31 Mayıs 2011 Salı

ZELİHA


"Ben sırtımda yük sevmem ağam" dedi. "İnsan eti ağırdır. Dalımda kambur olacağına, ruhumda özgür olman evlâdır. İçin rahat, hakkım helâl olsun."

Gözlerini karların beş karış tuttuğu bir günde açmış. Zor bir mevsimde doğup, zor bir çocukluk geçirmiş. Nemrut'a karşı eğilmeden duran Hazreti İbrahim'e inanan Zeliha'ya benzesin, onun gibi dik dursun, onun gibi firasetli ve güçlü olsun diye; adına Zeliha demişler. Bundan sebep midir nedendir bilinmez, hep dimdik hep güçlü hep aklıbaşında olmuş.

Muallim Mektebi'nden mezun olduktan sonra köyüne dönmüş. Köy mektebinde göreve başlamış. Yıllardır hiç bir öğretmen uğramazmış buralara. Bahaneler malum; uzak / mahrumiyet bölgesi / terör var / ... Bunlar doğru olmasına doğruymuş belki ama, sebep değilmiş işte. Bahaneden öteye geçemezmiş hiç biri. Hakikat şu ki, buraya çıkan tayinlerini reddedenler "memleket" kelimesinin ne demek olduğunu bilmiyorlarmış aslında. Memleket, uğruna kan verilmiş topraktır. Her karışıyla bizimdir. Bir ucundan diğer ucuna kadar ne uzaklık olur onun içinde ne de gurbet. "Oraya gitmem" denmez. Senin "orası" dediğin de vatanının bir parçası değil midir? "Orası" dediğin yerde yaşayanlar da bu toprağın evlâdı değil midir? Susuzluk mu var? Olsun. Kalorifer yok mu evlerde? Olsun. Marketler yerine bir küçük köy bakkalı mı var? Olsun. Orada yaşayan da insan değil midir be kardeşim! Onlar ölmüyorsa sen de bir müddet sabretsen ne kaybedersin? Yürek dolusu "Memleketim, her yerin birdir bana, her yerin Cennet!" desen ne kaybedersin?

İşte Zeliha gerçek bir öğretmen, gerçek bir memleket evlâdı imiş. Lüksün zirvede olduğu bir metropolde okusa da, o da bu lükse alışsa da, tüm zorluğuna rağmen "gideceğim" demiş. "Gidecek ve boynu bükük çocukların boynunu doğrultacağım. Onların da yüzü gülecek. Onlar da okuma yazma öğrenecek. Okuyacak onlar da." demiş. Ve gitmiş de.

Her şey çok güzelmiş ilk günlerde. Of demeden temizlemiş okulu Zeliha. Film karakteri değil, gerçekmiş üstelik. Ve başlamış ders yılı. Çocuklar gerçek bir öğretmen görmenin verdiği sevinçle okula geliyor, derslerine sımsıkı sarılıyorlarmış. Köylü destek, muhtar destek, herkes destek ve mutlu imiş. Bir kişi hariç. Zeliha'nın öz be öz ağabeyi Rasim.

Rasim evvelden beri karşı çıkmış Zeliha'nın okumasına ya, babalarının karşısında duramayacağı için mecburen baş eğmiş olanlara. Milattan öncelerde kaldı zannettiğimiz zihniyeti taşıyormuş "Kız çocuğu okumaz!" Gel zaman git zaman babaları rahmet-i Rahman'a kavuşunca, Zeliha'nın üstündeki baskılarını artırmış Rasim. Kızcağız ne dediyse olmamış. Zeliha lüküs lambası gibi ışıldaya/ışıldata dursun; evindeki karanlığa bir türlü söz geçirememiş. Ne muhtar kalmış Rasim'e dil dökmedik ne köylüler. Ama heyhat! Cehalet böyle bir şeymiş işte. "Sen okudun da ne oldu, bırak onlar da okumasın" diyormuş.

Vay ki vay Zeliha sana. Zor günlerde doğmuş, hep zorluklarla büyümüşsün. Bitmemiş mi çilen acep? Bu genç öğretmen her şeye rağmen işinin/sevdasının hakkını vermiş. Evet doğru, bir sevda değil miymiş öğretmenlik? Kendinden çok talebelerini düşünebilmek, salya sümük ağlayan bir ufaklığın burnunu KENDİ mendilinle iğrenmeden silebilmek, yavrum deyip bağrına basabilmek, onlar açsa tok yatamamak, onlar mahzunsa mutlu olamamak... Öğretmen Zeliha...

