19 Aralık 2012 Çarşamba

Kıyamet Senaryoları


Maya Takvimi diye bir şeyden bahsediliyor biliyorsunuz. Onların inanışına göre 21 Aralık 2012'de kıyamet kopacakmış. Hatta iki yıl önce bu konuda bir film bile yapılmıştı. ABD hükumeti gizlice bir yat yapıyor ve çok yüksek miktarda para verenleri bu yata alıyordu. Sonra beklenen günde kıyamet kopuyor, dünya helak oluyor ve sadece bu yata binenler kurtuluyorlardı =) Ne yazık ki şimdi de her gün haberlerde kıyametten korunmak için yapılan sığınakları izliyoruz. Bu noktada İslam Dini'nin güzelliğini bir kez daha görmüş oluyoruz. İman etmemiş ya da batıl inançlara inanmış kimselerin böyle kaygılar yaşaması normal elbette. İnsan bu durumları gördükçe yadırgamıyor, ancak üzülüyor. "Bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı". Ancak bana en ilginç gelen tarafı, ülkemizdeki bazı insanların bu safsatalara inanıp korunma tedbirleri almaya kalkışması. Bizim inancımıza göre kıyametin bazı alametleri vardır. Misal zamanın su gibi akıp geçmesi, hani son yıllarda çokça yaşadığımız. Ama bu alametlerin hepsi henüz çıkmadı. Birincisi bu. İkincisi her Müslüman bilir ki eğer kıyamet kopuyorsa, tek bir canlı bile sağ kurtulamaz. Kıyamet demek, dünya hayatının sonlanması demektir. Artık herkes ahirete irtihal eder ve oradaki yeni hayatımız başlar. Mayaların tezine göre 21 Aralık'taki kıyametten :) sadece İzmir'in Şirince Köyü'nde bulunanlar ve yurt dışında bir yerde bulunanlar kurtulacakmış. Ve ülkemizden bazı ünlülerin buradan kendilerine yer ayırttıklarını haberlerden her gün öğreniyoruz. Üstelik onbinlerce dolarlık fiyatlardan bahsediliyor. Arkadaşlar, adına ister kıyamet deyin ister afet, Cenab-ı Hak bir afatı verince kim kurtulabilir? Filan yere sığınanlar kurtulacak gibi bir safsataya ancak gülünür. Hazreti Nuh'un oğlu Allah'a (celle celaluHu) iman etmemişti ve ben yüksek dağların üzerine çıkıp kurtulurum tufandan demişti. Ne oldu? İstediğin en yüksek dağa çık, Allah'ın afatı geldiyse kim nereye kaçabilir ki? Rabb'im afetle imtihan etmesin hiç birimizi. Ben aramızda bunlara inanan cahillerin bu denli çok olduğunu hakikaten bilmezdim. Bu kıyamet senaryolarına inanan yabancıları hoş görebiliyorum. İslam'ı bilmeyen birisi buna inanabilir. Ancak Müslüman'ım diyen bir kimse buna inanıyorsa orada bir sorun var demektir. Bu kimseler için üzüleyim mi bu durumlarına şaşırayım mı bilemedim.

İnanan o gün kıyametin kopacağına inanıyor. Biz de cumartesi için misafir kabul ettik =) Kimileri hayatını bir vehimle karartıp korku ve endişeden çekilmez hale getirirken, kimileriyse hayatına normal seyrinde devam ediyor. Bu Maya senaryosu belki bir bakıma iyi oldu. İnsan hayatı ve çevreyi sorguluyor. Etrafındakilerin nasıl insanlar olduğunu daha iyi anlıyor. İmanın nasıl sükunet verici bir güç olduğunu daha iyi görüyor insan örneklere baktıkça.

Şirince'ye sığınıp kıyametten kurtulacağını zanneden aramızdaki cahillere sesleniyorum. Eğer inandığınız kıyametse, ondan hiç kimse zaten kurtulamaz-kurtulamayacak. Eğer inandığınız bir afet olacağı ise, afetten de bir köye değil ancak ve ancak Allah'a sığınılır. Nüfusu 350 olan Şirince'de o gün 60.000 kişi bulunacakmış. Korunayım derken asıl afatın içine siz düşmüş olmayın sakın =)))

Hepinize sevgilerimle. Umut hep vâr olsun.

6 Aralık 2012 Perşembe

tedirgin bir yazı

Merhaba Abdullah,

Biliyorum, uzun zamandır yazmadım sana. Ne desen haklısın belki. Lakin yorgunum ve "içimde ölen biri var". Her şeye rağmen hala "içimdeki tedirgin çocuk" harekete geçmek istiyor. Ben de ona izin vermek istiyorum. Dinlenmek, arınmak ve o çocukla birlikte büyümek istiyorum.

Koşturarak yaşamak bana göre değil. Ruhuma nefeslenecek zamanlar kalmalı. Gecenin simsiyah aydınlığında limonlu şekersiz çay eşliğinde ağlayan bir gönül, yalnızlık şerbetiyle güç bulup dupduru dualarla arınmak ister. Gecenin karanlık olduğunu söylüyorlar insanlar. Öyle midir hakikaten? Yüreğin ışıldıyorsa gece sana karanlık değildir ki. Yahut ömrün karanlıksa gün sana aydınlık mıdır? 

Bilemedim Abdullah. Yürek yorgunluktan nasıl silkelenir bilemedim. Özlemek nedir diye sorarsan, onu tüm benliğimle biliyorum işte. Üç yıldır gözümün bebeğinden ayrı kalmışım. İnsan ömründe üç koca yıl! Özlemek nedir diyorsun hemi? Her şeyden önce şükretmektir. Özleyecek bir değerin olduğuna şükretmek. Sonra böyle buruk-kekremsi bir tattır ağzının tam orta yerinde. Ne yapsan kaybolmayan, asla seni terk etmeyen tatsız bir tat. Ruhunda ince bir sızı vardır ki, avcının namlusundan çıkan bir merminin göğsüne battığı ceylandaki sızıyla aynıdır. Kokusunu duymak istersin, duyamazsın. Sürmeli gözlerini görmek istersin, göremezsin. Bir hayali vardır elinde. Hayali hep gözlerinin önündedir. Hayali hep seninledir.

Haykırmak istersin sonra Akyokuş'a çıkıp tüm Konya'ya:

"Oy benim canımın içindeki merhem, oy benim yüreğimin ta kendisi! Sürmeli gözlerine hayran olduğum Urfam! Nasıl seviyorum seni bilemezsin. Özlemin nasıl kavuruyor bilemezsin..."

He ya, nereden bilsin ki Abdullah? Urfam hiç Urfa'ya hasret kalmış mı ki bilecek? Lakin yine de anlar O beni. Ruhumdaki en derin sızı bile onun buğulu gözlerine bir kez bakınca geçmiyor mu? Nasıl değişik bir duygudur bu! Konya'nın gözlerinin içine bakıp "Sen aşkımsın, O tutkum" demek nasıl değişiktir! Vallahi öyledir. İkisi de gözümün bebeğidir. Lakin hasret çok fena yakıyor beeh! Yok mu bana bir kurtuluş yolu?

Yorgun, sevdalı ve tedirgin birini görürsen, işte o benim Abdullah; bilesin...

06 Aralık 2012 / KONYA / 17.05

26 Kasım 2012 Pazartesi

Grip çayı, Tatil ve Fatih Sultan Mehmet

Geçen hafta izindeydim. Evde vakit geçirdim. Biraz da şifayı kapmıştım ve gün boyu ot çayımı içtim =) Tadı hoş ve şifalı bir çay. Denemek isteyenleriniz olursa şöyle yaptım:

Geniş bir otçayı cezvesi ya da demliğin içine göz kararı ıhlamur, büyüklüğüne göre bir ya da iki çubuk tarçın, bir adet ceviz yaprağı, iki adet ayva yaprağı, 3-4 tane karanfil ve üstüne kaynar su konup ocakta kaynatılır. Bitince üstüne tekrar su eklenip tekrar kaynatılır. Böylece 4 sefere kadar içilir. Sonra posası dökülüp tekrar hazırlanır.

