 çay kaşığı kıyılmış zencefil
* 1 orta boy kuru soğan
* 1/2 su bardağı balık sosu (Türkiye'de bu satılıyor mu bilmiyorum. Kore marketlerinde vardır sanırım. Ancak varsa bile kimbilir yaparken içine ne konulmuştur düşüncesiyle ben Kore tariflerinde kullanmak üzere evde yapıp buzluğa atmıştım. Ondan yeterli miktarda çıkarıp kullandım. Balık sosu nasıl yapılır diye epey araştırıp yapmıştım. Balık, zerdeçal, defne yaprağı vb vardı).
* 1/4 su bardağı fermente karides (tabi ki kullanmadım)
* 2 su bardağı pulbiber (acı sevme durumunuza göre 1,5 bardakla 2,5 bardak arası olabilir. Ben Urfa biberinden 2 bardak koydum).

YAPILIŞI
Marulları suyun altında yıkayıp kök kısmına bıçakla çentik atın. Sonra nazikçe elinizle ikiye ayırın. Yapraklar zarar görmesin diye böyle yapılıyor. Bıçakla keserseniz zedelenir. Böylece her bir marulu ikiye bölmüş oldunuz. İleride dörde böleceğimiz için her yarının kök kısımlarına birer çentik daha atın. Sonra derin bir leğene doldurduğunuz suya batırıp çıkararak yaprakların iyice ıslanmasını sağlayın. Çukur bir leğenin içine alarak her bir yaprağı zedelemeden tek tek tuzlayın. Kök kısımları daha çok tuz yiyecektir sert olduğu için. Bunu yaparken yaprakların kökten kopmamasına dikkat edin. Tuzlanan yarımları leğende iki saat bekleteceğiz. Her yarım saatte bir alt üst ederek ve tabanında biriken suyu marulların üzerine dökerek her yerin iyice tuzlanmasını sağlayın. Bekledikçe marul yapraklarının solduğunu ve leğenin dibinde su biriktiğini göreceksiniz. Aşağıdaki fotoğraflarda pembe leğenli olanda biriken su görünüyor. 

Marullar iki saat beklerken siz diğer şeyleri hazırlamaya geçebilirsiniz. Öncelikle lapayı hazırlayın. Çünkü güzelce soğuyana kadar beklenecek. Bunun için su ve pirinç ununu bir kaba alıp tahta bir kaşıkla iyice karıştırın. Kabarcık oluşana dek yaklaşık 10 dakika orta ateşte pişirin. Şekeri ekleyip bir dakika daha pişirin ve ocaktan alıp tamamen soğumasını bekleyin.


Lapa bir köşede soğurken sebzeleri doğramaya geçebilirsiniz. Fotoğraflarda görüldüğü gibi yeşil soğanlar verev doğranıyor. 


Havuç ve turp önce ince ince kesilip ardından kibrit çöpü şeklinde doğranıyor. Ancak turbun dış kabuğu soyulacak.


Maydanoz ise bildiğiniz gibi. 


Kuru soğan, sarımsak ve zencefil blenderda çekilecek ve soğanlı bir lapaya dönüşecek. Balık sosu da aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi.


Bir kenarda iyice soğuttunuz pirinç unlu lapaya soğan lapasını, balık suyunu ve pul biberi ekleyip tahta kaşıkla iyice karıştırın. Elde ettiğiniz şeye "kimchi macunu" deniyor. (Kullanacak olsaydık doğranmış fermente karides de burada eklenecekti).


Doğranmış sebzeler ile kimchi macununu bir kapta iyice karıştırın (tahta kaşıkla).


Tüm bu işlemleri yaparken bir kenarda beklettiğiniz tuzlu marulları her yarım saatte bir kontrol etmeyi ve çevirmeyi unutmayın. İki saatin sonunda marulları önce çeşmeden akan soğuksuyla yıkayın ve sonra bir leğene doldurduğunuz soğuk suya batırıp çıkararak birkaç kez yıkayın. Yıkarken her bir yarımı elinizle çeyreğe bölün.  Böyle yapmak için önceden çentik atmıştık hatırlarsanız.  Ardından suyunun iyice süzülmesini sağlamak için sitile koyun. Kevgir yani. Biz Konyalılar kevgire sitil deriz :)

Aşağıdaki fotoğrafın sol kısmında tuzdan pörsüyüp sulanmış marullar görünüyor. Suyu iyice süzülen marulların herbir çeyreğine karışımı süreceğiz. Bunu dikkatlice, yaprakları kökten koparmadan, her bir yaprağa teker teker sürmek suretiyle yapacağız. Aşağıda sağdaki foto.