Bir gün Rasim cehaletin doruğundaki aklına danışmış ne etsem de bu kızı işinden vaz geçirsem diye. Karanlık bir akıldan aydınlık fikir çıktığı görülmüş mü a gözüm? Rasim'in nadanlığı işte! Kardeşinin sabah çayına uyku ilacı atıp evde kalmasını sağlamayı düşünmüş. O gün bu şekilde geçecek, sonrasında da başka çarelere baş vuracakmış; olmayan başını... Rasim hey Rasim! Kız çocuğu hep çocuk kalmayacak ya. Gün gelip ana olacak. Ana dediğin de bir öğretmen değil midir? Ana iyi yetişmemişse ne versin çocuğuna? İçi boş çaydanlığı ocağa koyarsan ne olur bilir misin? Yanar ama yanmakla da kalmaz. Yakar tutuşturur etrafı. Ne olurdu sen de babanın, büyüklerinin firasetinden bir parça alaydın?

Rasim aklına gelen çareyi eyleme döküp anasının toz şeklindeki uyku ilaçlarından koymuş Zeliha'nın çayına. Koymuş koymasına ya, uyku ilacı sandığı büyük ağabeyinin bahçeye atmak için henüz alıp geldiği zehirmiş aslında. Ne bilsin? Okuması mı var ki? Zamanında babasının döktüğü dilleri hiçe sayıp "Okumam baba, çiftçi olacam ben! Okuyup nolcak ki" demiş. Olaydın be Rasim; okuyaydın da okumuş çiftçi olaydın. Hangi zaman ne ekilir? Hangi toprağa hangi ilaç verilir? Okuyaydın da araştırıp bileydin bunları. Cahillik okulla geçmezmiş aslında. Nice okumuş cahiller varken, nice diplomasız alimler var şu cihanda. Rasim'inki okula gitmemişlikten değil sadece, bildiğin kör kütük cahillikmiş işte. Çayı içen Zeliha ağzından köpükler gelerek yere yığılınca koparmış çığlığı akılsız Rasim. İçeri koşan büyük ağabey gardaşını o halde görünce muhtar emminin arabasını alıp derhal ilçeye götürmüş. Zelihacık ne çileler ne ağrılar çekmiş. Günlerce hastanede yatıp zarar gören iç organlarının düzelmesini beklemiş. Nihayetinde evine, köyüne, mektebine, yavrularına dönmüş Zeliha. Bu ders ağabeyine yetmiş. Zeliha hastanede kıvranırken o da evde kıvranmış "Ne ettim ben? Kendi ellerimle gardaşımı öldürecektim! Ne ettim ne ettim!" deyip durmuş. Bir musibet bin nasihattan yeğdir diyen atalar boşuna konuşmamış. Babasının yıllardır dil dökmesi kâr etmemiş ama kendi akılsızlığından doğan musibet sarsmış Rasim'i. Kendine getirmiş adeta. Zeliha'nın eve döndüğü ilk gün mahcubiyetinden odasından dahi çıkamamış. Ertesi sabah kendini zorlayarak utana sıkıla gelmiş gardaşının yanına. Af dilemiş. "Benim yüzümden ölümlerden döndün" demiş. "Ben sırtımda yük sevmem ağam" demiş Zeliha. "İnsan eti ağırdır. Dalımda kambur olacağına, ruhumda özgür olman evlâdır. İçin rahat, hakkım helâl olsun."

Zeliha, sönmeyen lüküs lambası. Yetiştirdiği çocuklar memlekete onun gibi sahip çıktıkça, sönmeyecek olan lüküs lambası...