Tatilde bir yandan Gazze'de olanlara üzülürken, diğer yandan sağlığın kıymeti hakkında düşündüm hep. İzlediğim bir dizide aktörün bacakları yapılan iğne ile uyuşturulunca, bir kaç saatliğine de olsa tekerlekli sandalyeye bağlı kaldı. O an aklıma "Ya hakikatte bir insan bu vaziyette iken deprem olsa, yangın çıksa, bir hadise olsa ve kaçmak gerekse ne olur? Bu iğneyi yaptıran kişiler neler hisseder acaba?" diye düşündüm. Bilhassa doğum yapan hanımlar. Fakat daha sonra ya iğnenin etkisi ile bir kaç saatliğine değil de ömür boyu böyle olanlar ne hisseder diye düşündüm. Allah (cc) cümlemize sağlık afiyet şifa versin.

Sonra rahatsızlıktan ötürü sesim kısıldı. Önce az da olsa çıkıyordu. Ertesi gün sıfıra sıfır gitti sesim. Annemlerle konuşurken (daha doğrusu fısıldarken) babam dudak hareketlerimden de olsa anlıyor ve cevaplıyordu. Annem ise "Ne dediğini anlamıyorum. Yanında bir kağıt kalem bulundur ve benimle yazarak konuş" diyordu =) Yerimden kalkamayacak düzeyde hasta iken anneme seslenmek istediğimde, fısıltımı duymadığı için masaya ya da sehpaya elimi tıklatarak bana bakmasını sağlıyordum. O an sesimizi düşündüm. Cenab-ı Hakk'ın pek çoğumuza doğuştan verdiği sağlıklı bir vücut, belki de hasta olana kadar hiç dikkatimizi çekmiyordu. Düşündüm. Pazartesi iş başı yapacağım nasipse ve konuşmam gerekecek. Sonra belki telefonum çalacak ve cevaplamam gerekecek. Oysa ben hiç birini yapamayacağım. Peki iş yerinde nasıl işimi yapacağım? Ses ne büyük bir hazineymiş meğer...

Tatilde bu ve buna benzer şeyler düşündüm sürekli. Rabb'im cümlemize beden ve ruh sağlığı versin. Sağlık sıhhat afiyet içinde hayırlı bir ömür nasip etsin (Amin).

Dün takvim yaprağında okuduğum etkileyici, düşündürücü ve geldiğimiz noktaya bakınca üzücü bir olayı sizlerle paylaşmak istedim. Takvimden aynen yazıyor ve herkesi fikretmeye davet ediyorum:

"FÂTİH'İN BEDDUÂSI

İstanbul'un henüz feth olunduğu günlerdi. Sultan Fatih (1432-1481) şehri gezmeye çıkmıştı. Halkın arasında dolaşırken yardımcıları; Sultanım "bu adamı bir dinleyin" diye üstü başı hırpâni yaşlı bir keşişi getirdiler. Fatih sordu: "Bu halin nedir?" Keşiş cevap verdi: "Devletlu efendimiz! Şehrin kuşatılması başladığında Konstantin beni huzuruna emredip sordu: 'Şehri alacaklar mı?' Ben okuduğum eski kitaplarla cevap verdim: 'Evet, maalesef alacaklar!' Konstantin bu cevaba hiddet edip beni adamlarına tutturup zindana attırdı. Fakat işte, dediğim neyse aynen çıktı."

Sultan Fatih meraklanmıştı, adama sordu: "Söyle bakalım, bu İstanbul bizim elimizden çıkacak mı?" Yaşlı keşiş cevap verdi: "Bu şehrin düşmanı çoktur sultanım! Fakat vaziyet öyle gösteriyor ki, burası uzun müddet sizlerin elinde kalacaktır. Amma sizin aranızda fesat çıkar, kendi menfaatlerini düşünenler artar, elindeki mülkü yabancılara satanlar ve dahi yabancılardan medet umanlar çoğalırsa bu şehir sizden de çıkar!" Sultan Fatih keşişin bu cevaplarından çok müteessir oldu ve ellerini kaldırarak şöyle beddua etti: "Dilerim o tür kimseler Allah'ın gazabına uğrayıp kahrolalar!"

Hepinize sevgilerimle. Umut hep vâr olsun.

13 Kasım 2012 Salı

DEYR YAKUP MANASTIRI VE NEMRUT TAHTI

Canım Urfam'ın en merak ettiğim yerlerinden biri Deyr Yakup Manastırı. Ancak halktan görevliye kadar kime sorduysam yerini bilene rastlamamıştım. 2009 yılında Urfa televizyonundaki gezi programı kapsamında buraya gidildiğini gördüm ve videolarını izleyerek adım adım kaydettim. Sora sora Bağdat bulunurmuş derler. Eyüp Nebi Mahallesi'nden yukarı doğru çıkıp sağa dönünce o civarda olduğunu biliyordum. Oraya kadar geldik. Sonra sekilerde iş yapan bir Urfalı teyzeye sorduk yolu. Şaşkın gözler içinde tarif etti. Meğer şaşkınlığı yolun nasıl fena olduğunu anlamamız içinmiş =) Ve her Urfalı'da duymaya alıştığımız gibi, bizi hemen eve davet etti teyze buyrun çay içelim diye. Fakat ben bir an evvel menzile varmak heyecanındaydım ve vakit akşama dönmeden tepeye çıkalım diye teşekkür ederek ayrıldık.

Belli bir noktaya dek arabayla geldikten sonra arabadan inip yayan devam ettik. Bu noktada yolun uzunluğunu ve sarplığını (izlediğim videodan ötürü bildiğim için) yanımıza fazla bişey almadık. Sadece fotoğraf makinası ve soda. Çünkü o sıcakta o yolda her yük ağır gelirdi. Birbiri ardına sıralanmış tepeleri aşarak menzile varacaktık. Ancak üçer üçer görünüyordu tepeler. Ve biz üçüncü bittiğinde yol da bitecek sanıyorduk. Ancak her üçüncüden sonra bir üç tepe daha görünüyordu. Adeta bereketlenen yollar bir türlü bitmek bilmiyordu. Dağa tırmanmayı severim çocukluğumdan beri. Ama hayatımda hiç bu kadar uzun süre durmaksızın dağa çıkmamıştım =)

Geçtiğimiz yollar kupkuruydu. Ekim ayının sıcacık Urfası:


Yol boyunca görüp görebildiğimiz tek yeşillik bu idi :


Uzun uğraşlardan sonra pert olmuş bir şekilde en tepeye varabildik =) Oranın esintisi, havasının muhteşemliği ve manzarası tüm yorgunluğumuzu unutmamıza yetti. Canım Urfam'da her yer sıcaktan cayırdarken, tam o Nemrut Tahtı'nın olduğu yer nasıl püfür püfür esiyor anlatamam. Nemrut; en güzel, en serin, en esintili tepeyi bulup oraya konuşlanmış.

İşte tepeden Urfa manzarası. Elbette bu, görüntünün zoom'lanmış hali. Karşıda olimpik stadı görebilirsiniz:


Bu da tahta çıkarken etraftaki mağaralar:


Mağaralardan birinin içi:


İşte bu da Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın afişlerinden görmeye alışkın olduğumuz Deyr Yakup Manastırı; nihayet muradıma erdim =)




Manastırın yuvarlağından aşağıya bakış:


Ve işte manastırın hemen arka tarafında kalan Nemrut Tahtı:


Tahtın kalıntıları desek daha doğru olur:



Ve yine Nemrut Tahtı'nın kalıntıları:


Bu da tahtın civarındaki su sarnıçlarından birisi, içerisine merdivenle iniliyor bir başka yerden:


Hakikaten burada her şey düşünülerek bir yaşam alanı oluşturulmuş. Merdivenler, odacıklar, yerlerde su kanalları (hani bizim şimdilerde bile her şehirde göremediklerimizden)... İnsanı hayrete düşüren bir dizayn ve gizemli bir dünyadan kalanlar... Canım Urfam, Deyr Yakup'a ve Nemrut Tahtı'na çıkarken nasıl yoruldum biliyorsun. Ve lâkin sana olan her yorgunluğa değer, bunu da biliyorsun. Çok seviyorum ben seni. Ve dahi çok özledim...



Bu da geziden sonra şehre indiğimizde gördüğümüz isot anıtı. Hepinize sevgilerimle. Umut hep vâr olsun.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Sevilen Blog Ödülü



Sevgili Tosbağalar bloğumu ödüle layık görmüş. Kendisine çok teşekkür ediyorum.