Koreliler kimchi'yi onggi adındaki özel güveçlerde saklıyorlar. Kore filmi-dizisi izleyenler bilir. İşte onggi:


Bizler kilitli plastik kaplara koyabilirmişiz Maangchi'nin dediğine göre. Ben bildiğiniz Türk usulü turşu kabına koydum :) 

Yerleştirme esnasında her bir çeyrek marulu ortasından yuvarlayarak yani ikiye kıvırarak koyacağız dikkatlice. Koyduktan sonra aralarda hava kalmaması için elle iyice bastırılacak. 2 gün boyunca oda sıcaklığında bekletilip fermantasyonun başlaması sağlanacak. İki gün sonra kapağını açtığınız zaman kimchi'nin ekşi kokmaya başladığına ve aşağıdaki fotoğrafın sağ kısmında görüldüğü gibi sulandığına şahit olacaksınız. Hatta suyunda köpükleşme oluyor. Bu hale geldiğinde buzdolabına koymanız gerekiyor. Artık fermantasyonuna orada devam edecek. Benimki iki günün sonunda aşağıda görüldüğü gibi 2 parmak su birikmiş haldeydi. Şu an yapalı 1,5 hafta oldu ve marulların üstüne kadar su birikmiş durumda. Ara sıra açıp kaşıkla bastırarak suyun her yere temas etmesini sağlamak gerekiyor.


Yaptığınız ilk anda kopan yaprakları bir tabağa alıp lokmalık doğradıktan sonra üzerine susam serperek yemeye yani "taze kimchi"ye geotjeori deniyormuş. İşte benim geotjeori'm:


Fermente olmuş kimchi'nin tadına henüz bakmadım ancak internette yazan "Koreliler bu kötü kokan şeyi neden yiyorlar?" sözü kesinlikle çok doğru imiş :) Koku bildiğiniz gibi değil :)

Allah ömür, sağlık, istek ve imkan verirse yeni tariflerde görüşmek ümidiyle.

THANKS MAANGCHI FOR THE RECIPE 🙋

2 Aralık 2016 Cuma

Miss Chocolate mı? Bir Daha Asla

Son zamanlarda Blogger'ların paylaşımlarında boy göstermeye başlayan bir mekan Miss Chocolate. Biz de geçenlerde ablamla gittik. Aynı menüleri alıp birlikte yedik-içtik. O gün oraya gidene kadar hiçbir şeyimiz yoktu. Orada yeyip içtikten sonra ikimiz de hastalandık. Ben bütün gece kıvrandım. Korkunç bir mide bulantısı, ağrılar ve diğer rahatsızlıklar... İkimiz de resmen iki gün yattık evde. Başka mekanlarda az bir miktar ödeyeceğim menüye yüksek fiyat ödeyip, üstüne bir de hastalık çekmenin sükut-u hayalini yaşadım. Tat noktasında da asla aradığımızı bulamadık. Cafe Mocha'yı çok severim. Ancak orada içtiğim Cafe Mocha kesinlikle mocha değildi. Aşırı derecede şeker ve çikolata tadı gelen, içerisine birazcık kahve ilave edilmiş sıcak çikolata gibiydi. Üzerinde süt köpüğü bile yoktu. Halbuki kenarlarından espresso dökülmüş süt köpüğü mocha'nın olmazsa olmazıdır. Waffle hamuru aşırı derecede yumurta kokuyordu. Yanında gelen kivi yenecek gibi değildi. Üzerine çatal batmayacak derecede sert ve hiçbir tadı olmayan bir saman gibiydi. Servis etmek üzere keserken bunu fark etmişlerdir. Fırlatsam karşıdakinin kafasını yaracak derecede sert olup hiçbir tat ihtiva etmeyen bu kiviyi müşterilerine sunmak yerine tedarikçiye iade etmelerini ve yenilebilir normal bir kivi ile sunum yapmalarını beklerdim. Kesilemeyecek derecede sert bir şey yenmez zira. Tatla ilgili şikayetlerimiz bununla da sınırlı değil...