26 Mayıs 2011 Perşembe

İKİ MİM BİRDEN =)

Kıymetli Kalemin Secdesi bana iki mim göndermişti. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Ancak fırsat buluyorum yanıtlamaya. İşte birincisi:

Duyularımıza ithafen;

En sevdiğin 3 görsel: Canım Urfam (asla doyamam izlemeye), Konyamız'ın buğday denizleri (başka bir şehre gidip de dönerken girişte bu denizleri görünce derin bir ohhh çekerim, onlara bakarken tefekkür etmek bir başkadır), Deniz (uçsuz bucaksızlığını izlemek Cenab-ı Hakk'ın kudretini hatırlatır bana) Bir de bu soruya çok uygun bir cevap olmayacak ama, bakmaya doyamadıklarım deyince aklıma ilk gelen sarı paşam Hamzam var. Teyze olmak çok güzel =)

En sevdiğin 3 ses: Ezan, Fırat'ın akışı (ürpertici ama vazgeçilemez / korkunç ama hasret kokan), ney, "zehre" diye seslenmek / Dört oldu =)

En sevdiğin 3 tat: Su, limon, sade kahve / bir yılı aşkındır hasret kaldığım :(

En sevdiğin 3 koku: Limon çiçeği, yasemin, saman kâğıtlı kitap, Hacer-ül Esved / Bu da dört oldu =)

En sevdiğin 3 his: Kan bağım olmadığı halde "kardeşim" diyebilecek kadar yakın olmak/hissetmek, hasret (Üzücü ve yorucu olsa da güzel. İnsana insan olduğunu hissettiriyor. Ve en güzeli ise, bir gün kavuşacak olmanın verdiği kuvvet, inanç, mutluluk. Canım Urfam'a, Vücud İkliminin Sultanı'na, göremediğim zamanlarda sarı paşama, 03 Temmuz 2007'de uğurladığım Kıymetlim büyükbabama), yalnızlık (Çoğu zaman şikâyet etsem de, insanın Rabbi'ne en yakın olduğu an yalnız anlarıdır. En güzel yazdığı, en güzel okuduğu, en çok özlediği, en çok beklediği, kıymetini en çok anladığı anlar yalnızlık anlarıdır. Sevsem de dua ederim hep, Allah kimseyi yalnızlıkla imtihan etmesin).

Ve ikinci mim;

Blog açma hikâyeniz...
Ben bloğun ne demek olduğunu bilmeyen ve belki hayatında hiç blog okumamış birisiydim. Ablam hilaltimur'un [ki blog ablam değil, öz ablamdır. Bazı arkadaşlar sadece blogdan tanıdığım bir abla sanıyorlarmış =) ] bloğu vardı ve bu işlerle çok haşır neşirdi. Şimdi düşünüyorum da, nedense, onu bile okumamışım =) Ablam bir ikindi vakti "Sen de Urfa'yı anlatacağın bir blog açsana" dedi. Urfa adı geçtiği zaman konuşmaya başlayan ben, saatlerce bıkmadan anlatabilirim. Galiba ablam bu durumdan muzdarip olmalı ki "içini bloğa döksün bari" diye düşündü herhalde =)=) Bu fikir bana çok hoş geldi ve 2008 yılında blog dünyasına ben de katıldım. O ikindi vakti açtım bloğu fakat "Nasıl olacak, olmaz bu iş. Hem bakalım güvenli mi ki?" diye düşünüyordum akşam eve giderken. Ama başlayıp devam etmeye karar verdim ve ilk yazım olan "Urfa, Nazlı Yâr"ı 03 Nisan 2008 tarihinde bloğuma ekledim. İlk adresim urfa63tutkunu.blogcu.com idi. 1,5 yıldan fazla burada yazdıktan sonra adresi 29 Aralık 2009'da urfatutkunu.blogcu.com olarak değiştirdim. Bu dönemde blogcuda sorunlar bitmek tükenmek bilmiyordu. Blogspot'taki arkadaşlarımın "Seni ziyaret edemiyoruz/yorum bırakamıyoruz. Blogspot'a taşın" ısrarları üzerine 31 Ocak 2010'da urfatutkunu.blogspot.com oldum. Bu adresi zaten almıştım evvelce, ama paylaşım yapmıyordum. Öylece bir köşede duran adrese tüm yazılarımı taşıdım. Bloğumun bir yedeği olsun maksadıyla da urfatutkunu.wordpress.com adresine ekledim yazılarımı. Blogspot yasağından dolayı 02 Mart 2011'de wordpress'te aktif yazmaya başladım. Ama yasağın kaldırılmasıyla yine evime döndüm =) Şu an yedek amacıyla urfatutkunu.blogcu.com ve urfatutkunu.wordpress.com adreslerine ekleme yapsam da, aktif olarak blogspot'tayım. Bu aileye katıldığım için öylesine mutluyum ki... Başta sadece Canım Urfam'ı anlatmak için kurduğum bloğum sayesinde birbirinden güzel arkadaşlıklar/kardeşlikler/dostluklar kurdum. Kiminizle yüzyüze, kiminizle ses olarak tanıştım. Bazılarınızı ise ne gördüm ne duydum. Ama burada tanıdığım tüm arkadaşlarımı gönülden sevdim. Birbirini görmediği/tanımadığı halde, hiç bir çıkarı olmadığı halde, sırf Allah (cc) için seven insanlarla tanıştım. Eskiden "internetten iyi insan çıkar mı? Aman uzak durun." düşüncesi yaygınken, sınırları korumak suretiyle internetten de iyi insan çıktığını gördüm. Kiminizin evine misafir oldum, kiminizi evimde ağırladım. Allah hiç birimizi şaşırtmasın, doğru yoldan ayırmasın. Muhabbetimiz hayır üzerine ve daim olsun. Bu iki mimi kabul ederlerse Hilal Ablam'a ve Mihribancığım'a gönderiyorum. Mim cevaplarını yeni bir şiirle hitama erdirelim. Hepinize sevgilerimle...