Ödüller ve mimler ilk duyana tuhaf gelse de, bilmediğimiz blogları tanımak ve motivasyon açısından hoş olduğu kesin. Bu ödülün kuralı, 10 kişiye gönderilmesi imiş. Ben de hemen sekiz isim yazıyorum ve kalan iki boşluğu bilerek bırakıyor, bu vesileyle tüm sevgili blogger'lara gönderiyorum; kabul etmeniz ümidiyle.

Papatya Şef (Medine'den sofrasını bizlerle paylaşan Aynur Ablamız)

Nuran Gönç (Blog dünyasına yeni katılan ve çektiği resimleri, gezdiği mekanları bizlerle paylaşan arkadaşımız)

Mehmet Saraç (Gezi hatıralarını ve tecrübelerini bizlerle paylaşan Urfalı büyüğümüz)

Urfa Mutfağı (Hakiki Urfa mutfağını öğreneceğiniz blog)

Arife Tarif Gerek (Okyanus ötesinden enfes tariflerini bizlerle paylaşan bir anne)

Muhterem'le Geziye (Gazete'de bloğunun haber olması vasıtasıyla tanıdığım, muhteşem bir gezi arşivi olan Muhterem Ablamız)

Mine Tozanlıoğlu (Annesine düşkünlüğüne ve insanları mutlu ederek mutlu olmasına hayran olduğum Samsunlu Arkadaşım)

Malatya Yemekleri (Malatya'dan gelen bir anne sesi)

"Dün, dünle birlikte gitti cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lazım." Hazreti Pîr

Hepinize sevgilerimle.

8 Ekim 2012 Pazartesi

GÖZÜMÜN BEBEĞİ

Böyle bir yazı nasıl kaleme alınır, hangi kelimeler içimdeki acıyı ifade eder bilmiyorum. 1,5 yıldır Suriye'de süren zulüm için üzülüyor, dua ediyor, o masum insanların kurtuluşu için adeta gün sayıyoruz. Vatansız kalmalarına, çadırkentlerde hayat sürdürme çabalarına, haberlerde bilhassa çocuklar ve yaşlıların durumuna, bölünen ailelere ayrı ayrı üzüldük. Elimiz yetmedi bu işi düzeltmeye. Dilimiz de yetmedi. Son seçenek olan kalbimizle buğz etme yolunu seçtik. Ve adını yazarak bloğumu kirletmek istemediğim o pisliğin bir an evvel bu zülme son vermesi, kendi insanlarını katletmeyi bırakması için dualar ettik. Cenab-ı Hakk'ın sabrına bir kez daha hayran olarak, O'nun ihmal etmeyeceğini, imhal edeceğini bilerek bekledik. Ve beklemekteyiz.

Dünya yüzünde zulüm gören herkese üzülür Müslüman kalbi. Dili, rengi, ırkı ne olursa olsun. Neticede insandır çünkü. Ancak itiraf etmeliyim, bir müddettir daha farklı bir acı yaşıyorum. Çünkü o pisliğin kendi gibi pis olan bombaları benim güzel memleketime de isabet etmeye başladı. Hataen atıldı, denk geldi diyor. Lakin ben buna inanmıyorum. Güzel yurdumu savaşa çekebilmek için her yolu deneyip muvaffak olamayınca, yanlışlıkla denk geldi ayağına yatarak bombaları bize isabet ettirmeye başladılar. Hatayımız'a, Şanlıurfamız'a düşüyor bombalar. Vatanın salahiyeti söz konusu olduğu için insanın ağzının tadı tuzu kalmıyor. Bu yazıyı günler öncesinde yazmak istedim. Ancak elim varmadı. Canım Urfam'ın 10 ilçesi var. Hepsine gittim. Nedendir bilmem, Akçakale'nin yeri bende hep ayrı olmuştur. Orada ayrı bir huzur buluyorum. Ne var diye sorarsanız, gezip gördüğüme göre özel olan hiç bir şey de yok. Evler ve insanlar. Bir de sınırdan bakınca Suriye'yi tam karşınızda görüyorsunuz o kadar. Fakat Akçakale ilk günden beri gözümün bebeği olmuştur. Canım Urfam'ın her yeri çok özeldir benim için. Ancak Akçakale'de ayrı bir huzur ve derin bir hüzün hissetmişimdir hep.

Şimdi o pisliğin bir an evvel akıbetine uğraması için daha çok dua ediyorum. Gözümün bebeğine dokunmuş. Allah (celle celaluHu) müstahakkını tez zamanda versin. Her insanın ıslahı için, kurtuluşu için dua etmek en güzel olanıdır. Lakin vatana ihanet edenleri affedemiyor ve onlar hakkında iyilik isteyemiyorum. Bu gudubet hem kendi vatanına ve insanına ihanet etti hem bizim vatanımıza dokundu.

İkinci resimdeki yavruya dikkat edin lütfen. Bir yandan koşuyor, bir yandan kulaklarını tıkamış. İçim ezildi bu resmi görünce.

Dilerim ki Cenab-ı Hak bu millete bir daha savaş yüzü göstermesin. Ve dünyadaki tüm mazlumları bir an evvel kurtarsın. Zalimlerin müstahakkını versin.



Umut hep vâr olsun. Hepinize sevgilerimle.

08 Ekim 2012 / KONYA / 11.24

2 Ekim 2012 Salı

ANNEME "SEN SEN DEĞİLSİN" DEDİLER!!

Merhaba Arkadaşlar,

Son günlerde başımıza gelenleri anlatsam şaşırır mısınız yoksa "Burası Türkiye" deyip geçer misiniz bilemiyorum. Annem Aralık doğumlu. Bundan bir kaç yıl önce seçimler zamanı annemin nüfus cüzdanı yenilendiğinde Kasım yazdıklarını gördük. Annem bu durumu düzeltmek için nüfusla görüştü ancak ilginç bir şekilde nüfusun bilgisayar kayıtlarında Kasım yazdığını öğrendik. Ve memurun anneme söylediği müzelik söz "Sen ne zaman doğduğunu bilmiyorsun. Biz biliyoruz. Kasımda doğdun." =) Güler misin ağlar mısın? Annem gibi eğitimli ve kendini yetiştirmiş bir hanıma nüfus memurunun dediği, doğum tarihini bilmemek oldu. Hatayı kendileri yaptıkları için kabul etmediler tabi ve kesinlikle de düzeltmediler. Eskiden nüfus cüzdanları biliyorsunuz elle yazılırdı. Bilgisayarla yazılmaya başlanınca onlarca yıldır nüfus cüzdanında Aralık yazan annem birdenbire Kasım doğumlu oluverdi! Babasının memuriyeti yüzünden Polatlı'da doğmuş annem. Bizim buradaki nüfus müdürlüğü başından savmak ve hatasını örtbas etmek için işi düzeltmedi ve "Polatlı'ya gidin oradan düzeltin" dedi. İllallah diyen bizler de meseleyi öylece bırakmıştık.

Aradan bir kaç yıl geçti. Geçtiğimiz günlerde evimizi (annemin üzerine) teminat gösterip yeni bir ev almaya niyetlendik. Ancak tapuya gittiğimizde anneme "Bizdeki kayıtlarda aralık doğumlusunuz. Oysa nüfus cüzdanınızda kasım yazıyor. Siz aynı kişi misiniz kanıtlayın." dendi. Biz bu olayı unutmuştuk bile. Böyle bir cevapla karşılaşınca şok olduk tabi. İstikamet nüfus müdürlüğü. Nüfus yine bir kaç yıl önceki tavrını sergileyip cevapsız ve çözümsüz bırakmayı seçti. Çıkarabilecekleri her tür marazayı çıkardılar. Tapu nüfustan bir yazı istedi. Nüfus o yazıyı vermedi. Vermek için tapudan üst yazı istedi. Tapudan üst yazı istendi, tapu o yazıyı vermedi. Sonra avukatımız tapuya başvurup üst yazıyı aldı. Bu yazı ile tekrar nüfusa başvuruldu. Nüfus bu yazıya rağmen tapunun istediği bilgileri değil baştan savma bilgiler içeren bir yazı verdi. Tapu bu cevabı kabul etmedi, nüfustan tekrar yazı istedi. Nüfus bu yazıda zorluk çıkardı. Git gel git gel annemle babam tapu ile nüfus arasında günlerce mekik dokudular. Annem nüfus müdürüne çıkıp bu olayın çözümünü istediğindeyse nüfus müdürünün cevabı ilginçti:

"Bu kayıtlar 30 yıl öncesine ait ve şu an burada 30 yıl öncesinden hiç bir memur çalışmıyor. Ben ne bileyim senin aynı kişi olduğunu?"