DAHA ACISI, biz oradayken ezan okunmaya başladı. Mekan görevlileri müziği kapatmak yerine sesini kıstılar.

Tüm bunlardan sonra mekanın sahibi hanıma instagram'dan direct mesaj (DM) göndererek edep ve saygı çerçevesinde durumu ilettim. Kendisine yazdıklarımı direkt açıktan, herkesin göreceği şekilde paylaşım da yapabilirdim. Ancak bir işletme olmaları hasebiyle DM yoluyla sadece onların göreceği şekilde göndermeyi tercih ettim. Buna karşılık en azından bir geçmiş olsun demelerini umarken, geçirdiğimiz rahatsızlıkla alay eden bir cevap döndü. İnanın böylesini ilk kez görüyorum. Tonla para öde. Tat kötü olsun. Yediklerin yüzünden rahatsızlan. İnce düşüncelilik yapıp kimse görmesin ama onlara feedback olsun diye mekana mesaj gönder. Üstüne bir de alay edil! Diyecek söz bulamıyorum...

Netice itibarıyla ilk kez gittiğim Miss Chocolate benim için kesinlikle son oldu. Ağrılarla kıvrandığım o korkunç geceyi kimsenin yaşamasını istemem. Rahatsızlanmak ve paranızla alaya uğramak istemiyorsanız siz de gitmeyin derim.

Yazıma çok sevdiğim bir sözle son vermek istiyorum:

"İlim meclisinde aradım kıldım talep,
İlim en geridedir illa edep illa edep."

27 Ekim 2016 Perşembe

Şehit Astsubay Ömer Halisdemir

15 Temmuz hain darbe teşebbüsünden sonra ülkemizde Ömer Halisdemir'i tanımayan kalmadı. O gece hainlere İLK KURŞUNu sıkan kahramanımız Ömer Halisdemir...
Komutanı kendisini arayıp nöbet yerini koruması emrini verdiğinde "Emredersiniz Komutanım" diyor. Komutan soruyor "Oğlum Ömer bu işin sonu şehadet biliyorsun değil mi?" "Evet biliyorum komutanım" Bu nasıl bir teslimiyettir! Nasıl bir iman gücüdür! Adını ve hikayesini öğrendiğim ilk günden beri hep kabrini ziyaret etmek istiyordum. 9 ekim 2016'da kısmet oldu. Allah'a şükür, isteğimi kırmayan aileme de teşekkür ediyorum. 

Konya'dan çıkıp Niğde Bor'a bağlı Çukurkuyu Köyü'ne yöneliyoruz. Yolda Kaymak ve Köpük'e yani yeğenlerime anlatıyorum:
-Nereye gidiyoruz biliyor musunuz?
- Ömer Halisdemir'in kabrine.
-Peki Ömer Halisdemir kim biliyor musunuz?
-Kim?
-15 Temmuzda hain düşmanlar ülkemizi ele geçirmeye çalıştılar. Ömer Halisdemir ve onun gibi onlarca kişi Allah'ın izniyle düşmandan ülkemizi kurtardılar. Ömer amcanız ilk kurşunu sıktı. Düşmanla savaşıp vatan için, Allah için şehit oldu. Bütün bunlar siz uyurken oldu. Şimdi biz kabrine dua edip ona teşekkür etmeye gidiyoruz.


Öncelikle "Kızılca Kasabası'na Hoşgeldiniz"yazısı görünüyor. Oradan girip ilerleyince Çukurkuyu'ya dönülecek yere ulaşıyoruz.


Her yerde bayrağımız ve Ömer Halisdemir'in fotoğrafları var. Girişteki bir petrolde "ruhun şad olsun Çukurkuyu'nun aslan evladı" yazılı pano var. Kabre gidilecek yoldaki kocaman bayrağımızı taaa yolun ilerisinden bile görebiliyorsunuz.


Ve işte şehidimizin kabrindeyiz. 


Tarifi zor bir duygu yoğunluğu var burada. Ne yapıp edin ilk fırsatta muhakkak gelin derim.



Aradan üç ay geçmesine rağmen etraf ziyaretçi kaynıyor. Türkiye'nin her yerinden akın akın gelenler var. Kimi özel aracıyla gelmiş kimi tur gibi birleşerek gelmiş.