NEREN
İ SEVİYEM?


Biye deyiler ki Urfa'nın en çokh neresini sevisen?
Ben Sen'i nasıl ayırim Gülüm?
Bakhmagına doyum olmiy Birecik Köprüsü'nün,
Hep hayalımdan geçiy Balıklı Göl'ün,
Dadı bir başkadır Deyr Yakup'un,
Seyri annadılmaz Nemrut Tahtı'nın.

Urfa dutkını Siye dutılandan beri,
Bilemezsin, bele eziyet görmedi,
593 gün olmış ben Siye gelmeyeli,
Yandım Gülüm, yaniyem daha da,
Duam odur ki,
Gözel Rabbım cem etsin ikimizi,
Mis Kokulum, Sürme Gözlü Ceylanım benim,
Sogmatar, Şuayıp Şehri, Germüş, Bazda,
Yüregimde tütiysen, ölecegam göremezsem bu yaz da.

Hasretim, seviyem, fokurdamakta yüregım,
Hele bi gel dinle, Birecik Fırat'ı gibi kayniy, sustıramadım.

Biliysense ki biye derman Sen'dedir,
Sevdan içimde büyür ve de ki nazendedir.

Yaktiy beni yaktiy,
Özümü kül ettiy Urfam,
Gözüm açılandan Siye dutkınam...

26 Mayıs 2011 / KONYA / 15.10


23 Mayıs 2011 Pazartesi

HUZUR


Kıymetli Kalemin Secdesi'nin gönderdiği mim;

"Huzur nedir? En huzurlu ana gelene kadar nelerden geçtiniz?"

Epey oldu aslında. Önce blog yasağı nedeniyle mimlendiğimden haberim olmamıştı, sonrasında da yazmak kısmet olmadı. Bahar geldi de geçiyor. Ancak bendeki durgunluk yorgunluk geçemedi bir türlü. Yorgunluk dediysem beden yorgunluğu değil. Nedense son günlerde kendimi yaşamaya yorgun hissediyorum. Neyse, cevabımıza gelelim.