Lafa bak hizaya gel! Devlette süreklilik esastır. O an çalışan memur dünyaya kazık çakacak değil ya! O gidince bütün bilgiler uçmuş ya da değişmiş mi oluyor yani? Ve babamın olaya yorumu:

"Şimdi başbakan çıkıp 'benden öncekiler imf'den borç almış. 20 yıl öncesinde ben yoktum. ne bileyim bu borcu? ben bu borcu kabul etmem-ödemem' dese olur mu? Bu da en az onun kadar komik."

Nihayeti nüfus müdürünün bizi şok eden cevabı ile başka çaremiz kalmayınca kaymakama çıktık. Görevli annemi "çok sıra var" deyip kaymakamla görüştürmemek istemiş. Ancak sinirleri iyice gerilen annem bekleyeceğim ve görüşeceğim deyince, sıra bitince mecbur içeri almış. Problemi dinleyen Kaymakam Bey sorunun çözülmesi için talimat vermiş. Nüfus müdürü ile görüşüp "vatandaşı mağdur etmeyin. sorunu çözün." demiş. Nüfus müdürü kaymakamın yanından ayrıldıktan sonra yine başından savmaya çalışmış bizimkileri. Baştan savma bir yazı verip savuşturmuş. Tabi yazılar kapalı zarf içinde olduğundan, tapuya gidene kadar içinde ne yazdığını öğrenemiyoruz. O resmi yazıda da "biz ne bilelim aynı kişi mi" falan yazıyor. Avukatımızın söylediğine göre resmi yazıda bu cümleyi kullanmak suçmuş. Nüfus bilmeyecek de kim bilecek? Oradaki bir memurun hatası ve aralığı kasım diye yazması başımıza ne işler açtı. Her neyse. Tabi tapu bu yazıyı yine kabul etmemiş. Annem tekrar kaymakama durumu bildirmiş. Kaymakam nüfus müdürünü çağırmış ve yanındayken tapu müdürlüğünü aratıp görüştürmüş. "Vatandaşın sorununu halledin. Milleti mağdur etmeyin ." demiş. Nüfus müdürünün, kaymakama duyurmadan bıyık altından vatandaşa yani anneme verdiği o kibar o enfes cevap "sen hala mı gitmedin!" Ey Allah'ım, hikmetinden sual olunmaz ama dışarıda onca dürüst, nazik, işini iyi yapan insan gezinirken görevini ve makamını kötüye kullanan kişileri bazı yerlere getirmende elbet bir hikmetin vardır. Ülkemizin ne kadar zengin olduğunu bu olaylarla bir kez daha anladım. Bizde bunca tuhaf memur varken iyi batmıyor bu ülke.

Her neyse. Kaymakamın talimatına rağmen olay çözülmeyince avukat valiye gidelim demiş. Yapılanlardan o da rahatsız olmuş. Hepimiz adeta çıldıracak konuma geldik. Günlerce git gel uğraş. Bu arada yeni alınan evin tapusu bize geçmişti ama eski evin teminat işi tapudan halledilemediği için evi satan amcanın parası ödenemedi. Adamcağıza nasıl mahcup hissettik kendimizi. Bizden kaynaklanmadı ama yine de çok üzüldük. Hiç bir şekilde çözülmedi sorun. Nüfus müdürlüğü işi iyice yokuşa sürdü. Edilebilecek her tür eziyeti etti. Hiç bir çaremiz çıkar yolumuz kalmadı. Son çare annemlere "tapuyu ev sahibi amcaya tekrar devredelim" dedim. Ve eğer iş hiç bir şekilde çözüme ulaşmasa da tekrar devir yapsaydık, nüfustaki bir memurun basit görünen bir hatası yüzünden tek kalemde yaklaşık 15.000 liramız çöpe gitmiş olacaktı. İki kez tapu masrafları, dosyalama masrafları, sigortalar, ipotekler,.... Git gellere yapılan masrafı ise hiç saymıyorum. Yaşadığımız manevi sıkıntılar ve can sıkıntısı da cabası...

En sonunda annemlere "Bizim eski işverene bir danışayım, bu işi çözmek için nereye başvurmamız gerektiğini o bilir." dedim. Fakat mevzu buralara gelmeden çözülebilecek kadar basitti. Hiç sevmediğim bir şeyi yaptım ve hocaya sormaya karar verdim. Bildiğin tüm makamlara çıkıp da işi çözemeyince, daha üst olarak nereye gideceğini bilemiyor insan. Hani böyle bir konu yüzünden de valilik makamı meşgul edilmemeli bence. Tevafuk bu ya hoca o gün bizim işyerine geldi. Eski öğretmen olduğu için hoca diyoruz. Şimdi milletvekili. Mevzuyu kendisine özetledim. "Biz bu durumu çözmek için nereye başvurmalıyız?" dedim. Direk "Annenin adını ve nüfusa kayıtlı olduğu ilçeyi söyle" dedi. Şaşırdım, söyledim. Nüfus müdürünü aradı. Müdür telefonda iki saat lafı dolandırdı. Bunalan hoca telefonu kapatıp tapu müdürünü aradı. Konuşmaları bir dk bile sürmedi. Tapu müdürü "bana gelsinler" demiş. Annemlere bilgi verdim. Gittiler müdürün yanına. Memurlardan annemin dosyasını istemiş. Memurlar iki koca klasör getirmişler tapu müdürüne. Ve müdürün yorumu: "Nüfusa kayıt noktasında her tür bilgi aynı. Bu insanın aynı kişi olduğu aşikar. Niçin vatandaşı mağdur ediyorsunuz?" deyip direk olayı halletmiş. Zaten hem tapuda hem nüfusta eski nüfus cüzdanı ile yenisinin fotokopileri var, ikisi de resimli. Tüm bilgileri aynı. Sadece birinde aralık yazıyor birinde kasım. Bu imza ile belgemizi alınca teminat işlemleri bitti ve ev sahibi amcanın parasını ödedik.

Bu yaşananlara öyle çok sinirlendim ki! Her şeyde bir hayır vardır. Amenna. Ona hiç diyecek bir sözümüz olamaz. Ancak işini doğru yapmayıp vatandaşa eziyet etmek, bunun için makamını mevkisini kullanmak, bu millete farklı kulvarlarda yıllarca hizmet etmiş insanları böyle zora sokmak çok üzücü. Herkesin akıl danışacağı bir hocası olmayabilir. Bu mantıkla hareket eden insanların kaba tabirine göre herkesin bir dayısı(!) olmayabilir. Ancak benim güzel ülkemde hala böyle numunelik tipler var. Hala böyle mevzular yaşanabiliyor. Bir gün birisi karşına çıkıp sana "sen sen değilsin" diyebiliyor. Ve yıllarca oturduğun bir gayrimenkulün varken, bir anda bir cümle ile evli iken evsiz kalabiliyorsun.