Ziyaretimiz bitince köyün içine yönelip şehidin taziye evine ulaştık. Beyler kapının önünde oturuyorlar. Evin içi ve avlu hanımlardan tıklım tıklım. Zannedersiniz ki defin yeni yapılıp eve dönülmüş.O derece kalabalık, o derece taze.

Şehidimizin anacığının o pamuk ellerinden öperken ona çok söylemek istediklerim vardı. Lakin o an hiçbir şey konuşamadım. Sadece başınız sağolsun diyebildim. Ona demek isterdim ki "anacığım sen ne mübarek bir kadınsın ki vatana böyle yiğit bir evlat doğurdun. Ben bugün, senin hiç tanımadığım oğlun için ağlıyorum. Senin oğlun bugün benim ağabeyim. Tüm Türkiye'nin kardeşi, babası, evladı, ağabeyi..." Ve bu güzel anaya aylardır aklımı kurcalayan bir soruyu sorabilmek isterdim. Eğer boğazım düğümlenmese ona derdim ki "Anacığım senin yiğit oğlun nasıl yaşadı nasıl bir iyilik yaptı ki bu mertebeye kavuştu? Bu memleket sayısız şehit gördü. Ancak biz tüm şehitlerimizi vatan payidarken uğurladık. Oysa senin oğlunun şehadeti, vatanın ya kalması ya düşmesi demekti. Nasıl bir iyilik yapmış, nasıl güzel ve istikametli bir hayat yaşamış olmalı ki; hiç kimsenin kendisini tanımadığı 80 milyonluk Türkiye'de bugün herkes onun adını biliyor, onun arkasından ağlıyor, milyonlar cenaze namazına katılıyor, şehadetinden beri milyonlar onun için dua ediyor ve üç ay geçmiş olmasına rağmen bugün hala kitleler onun kabrini ziyarete geliyor. Nasıl yaşadı? Nasıl yaşadı ki böyle güzel öldü? Hani dinimiz der ya 'nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz' diye. Senin oğlun nasıl yaşadı ki böylesi bir mertebeyi hak etti?" Bu soru gerçekten aylardır zihnimi meşgul ediyor. Cevabı arıyorum; bulmak istiyorum. Buna cevaben sadece 'Ömer Halisdemir iyi bir insandı' demek yetmez. Zira pek çok kişi iyi insan olabilir ama kimse kolay kolay böyle bir mertebeye kavuşamıyor. Neticede her şey nasip, evet. Ama Ömer Halisdemir nasıl yaşadı ki böyle bir nasibi oldu? Keşke bu sorunun cevabını duyabilsem...

Ev civarında bir araba takılıyor gözüme. Üstünde "kadere inanan insanı ölümle korkutamazsınız." yazıyor:


Çukurkuyu'da başınızı çevirdiğiniz her yerde Türk bayrakları ve Ömer Halisdemir posterleri var.

Evdeki ziyaretimiz bitince Kocaeli Belediyesi tarafından yapılan Şehit Astsubay Ömer Halisdemir Parkı'na uğruyoruz.





Konyamıza dönmeden evvel yol yorgunluğunu ve duygu yoğunluğunu bir parça topraklamak için güzel bir parkta piknik yapıyoruz.


Yeni bir yazıda buluşmak ümidiyle. Umut hep vâr olsun...


28 Eylül 2016 Çarşamba

İzmir&Konya Blogger Buluşması

13 Ağustos 2016 günü Konyamızda biz Blogger'lar için çok hoş bir etkinlik gerçekleşti #selcensevilayorganizasyon adıyla. Etkinliğin ev sahibesi etiketten de anlaşıldığı gibi İzmir'den gelen iki güzel Blogger arkadaşımızdı:
Mekanımız ise bizi aşağıdaki güzel tabakla karşılayan Deli Fırın idi:
Bu organizasyon vesilesiyle yıllardır merak ettiğim ancak belki orijinali değildir diye Konya'da tatmaya cesaret edemediğim boyoz ile tanıştım. İzmir'den gelen arkadaşlarımız bunun hakiki boyoz olduğunu, damağım da tadını onayladı :)
Etkinliğimizin iki güzel ev sahibesi pek çok sponsordan denememiz için harika hediyelerle gelmişler. Kendileri de eli boş gelmeyip bizlere İzmir'in meşhur incir lokumundan getirmişler:


Sponsorlarımızın hediyeleri ise şöyle:



İşte instagram kullanıcı adlarıyla sponsorlarımız:
Selva bizlere içinde makarnadan irmiğe pek çok şey bulunan bir lezzet paketi göndermişti. Pakmaya ve Kenton denememiz için pudingler, Bebak çeşitli el vücut ve koruyucu bakım kremleri, Ekoz Kozmetik vanilyalı oda kokusu, Blogger arkadaşımız Melek kokulu taş ve Fikriye Abla saksı süsü getirmişlerdi. Dedsan Mobilya mutfakta iş yaparken tariflere kolay ulaşmak ve tableti  mutfak kazalarına karşı korumak için harika bir tablet tutucu tasarlamış. Fotoğrafta ekmek kesme tahtası şeklinde görünen beyaz renkli obje o. Gerçekten harika bir ürün. Mutfakta iş yaparken ister telefonu-tableti, isterseniz de tarif defterinizi koyun.



Yine bu etkinlik vesilesiyle tanıştığım Babamın Bahçesi ise bizlere zeytinyağı, nar ekşisi, limon reçeli, ayva reçeli, portakal reçeli, portakal kabuğu reçeli ve biber salçasından oluşan harika bir paket göndermiş. Özellikle biber salçasının kıvamına ve tadına bayıldığımı söylemek isterim.


Gerçekten çok emek verilmiş harika bir organizasyondu. Öncelikle organizatörlerimiz Selcen ve Sevilay Hanımlara, sonrasında gerek mekanıyla gerekse hediyeleriyle bizlere destek veren sponsorlarımıza ve katılımcı Blogger arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Konya'da bildiğimden ve sandığımdan fazla Blogger olduğunu da bu organizasyon vesilesiyle öğrendim. Her şey gerçekten çok güzeldi. En kısa zamanda arkadaşlarımla yeni etkinliklerde bir araya gelmeyi ümit ediyorum. Hepinize mutlu günler :)

27 Eylül 2016 Salı

Bilir misin AbdUllah?


Hiç dinmeyen bir acıyla yaşamak nasıl şeydir bilir misin AbdUllah? Peki ya dinmesinin neredeyse kâbil olmadığını bilerek yaşamak? Allah (cc) ol derse her şey olur, amenna. Lakin başına gelecek imtihanın varsa, çekecek çilen de vardır. Yaşarsın o acıyla birlikte. Gülersin, ama sahte. Eğlenirsin, ama anlık. An be an içindedir, kalbindedir, yüreğinin en derin yerindedir bu sızı. Uyuyamazsın, nefes alamazsın. Düşünmekten de hiç bir şey elde edemezsin. Hayat artık eskisi gibi değildir. Mutlu olmaktan, huzurlu yaşamaktan ziyade, "mış gibi yapmaya" başlarsın. Ahh ne istemiştir oysa senden? Niçin yapmıştır bu kötülüğü? Hayatını mahvetmekle elde ettiği nedir? İlk sınavda kağıdı kalemi ortada bırakıp kaçan öğrenci nasıl mezun olur ki mektepten? Madem okula başlayıp öğrenci olmaktı kararı, sınavlarla karşılaşacağını bilmiyor muydu? Cesareti? Dağlar ardında. Kararlılığı? Hiç olmadı ki! Umut? Sandıklara kat kat kilitlediğin hazinen. Hayat, tek seferlik seyahat. Ömür, dönüş bileti olmayan yolculuk. Değer mi peki heba etmeye? Asla! Lakin yapamıyorum be AbdUllah. Kendimi mi kandırıyorum dersin? Belki. Keşke mümkün olsaydı. Hayatımı mahvetmekten kazancı ne olmuş bunu sormam keşke mümkün olsaydı... En kötüsü de ne biliyor musun? İnsan bunları göre göre, iyi niyet tohumlarını kaybediyor. İyi niyet? Ara ki bulasın artık. Sence ben artık kötü biri miyim AbdUllah? Yarı yolda bırakacak eş, dost, aile, arkadaş, yaren çıkmasın artık karşıma! İnsan olan, yoldaşını tek bir yerde yarı yolda koyar. Ölüm geldiğinde. O, o öldü mü ki AbdUllah? Niçin yok artık? Uyansana gayrı! O yaşıyor! Asıl sen öldün...

27 Eylül 2016 / KONYA /01.41