Bu mim gelince huzurun ne olduğunu sordum kendime. Düşündüm. Bence huzur kafaya taktıklarımızdan kurtulmak, durumları olduğu gibi kabullenmek, bir diğer ifadeyle TEVEKKÜL demek. Müslüman teslim olmak kökünden gelir. Ve pek çoğumuz kendimizi teslim olmuş zannederiz. Oysa durum pek de öyle değildir aslında. Bazı şeyleri çok güzel biliriz. Fakat buna rağmen ruhumuz idrak noktasında sıkıntılar yaşar. Mesela ben her şeyi ama her şeyi kafaya takan birisiydim. Biraz mükemmeliyetçilik de olunca işler daha da zorlaşır ve hayat yaşanmaz bir hale gelirdi adeta. İşin içine isyan karıştırmadan sadece üzülerek kafaya taktığım bu meseleler bana çok pahalıya patladı. Yakın takip edenlerinizin bildiği gibi sağlığım gitti elimden. Ama her şerde bir hayır, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır demişler. Bu rahatsızlığın bana kazandırdığı; huzurun ne olduğunu gerçekten idrak etmem oldu. Dünya gelip geçici. Ömür bir nefessizlik kadar kısa. Kafaya taktığım hiç bir şey yanıma yoldaş değil. Tek gelmişim, tek gideceğim bu dünyadan. Yanımda sadece amellerim olacak; iyi ve kötü. Babam "takma kafana tokadan başka bişey" der hep. Haklıymış. Takacak bir tek şey varsa, o da Allah'a ne ölçüde kul olabildiğimdir. Gerisi lâf-ı güzaf. Hâsıl-ı kelâm, huzur sızıntısız tevekküldür bence.

Hepinize sevgilerimle.

17 Mayıs 2011 Salı

kitapyurdu.com HADDİNİ AŞTI

kitapyurdu.com senelerdir üyesi olduğum ve severek alışveriş yaptığım bir sitedir. Siteydi daha doğrusu. Şimdiye kadar her konuda hızlı ve güvenilir oldukları için tercih ediyordum. Ancak bir sorunumla ilgili kendilerine e-posta, web mail ve telefon yoluyla başvurmama rağmen hiç bir şekilde sorunum çözülmedi ve bana geri dönüş yapılmadı. Üstelik neticede konuyu şikayet sitelerine de taşıdım. Ama yine de cevaplamadılar.

Okuduğunuz kitaplara yorum yazma özelliği var sitede. Ben de bu özelliği zaman zaman kullanırım. Bundan aylar önce de okuduğum kitaplara yorum bıraktım. Bunlardan iki tanesi reddedildi. Ve gerekçe olarak ikisine de "kitabın web sitesinde yazan aynı cümleleri yazmışsınız" dendi. Ben o kitapların web sitesi olduğunu bile bilmiyordum. Üstelik yazdığım iki yorum da farklıydı. Bir kitabı çok beğendiğimi ve bir gecede bitirdiğini söylemek nasıl web sitesinden alıntı olur bunu da anlamadım.

Siteye mail atıp reddetmelerinin olağan olduğunu ancak bana geçerli bir sebep göstermeleri gerektiğini söyledim. Cevap gelmeyince web mail gönderdim site üzerinden. Yine cevap gelmedi. Sonra iki defa telefon ettim. "Bana maksatlı bir davranış uygulanıyor düşüncesindeyim. Kaç defa aradımsa not aldınız ama geri dönmediniz" dedim. Telefondaki görevliler tekrar aldılar mail adresimi. "Editörlere ileteceğiz ve size hemen dönülecek" dediler. O gün bu gündür hâlâ dönecekler.

Üstüne iki farklı kitaba yazdığım yorumlarım daha reddedildi. Ve gelen bilgilendirmede yine aynı şeyler yazıyor. Sanırım uğraşmamak için herkese aynı kalıbı yolluyorlar. Bunu zaman darlığından yapıyorlardır belki" diye iyi düşünmeye çalışsam bile, defalarca sorduğum için bana gerçek sebep söylenmeliydi. Kaç kez başvurdumsa da cevapsız kaldım. Yorumları sitelerinde yayınlamaya uygun bulmamış olabilirler. Ama çocuk kandırır gibi her reddedilen yoruma aynı kalıp mesajı göndermemeliler. GERÇEK gerekçesi ne ise onu belirtmeliler ki üyeler de bir daha ona göre yazsın. Ben yorumlarımın neden reddedildiğini bilmiyorum. Ve bunca çabalamama ve onlara ulaşmaya çalışmama rağmen bana hâlâ neden cevap vermediğklerini de bilmiyorum. Bunlar aylar önce olmasına rağmen sizlerle paylaşmadan önce sabırla bekledim. Acaba geri dönerler mi, acaba cevap verirler mi diye ümitle bekledim. Yine de hiç bir cevap gelmeyince bloğuma yazmadan önce son bir kez daha seslendim kendilerine. Aynı konu için defalarca mail ve web mesaj atmama rağmen bana öyle bir cevap döndüler ki gülsem mi ağlasam mı şaşırdım =)

"Yorumların hangileri olduğunu belirtirseniz kontrol edebiliriz."