Tüm bu olaylardan sonra çıkan sonuçlar;


  • Mevzuya müdahil olan ve çözülmesi için elinden gelen gayreti gösteren, üstelik kibar bir üslup kullanıp beyefendiliğini gösteren Kaymakam Bey benden ve ailemden, bilhassa babaannemden çok ama çok dua aldı. Çabaları olayı çözmeye yetmese dahi o elinden geleni yaptı. Kendisini yetiştiren ana-babadan Allah razı olsun.
  • Akıl sormak için konuştuğum hocam direk müdahil olup olayın çözülmesine ve 15.000 liramızın çöp olmaktan kurtulmasına vesile olduğu için hepimizden çok dua aldı.
  • Nüfus müdürü kaba tavırları, vatandaşı aşağılayan üslubu ve basit bir olayı arap saçına çevirmesi nedeniyle hepimizde yurdumuz için bir "ahhh" bıraktı. Bu memlekete üzüldük. Babaannemin söylediklerini saymazsak =) ona hiç bir şey demedik. Islahı için dua ettim. Memleketim için üzüldüm. Bir şey deyip ağzımı kirletmeme gerek yok. Cenab-ı Hak zaten olanı biteni görüyor. Kimsenin hakkını kimsede koymaz. Ben yanlış insanlardan dolayı devletime küsüp laf saymam. Ya devlet başa ya kuzgun leşe demişler. Ancak anama babama çektirdikleri için, yanlışı yapanın şahsına kırgınlığım olur elbette. Allah (celle celaluHu) her şeyi Gören, Bilen'dir.
  • Hocamın girişimiyle bizim mevzu geçici olarak halloldu ancak yarın bir gün evimizi satmak istesek, annemin nüfus cüzdanı yüzünden satamayacağız. Ülkemde böyle trajikomik olaylar artık olmasın istiyorum. Allah herkese vicdan, akıl, firaset ve işini iyi yapma gücü versin. 
  • Bu millete ne ara ne oldu ki of demeden kul hakkına girer hale geldik? Bilip bilmeden yediğimiz haramlar yüzünden mi şerefli bir geçmişten birbirine eza eden kişilere dönüştük? Bakın şu haberde neler yazıyor? Belki de bilip bilmeden çoğumuz yedik bunlardan: Tıklayınız lütfen.
Hepinize sevgilerimle.

17 Eylül 2012 Pazartesi

"SEVDALUK"

Sen hey benim gözlerimin bebegi,

Seni nasıl ozledıgımı biliysen he mi? Bir yanım siye aglar, diger yanım melmekedin evladına. Yüregim ikiye bölınmış. Siye olan hesretim yetmiymiş kimin, bir de Mehmetçikler'e yanmakhtayım. Gidiyler. Birer birer gidiyler öte dünyaya. İzlemaga dayanmiy gönül... 

Arsızca akan bir nehre düşmış daş kimin hissediyem kendimi. Suyun kuvveti ile bir o yana savruliyem bir bu yana. İçim karmakarışıkh. Aynamiyem Sürme Gözlüm. Bunca hadise içindeyken aynamiyem bazı insanları. Ve feket aynamağa da ugraşmiyem artık. Evvelce pek bi dert ederdım, bilirsin. Şimdi seniy o sürmeli gözlerine bakhmakh yetiy bana. Vışşşş diyem, Rabb'im (cc) ne gözellikler yaratmış. Pek bi daraldıgımda derhal resmine bakiyem. Vallah senin resmin bile kişinin içinin ferahlamasına yetiy. "Sevdaluk" dedikhleri bu olsa gerekh. Yanıp küle dönünce insanın içi, her gelen bi vursa da geçip gidiy. Sende kalan izlerse insan olman için kazandıgın birikimlerin oliy. Eden mi? Takma o gözel kafanaaaa. Eden ettıgını bulacahktır er ya da geç. İşin o kısmı seni ilgilendirmiy zaten. O Yaratan'ın bilecegı iş. Siye ne?


Hıyırlara gelsın, geçen gün sebbehe karşı uzın metrajlı bir rüya gördım. O rüyadan uyanırken ne demişim biliy misen? "Aglatıp da gülene yazıklar olsın" Güliysen he mii? =) Biliyem, Türk filmi kimin olmış ama bele oldı işte  Sürme Gözlüm =) Bu rüyadan uyanınca tv'de Karadeniz çıktı. Rabb'imin kudretine bir kez daha hayran oldım Gülüm. Biliysen, Karadeniz'i çok seviyem. Amma ve lakin senin yerin bambaşka. İçimin en iç yerinde duriysan sen. Seni bunca özlemekligime karşın, beni neden hala çagırmiysan merakh ediyem. Yetmez mi bunca hesretlik? Oy Urfammm, canımın içindeki vefalı / ihanetsiz can; ne eyi ettin de düştın içime... Daim olasan.

17 Eylül 2012 / KONYA / 11.14

10 Eylül 2012 Pazartesi

Doğum Günüm

29 Ağustos benim doğum günümdü. Normalde kültürümüzde yok diye doğum günü kutlamam ve mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırım. Ancak bu günü; doğduğumuz, Efendimiz'e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmet olduğumuz, Allah'ı (celle celaluHu) tanıdığımız, ailemizi tanıdığımız için bir şükür ve sevinme vesilesi olarak görmek güzel. Ve doğum gününde hatırlanmak insanı mutluluğa sevk eden olgulardan.

Doğum günüm için arkadaşlarımın yaptığı sürprizler oldu ve sizlerle paylaşmak istedim. Ancak ard arda gelen şehit haberleri yüzünden elim kolum kalkmadı yazmaya. Ancak bugüne kaldı yayınlamak.

İlk pastayı adaşım yapmış. Ayda bir kez oturuyoruz bu linkte bahsettiğim grupla ve ağustos ayındaki oturmamız Aslıhan'daydı. Pasta yapmayı pek bilmediğini söyler ve genelde sıra onda olduğunda annesi yapar pastaları =) Ancak buna buna rağmen benim için böyle özenli-güzel bir pasta yapmasına çok duygulandım. Üstelik lezzeti gerçekten çok çok güzeldi. Adımın baş harfinin yanına koyacak başka bir harf olmadığı için, oraya da soyadımın baş harfini koymuş =) Bu güzel pasta için adaşıma çok teşekkür ediyorum.


İkinci sürpriz ise Dilek kardeş'ten geldi =) Onlarla da ayda bir kez oturuyoruz fakat itiraf etmek gerekirse bu oturmada bana özel bir pastayla karşılaşacağımı düşünmemiştim nedense. Bu pasta gerçekten sürpriz oldu =) Üstelik bizim kardeş her zaman meyvalı pastaları-dondurmaları tercih eder. Buna rağmen benim mütemadiyen kakao ve çikolatayı tercih ettiğimi bildiği için pastayı bana özel çikolatalı yapmış =) O günkü bu pasta için kardeşe ve diğer tüm sürprizler için de oturmadaki tüm arkadaşlara teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız arkadaşlar.


Arkadaşlarım sağolsunlar bana birbirinden güzel hediyeler almışlar. Her birine beni düşündükleri için ayrı ayrı sevindim. Hediyelerdeki ayrıntıları görünce "Nasıl ince düşünceli arkadaşlarım var, ne ayrıntıları düşünmüşler, nasıl firasetliler" diye mutlu oldum. Fakat itiraf etmek gerekirse içlerinde öyle bir hediye vardı ki, görünce tüm dişlerim görünecek kadar gülümsemekten kendimi alamadım =) Modelim Simge'nin hediyesi, "Urfa'da Pişer Bize De Düşer" adlı kitap. Bu güne dek doğum günlerimde insanlardan bir çok hediye aldım. Ve Urfa'ya tutkun olduğumu bilmeyen yoktur. Buna rağmen nedense bu güne kadar hiç Urfa'yla ilgili bir hediye almamıştım ve aklıma da gelmemişti. Bu benim Urfa'ya dair aldığım ilk hediye. Unutmam mümkün değil. Modelim benim için Urfa'daki bir tanıdığını aramış. Bana oradan özel bir paket getirtecekmiş. Ancak nasip bu ya, o tanıdık il dışındaymış. Öyle olunca Simge de bana bu kitabı getirtmiş. Canım Urfam'ın resimleri var içinde. Birbirinden güzel yemekleri var. Benim mutluluğuma sebep olmak aslında öylesine kolay ki! Urfa'dan bir sohbet açın, Urfa'dan bir resim gösterin, Urfa'dan bir hatıra anlatın; istemsiz olarak direk gülümsemeye başlıyorum. Urfam bir yanaaa her şey bir yana =) Modelim, çok teşekkür ederim bu muhteşem hediyenden dolayı.


Arkadaşlar, hepinizi seviyorum. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim. İyi ki varsınız.

16 Ağustos 2012 Perşembe

İÇİME ÖYLE BİR DÜŞTÜN Kİ




Ey benim gözümün bebegi,

Seni nasıl özlemişim bilmiysen. İçim nasıl yanar bilmiysen. Anzılha'da oturmayı, Rızvaniye'de çinimi duvara verip sürme gözlerine bakanda kendimi bulmayı, Balıklıgöl'de farklı dünyalara dalmayı, Kal'a'dan kuşbakışı siye bahkmayı, Kadir Usta'da ciger kebabı datmayı, Gümrük Hanı'nda künefeye doymayı, Hasan Paşa'da ayaklarımı serinletip hayadında nefeslenmagı, yoldan geçerken tanımadıgım insanların "bizim eve misafir olur musan" demelerini, sebbahın bir köründe / gecenin bir yarısında uyanıp balkona çıhkmayı ve herkes uykudayken senle başbaşa sohbet etmagı, ilçelerini, köylerini, Hızmalı Köprü'den geçip Bediüzzaman Mezarlıgı'na gitmagı, kirli de olsa akiymiş kimin Karakoyun Deresine bahkmagı, Akçakale'de gezip Ceylanpınar'da kebap datmagı, vallah ne bilem Gülüm, senle ilgili her şeyi / senle ilgili herkesi / Seni, gokunı, sürme gözlerini özlemişim...

Can Urfam, Ciger Urfam; ha bu yukarda gördügın fotografın var ya, nedendir bilmiyem, ben seni çohk özledıgımde ancahk bu fotonla teselli oliyem. İçim bi ferah ferah oliy buna bakınca. Hesretlik zordur Gülüm. Ha bu fotograftaki kayık kimin vurur insanı. Ona benzemekligimden midir acep bu fotoya bakıp rehata ermemin sebebi? Ne bilim...

Seni bilen yeni bir insanla tanışınca nasıl seviniyem bi bilsen... Bele gözlerimin içi güliy. Yüregim kuş kimin pır pır ediy. Urfam'da şu da vardı, bu da vardı diye başliyem konuşmaga. Geçen gün iftarda bir yere gittık. Lehem mee acun yedım. Sende yedıhklerime benzemiydi heç. Mümkün mü ki sendeki kadar güzel olması, peeeeh! Sonra aynı mekanda yemiş ve ben kimin seni düşlemiş birisiyle müşerref oldım. Başladık konuşmaga. Urfam'da lehmacun dürülü gelirdi. İçine balcan sıkılırdı. Gokusı şöyleee yapısı böyle olurdı... O da özlemiş belli ki seni. Ah Urfam, Can Urfam. Hani deyiler ya, siye gelen aglar giden aglar deyi. Vallah ben gelirken aglamadım. Ve feket Sen'den giderken aglayan bir sürü insan gördım. Dua edesen hemi? Bu yıl da gavuşamazsak ne olur halım?

Gönlüm kor kimin yanıp dütiy,
Kim denemişse de içine girmagı, beceremiy.
Sen ilk göz agrım, yürek yangınım,
Sen başımdaki tac, gönlümdeki tüm yaralara ilaçsan.
Sen ne iyi ettin de düştın içime,
Bilmiyem ne ederdim seni tanımamış olsam...

16.08.2012 / KONYA / 17.07

8 Ağustos 2012 Çarşamba

İftar Soframız


Konyamız'da iftarlar pek külfetli olur. Bamyasından, sarmasına, et yemeğinden böreğine bir sürü çeşit olur. Önceki hafta ben de arkadaşlarımı ağırladım. Konya iftarı gibi değil de sıcaklara yönelik bir iftar oldu. Soframızda kahvaltılıklar, karışık meyva suyu, babaannemin bahçesinden ev yapımı vişne suyu, yoğurt çorbası, pilav, tavuk sote, buzlu börek ve üç çeşit salata vardı. Bu sıcaklarda salata ve sıvı en güzeli bence.

Resimde en soldaki patlıcan salatası; benim vazgeçilmezlerimden. Ortadaki kabak salatası. Çok basit ama çok lezzetli. Sağdaki ise mercimek salatası. Arkadaşlarım özellikle salataları çok beğendiler. Ayıptır söylemesi bana "sen lokanta açsana" dediler =)


Bu da buzlu börek. Tarif Kamuran Teyze'ye ait. Size kısaca anlatayım. Üç adet hazır yufkayı üst üste koyup sekize bölün. Her börek üç kat olacak. Yani üç yufkadan toplam sekiz börek çıkıyor. Her kata sıvı yağ döküp fırçayla sürün. En üst kata yağı sürdükten sonra yufkanın kalın tarafına patatesli peynirli içi koyun (ben bu kez sadece peynirli maydanozlu iç koydum). Sonra kenarlarını kapayıp börekleri dikdörtgen şekilde sarın. Bir kabın içine çeşmeden su doldurup sardığınız börekleri bu suya sokun. Bir kaç kez çevirerek iyice  ıslatın. Sonra çıkarıp iki elinizin arasında dikkatlice sıkın ve yağlanmış fırın tepsisine dizin. Hepsi bitince tepsiyi buzluğa atın. Bir gece veya fazla zamanınız yoksa çatır çatır donana kadar bir kaç saat buzlukta kalsın. Sonra fırını ısıtın ve buzluktan çıkardığınız buzlu böreği sıcak fırına atın. Böylece şoklanma oluyor. Pişince kabaran çıtır çıtır böreklerinizi sıcak servis edin. 

Sofralarımız çeşitlerle dolu. Allah (cc) şükrünü eda ebebilmeyi, olmayan kardeşlerimizi de unutmamayı nasip etsin. Müslümanlar olarak Ramazan'a acılarla girdik. Rabb'im bayrama hayırlarla eriştirip bayramda yüzümüzü güldürsün. Bilhassa Suriye, Arakan ve Doğu Türkistan için.

                                                         ************

Hiç şüphesiz insan geniş dairenin haricinde bir de kendi dar dairesinde yaşıyor. Müslüman kardeşlerinin derdiyle dertlendiği gibi, bir de kendi sıkıntılarına göğüs geriyor. Dünya Müslümanları'nın çektiği sıkıntılara bakınca kendi derdine dert demek nasıl bencil nasıl menfi bir iştir... Lâkin adı üstünde, insanız işte. Üzülüyoruz bazı hallere. Kırılmak nasıl bir şeydir biliyorum. Bu yüzden ben asla kimseyi kırmak istemem.  Rabb'imden dileğim beni kimsenin gönül kırgınlığına sebep etmesin. Bizleri birbirimiz için göz aydınlığı kılsın. Ve Hazreti Pîr'in sözünü hakkıyla idrak edip hayatımıza uygulayabilmeyi nasip etsin:

"Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler vardır. Karanlıklara varma, güneşler vardır."

Ümide ve güneşe kavuşabilmek duasıyla. Hepinize sevgilerimle.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

KONYA RAHMET AKŞAMLARI VE GRUP DERGAH

Konyamız'da taaa yıllar evvelinden gelen bir gelenek vardır. Konya Büyükşehir Belediyesi'nin yazın düzenlediği, herkesin katılımına açık ücretsiz etkinlikler serisi. Eskiden Altınbaşak Kültür ve Sanat Etkinlikleri denirdi. Şimdi Rahmet Akşamları deniyor. Konser, konferans, sinema, tiyatro, söyleşi, vb... aklınıza ne gelirse. Bir kaç yıldır Ramazan yaza denk geldiği için, Ramazan etkinlikleriyle de birleştiriliyor. Geçen yıl "100 güne 100 etkinlik" sloganı ile yola çıkmıştı belediye. Bu yıl ise kendisini aşıp "100 güne 200 etkinlik" dedi.  Burada Rahmet Akşamları'nın Türkiye'nin en uzun soluklu kültürel etkinliği olduğunu da söylemeden geçmeyelim.

Oldukça güzel ve kaliteli faaliyetler sergileniyor bu gecelerde. Eski adıyla Fuar, yeni adıyla Kültür Park'ta gerçekleşiyor. Her akşam 20.30'da başlıyordu ancak Ramazan'ın başlamasıyla 22.00'ye alındı saat. Hangi gün hangi etkinlik olduğunu görmek isterseniz de 


adresine bakabilirsiniz.

Bizler anne-babalarımız gibi açık hava sineması görmedik. Sinema izlemek için hep kapalı mekanlara mecbur bırakıldık. Ancak bu etkinlikler vesilesi ile bizler de amfi tiyatroda yıldızların altında sinema izleme zevkini tattık. Bu kapsamda İskilipli Atıf Hoca'nın hayatını konu edinen Kelebekler Sonsuza Uçar filmini izlemiştim ilk olarak. Bu sene ise Diyarbakır-Trabzon arasında geçen Yangın Var filmini izledim bu etkinliklerde.


Konyalı olup / Konya'da olup da bu şenliğe katılmayan yoktur herhalde. Dün akşam da Canım Urfam'ın başarılı takımı Grup Dergah vardı Rahmet Akşamları'nda. Urfa olur, Grup Dergah olur da Urfa Tutkunu gitmez olur mu =) Dün yağış da vardı Konyamız'da. Buna rağmen şemsiyemizi de alıp gittik. Konser boyunca yağış olmadı. Grup Dergah muhteşem bir konser verdi bize. Son derece başarılı ve coşkulu idi. Hele konserin sonunda grubun hafız üyesi olan amca (ismini bilmiyorum) bir dua etti ki, mest etti herkesi. Benim için en güzel olan ise, Kerbelâ'yı canlı canlı dinleyebilmek oldu. Anınca kalbimizin acıdığı Kerbelâ'yı. Orada Kültür Park'taki havuzun sularına bakarak dinlemek daha bir manidardı. Koskoca Fırat'ın dibinde olup da bir tek damla dahi içemeden şehit olan Hazreti Hüseyinimiz'e bir kez daha yandı gönlümüz. Rahmet olsun...

Rahmet Akşamları bayrama kadar sürecek. Bu akşamki konuk ise Sunay Akın. Gün gün kimlerin geleceğini görmek için web adresine bakabilirsiniz.

Hepinize sevgilerimle. Umut hep vâr olsun.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

İlk Günkü Kimin

He Urfam biliysen,
Seni seviyem. Heç bi vakıt şikayet etmemişim sevginden. Yüregim darlansa da, cigerim daglansa da ses etmemişim. Seni sevmaga devam etmişim bele sessiiiz sakiiinn. Sen anliysan beni. Biliyem. Zaten bi Sen varsan aynayan bi de o. De hele siz de olmasağız ben ne edeceğam bu yürek yüküynen? Bu hesret dayanılır kimin degil. Şubatta potinsiz sokakta kalmış veled kimin hissediy insan. Ya da agustosta üç kat abaynan tarlada çalışır kimin. Vallah ikisi de kötüdür. Birinde yaniysaan digerinde doniysan. Netice ne oliy biliy misen? He, işte o dedıgındandır. Yoruliysan be Gülüm. Sürme gözlerine bakanda geçer ruhumun her tür yorgunlugı. Ve lakin senden ayrı kalmışsam gönül yorgunlugı kat be kat artiy. Aynı şairin dedıgı kimin amma. Şikayet etmiyem. Siye olan yürek yolculıgımda yorulmakh bile güzeldir Sürme Gözlüm. Ne dediydi şair:

"Yorgunam. Çünkü yorgunlıgımın yaşamakh gibi bir anlamı var."

He, vallah eledir. Yaşamak nedir bilir misen Sürme Gözlüm? Seni sevmakh, seni özlemakh, her bi nefeste bele içini senle doldırmakh... Sonra gavuşamayıp özleminle kavrulmakh da vardır yaşamanın içinde. Ne bilim işte. Benim için yaşamakh Sensen Gülüm. 

Sürme gözlerinden öperken Ramazanını tebrikh ediyem. Heç bi yere gitmeyesen he mi? Hep yüregimde ve hep başımın üstünde kal. Urfam, Gülüm, Sürme Gözlerine hayran oldugım nazlı yürek bülbülüm. Seni seviyem, ilk günkü kimindir vallah...

18 Temmuz 2012 Çarşamba

KARANLIK ODA


Masanın üzerinde duran paketten bir sigara aldı. Bir elinde sade kahvesi, diğer elinde kahveyle tellendirdiği sigarası varken, uzaklara, taaa eskilere daldı. Neden sonra ısrarla çalan kapının sesi ile kendine gelebildi. Kapıyı açtığında karşısında ona şefkat ve vefa ile bakan bir çift göz duruyordu, sırdaşının gözleri...

Birlikte salona geçtiler. Kapalı perdeler, birbirine karışmış kahve ve sigara kokuları ve vazgeçilmiş bir hayat görüntüsü vardı salonda.

"Ah be sırdaşım, ne yaptın kendine böyle..." dedi Selim. Lâkin Tahsin'in buna cevap verecek kadar bile dermanı yoktu. 

Selim perdeleri açıp odayı havalandırdı. Sonra koltuğa, sırdaşı Tahsin'in yanına oturdu. Tahsin'in gözlerinde derin bir hüzün, dilindeyse çözülmeyi bekleyen bir sükut hâli vardı adeta. Güzel yazardı. Ama konuşmayı pek beceremezdi. Hele bir insana gönlünü açmayı hiç beceremezdi. Bu anlamda Selim onun için büyük bir hazine idi; derdini anlatabildiği / sırrını korkmadan paylaşabildiği tek insan...

Tahsin bir yandan sigarasını içine çekmeye devam ediyor diğer yandan sırdaşına mutsuz ve bitkin gözlerle bakıyordu. “Anlat hadi” der gibi baktı Selim. Zaten iki sırdaş çoğu zaman gözleriyle konuşurlardı sözler yerine. Öyle zamanlar olur ki söz kifayetsiz kalır. Ama gözler çok şey anlatır okumasını bilene. Hele o gözden süzülen inciler, daha da çok şey anlatır. 

Tahsin birdenbire hüngür hüngür ağlamaya başladı. İçinde günlerin-haftaların-ayların birikmişliği vardı. Kendine engel olamıyor ve olmak da istemiyordu. Beklediği şefkatli kucak yanı başındaydı artık. Onun yanında her hâli yaşar, bundan hiç gocunmazdı. Aynı şey Selim için de geçerliydi. Tahsin'in böyle sarsıla sarsıla ağlaması karşısında Selim ona sarıldı ve "ağla" dedi. "İçine akıtma dedim sana hep. Ağla ki için yıkansın sırdaşım." Tahsin uzunca bir süre sırdaşının güven veren omzunda ağladı. Sonra konuşmaya başladı, başlayabildi. Akan gözyaşları ile adeta hafifliyor, yaralı yüreğine bir parça olsun nefes aldırabiliyordu. 

"Sırdaşım, sana bunca zaman iyiyim dedim. İyi olmak için çalıştım hep. Unutmak istedim. Lakin kendime bu durumu unutturabilmek için hata üstüne hata yaptım. İçime attım her şeyi. Giderek kendimden uzaklaştım. Biliyorum;

Onurlu bir yalnızlık, onursuz bir beraberlikten yeğdir.

Kendime hep bunu söyledim. Ama buna rağmen ne yüreğimin yangınını geçirebildim ne her şeye rağmen ona üzülmekten vazgeçebildim... Ben hep, o mutlu olsun istedim. Benden önce, her şeyden önce, herkesten önce; hep o mutlu olsun. Keşke benim mutluluğum da onun yanında olabilseydi. Ama elden ne gelir. Senin bana verdiğin el, harcadığın çaba karşısında iyi olmak için nasıl çabaladım bir bilsen... Lâkin şimdi anlıyorum ki, 'iyiyim' demelerim kendimi kandırmakmış. Onsuz nasıl iyi olabilirim ki? Daha da önemlisi, onun hâline üzülürken nasıl iyi olabilirim?..."

Selim kesmeden dinliyordu. Biliyordu ki bazı hallerde dinlemek, konuşmaktan çok ama çok daha önemlidir. Uzun zamandır susan sırdaşı Tahsin'in şimdi dinlenilmeye ihtiyacı vardı. Kendisini anlayan / kınamadan omuz veren bir insan tarafından dinlenilmeye. Tahsin devam etti:

"Aradan uzun bir zaman geçti. Hayata döndüğümü, iyileştiğimi sanmıştım. Ancak şu an geldiğim nokta, sadece bir kayboluş isteğinden ibaret. Hiç kimsenin beni tanımadığı, kuş uçmaz kervan geçmez uzak bir köye gidip, tanınmadan-bilinmeden yaşayasım var. Biliyorum sırdaşım, ne yaparsam yapayım yüreğimin bir ucu hep yanacak. Aradan kaç yıl geçerse geçsin asla unutamayacağım. Böyle büyük bir sevda nasıl unutulur ki! Biliyorsun, kendimden vazgeçmişim. Tek isteğim onun iyi ve mutlu olması."

O günden sonra Tahsin'in gözlerinde, Selim'den başka kimsenin anlayamadığı bir hüzün oldu hep. "Gözlerinin içi gülüyor" terimi hiç kullanılamadı Tahsin için. Çünkü gülemedi bir daha gözlerinin içi. Tıpkı düşündeki gibi kaybolmuş bir hayatı seçti. Hakkında kimsenin uzun boylu malumat sahibi olamadığı ve Selim'den başka kimseye gönlünü açmadığı, derdini dökmediği yalnız, yapayalnız bir hayat...

18 Temmuz 2012 / KONYA / 12,34


16 Temmuz 2012 Pazartesi

Ayşe Süeda-Urfa Tutkunu Buluşması


Bu haftasonu çok hoş sürprizler yaşadım. Benim için çok önemli ve özel olan bir insanla ve ailesiyle tanıştım. Sizler de bilirsiniz. Yayın hayatına blogcuda Ayşe Süeda olarak başlayıp wordpress'te Ebrar Süeda olarak devam eden ve son olarak bilgisayar meraklısı oğlu Ahmet'in çalışmaları sonucu kurulan Malatya Yemekleri sitesine geçen Aysun Ablamızı. Ayşe Süeda ve Zeynep Ebrar birbirinden güzel ikizlerinin adı. Aysun Ablayı ve ailesini, ablasını ve aile dostları Orkide Ablayı tanımak gerçekten çok güzeldi. Bu güzel ve özel insanlarla tanışmaktan ötürü çok mutlu oldum. 

Üstelik onlarla Hazreti Pir'de buluştuk ve orada güzel de bir tevafuk yaşadık. Caminin bahçesinde beklerken tanıştığım Konyalı olup Medine'de ikamet eden bir teyze, babaannemin senelerdir ulaşamadığı Medine'de yaşayan Rahime Çanak teyzemizin komşusu çıktı. O teyzeyle babaannemi de telefonda konuşturduk. Kendimiz Medine göremesek de, Medine havasını solumuş bir insanla sohbet etmek çok güzeldi.

Bu arada hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim arkadaşlar. Hamzamız elhamdülİllah daha iyi. Normal hayatına döndü çok şükür. Dualarınızın devamını dileriz. 

Aysun ablacığım, seni ve aileni tanımak gerçekten çok güzeldi. Gelişinden beni de haberdar ettiğin için teşekkür ederim.

Hepinize sevgilerimle.

10 Temmuz 2012 Salı

UNUTMAK

Rahmetli Karakoç Usta " 'Unutmak kolay mı?' deme; unutursun Mihribanım" demiş. Ustanın bir bildiği var ki bunu söylemiş lâkin bence unutmak o kadar da kolay değil Abdullah. İnsanlar çeşit çeşit. Muhakkak hiç bir şey olmamış gibi pervasızca unutanlar da vardır şu hayatta. Dostluğu, kardeşliği, arkadaşlığı, sevdayı, vefayı unutanlar olmasa; hiç şüphesiz hayat daha güzel olurdu. Ancak var işte unutanlar. 

Biliyor musun Abdullah, aslında unutmak bazen Cenab-ı Hakk'ın bize verdiği bir hediyedir. Hayata devam edebilmek için unutmak zorundasındır bazen. Unut(a)madığın için gelir başına ne gelirse. Takılır kalırsın. Zaman geçiyordur ama senin için değil. Hayat ilerliyordur, ama sen aynı yerdesindir. Seversin bir arkadaşını, o da seni sever. Acı tatlı günleriniz olur. Bir çok anı biriktirirsiniz. Ama bir gün anlayamadığın bir şekilde gider hayatından. Düşünürsün neden diye. Bir cevap bulamazsın. 'Bilmediğim bir sıkıntısı vardır belki' der ama bunu sana açmadığı için üzülürsün. Sen onun arka taşısındır. Her ne olsa paylaşıp hallederiz diye düşünürsün lâkin bazen o ısrarla susmayı seçer. Olsun bee! Ne diyelim. Susanların canı sağ olsun Abdullah. Ve lâkin şundan eminim ki; unutmak mümkün değildir bunca sevdikten sonra!

10 Temmuz 2012 / KONYA / 09,38

9 Temmuz 2012 Pazartesi

DUALARINIZI BEKLİYORUZ

Teyze olmama vesile olan ufaklık, ablam hilaltimur'un ilk çocuğu Hamza Paşam dün hastaneye kaldırıldı. Rota virüsü tespit edildi. Halsizlikten yeyip içemiyor. Serumla besleniyor şu an. Sarı Paşam'ın hayırlı acil şifası için hepinizden dua rica ediyorum. Aranızda çocuğu/yakını bu hastalığı geçirenler varsa tecrübelerini paylaşırlarsa sevinirim. Lütfen dualarınızı eksik etmeyin arkadaşlar.

                                                        *******************

Normal bir pazar günü gibi görünmektedir o gün. Sabah her zamanki vaktinde kalkıp iki lokma almaya kahvaltıya oturur teyzesi. Ve lâkin lokması yarım kalır paşasının hasta haberiyle. Kalkıp giyinir, paşayı doktora götürürler. Anne-baba evrak işi için koşturmaktadır. Paşa teyzesinin kucağında. Öylesine bitkin ve öylesine halsizdir ki, kafasını teyzesinin yanağına yaslar. O yerinde durmayan çocuğun kıpırdanmaya hali olmadan kucakta oturması ağır gelir teyze yüreğine. Lâkin Allah'tan gelmiştir. Yapacak bişey yoktur dua etmekten başka. Ve dahi dostlardan dua istemekten başka...

09 Temmuz 2012 / KONYA / 08.39

6 Temmuz 2012 Cuma

HESRET TAVANA ÇIKHMIŞ

Biliy misen Sürme Gözlım,

Seni ele özlemişim ki sanırsan içimde bi ocak yaniy. Ne ediysemse bi türlı geçirdemedim bu özlemi. Her sabah  resmine bakiyem, her gün seni konuşiyem, her akhşam kendimce hasbihal ediyem seniyle. Feket geçmiy siye olan hasretim. Dinmiy acım...

İnsanın sevdigından ayrı düşmesi nası bi azaptır sen biliysen. Uykuların kaçar. İştahın kapanır. Dilin lâl olur. Gece gündüz çaya vurursun kendini. Sebbeh çaaayyy, akhşam çay. Enerjin de ondadır sanki, gıdan da. Hele o çay bir de senin kokunı getiriyse biye, daha ne isteyim ki dünya rahatı namına? Seniy o memleket kokan rayihan yeter biye Sürme Gözlım.

Şair deyi ki acı çekhmah özgürlükmış. He vallah, eger öyleyse ben bu günlerde çok özgürım. Çün sen yanımda degilsen. Odamda bir çiçek var. Işıgını aliy. Suyını da tökiyem. Bi türlü düzeldemedi boynunı. Bi türlü gelemedi kendiye. Gün gün eriyip gidiy. Dünegin bundan eyiydi. Önceki günse düneginden. Ha işte ben de aynı o çiçek gibiyem. Kokundan uzaaakh, sürme gözlerinden uzaaakh, sesinden uzağam. Sen biye ele yakınsan ki, içimin en iç yerine oturtmışam seni. Feket yine de başka türlü de yanımda ol istiyem. İstiyem ve lâkin olmiy işte Gülüm.

Gözümün bebegi, ruhumun biricikh ilacı sevdıgım; sensiz tat alamiyem heç bişeyden. Pirpirim aşı bile bi denişik geliy damagıma. Bilmiyem neden. Sen yanımda olmadıgın için olmasın sakın? 'Sebır' diyem kendime; 'hele az daha sebır gösteresen gurban. Herhal vakhtı gelmemiştir. Ele olsa Rabb'im nasip etmez hiç? Kolay degildir göle düşmüş bebe kimin çırpınmaların, biliyem. Feket ne gelir elden? Sabredecahsan. Ve dahi dua edecahsan. Deyisense ki ben Sürme Gözlümı özlemişem, Rabb'im gönül yaraya melhemi çalacakhtır elbet. Bekle bakim az daha.'

İşte bele Sürme Gözlım, mis kokulım, Seni Yaradan'a gurban oldugım. Sesiyi duyacağım, yüzüyü görecağım, sürme gözlerine bakıp dalacağım günleri tez versin Rabb'im deyi dua ediyem. Vallah seni çokh seviyem. Öperim Sürme Gözlerinden, Canımmm, bi denem Urfam...

05-06 Temmuz 2012 / KONYA