Pes doğrusu!!!!!!!!!!!!!!! Nasıl sistemsiz bir sistemleri var ki şu yüzyılda müşterinin attığı mesajları geriye dönük kontrol edemiyorlar! Anlaşılır gibi değil. Yine de iyi niyetle yazdım kitap adlarını 04 Mayıs 2011 tarihinde. Normalde her maile 24 saat içinde cevap veren www.kitapyurdu.com sitesi 13 gün önce gönderdiğim maili hâlâ cevaplayacak!!!

Kitapyurdu sekiz yılda biriktirdiğim tüm güvenimi sildi. Şehrimde envai çeşit kitap sarayları bulunmasına rağmen ısrarla-istikrarla onlardan alışveriş yapan VEFÂLI bir müşterilerini böylesine küstürmemeliydiler.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

HAYAL GÜCÜ ETKİNLİĞİ HEDİYEM



Sevgili Yetenek Sizin'in düzenlediği Hayal Gücü Etkinliği-3'e katıldım ve bu, blog dünyasındaki ilk hediyeli etkinliğim oldu. Blogların kapanması sebebiyle bir süre beklemek zorunda kaldık. Ben hediyemi yapmıştım zaten ve aradan geçen sürede hediye odamda sahibini bekledi =) Nihayet bloglarımız açıldı ve ben eşleştirmede Kar Tanesi bloğuna çıktım. Maharetli bloggerlar arasında benim hediyem (bir de ilk etkinliğim olmasının verdiği heyecanla) pek bir acemice kaldı ama elimden geleni yaptım =) Çok da keyifli oldu benim için. Verilen malzemelere bir iki ekleme yaparak cd'den kapı süsü yaptım. Sevgili Kar Tanesi ise benim için adını Sevgi Bahçesi koyduğu muhteşem bir hediye yapmış. Paketi ayrı güzel kendisi ayrı güzeldi. İçinden çıkan mektup ise benim için çok önemli ve özeldi. Aslında hediyelerimizi 05 Mayıs tarihinde yayınlamamız gerekiyordu. Ama iş yerinde küçük bir zehirlenme geçirip de bir kaç gün evde yattığım için ekleyemedim. Bu nedenle Kar Tanesi'nin ve Yetenek Sizin'in kusuruma bakmamalarını rica ediyorum. (Küçük bir zehirlenme diyorum ama neredeyse öte tarafa yolcu oluyordum. Dualarınızı bekliyorum arkadaşlar. Üzerimde nazar mı vardır nedir anlayamadım).

Sevgili Kar Tanesi Bahçenin üzerine tellerden "Urfa" yazmış. Bir de küçük bir platforma "Urfa Tutkunu'na" yazmış. Nasıl sevindim nasıl şaşırdım anlatamam. Bu detaylar için kendisine ayrıca teşekkür ediyorum.

Benim ona yaptığım kapı süsünün fotoğrafını evde unutmuşum. Daha fazla bekletmek geciktirmek istemedim bu postu. O nedenle resmimi ekleyemedim. Ama siz bu acemi işi kapı süsünü görmek isterseniz Kar Tanesi'ne bakabilirsiniz =) CD'nin üstüne pamuk koyup kaymasın diye streç filmle sardım. Sonra sıkı dursun diye koli bandı ile çevresini dolandım. Ardından alüminyum folyo ile kapladım. Üstüne de boncuk ve düğmeleri yapıştırdım. Kapı süsünün asma yeri olarak alüminyum folyo renginde boncukların dizildiği bir ip kullandım. Uç kısmına da yine folyo ile kaplanmış mandalı iliştirdim. Folyoları da bir kaç yerden para bantı ile sabitledim.

Bu güzel etkinlik için Nadire'ye ve muhteşem hediyesi için Kar Tanesi'ne teşekkür ederim.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

DÜGÜR (ELAZIĞ YÖRESİ) VE HİKÂYESİ

Hayat Cemresi Hatice Abla'da gördüğüm bu yemeği denemek istedim. Yemek Elazığ Yöresi'ne ait. Fakat ilginç bulduğum bir şey oldu. Kısır, çiğ köfte gibi yiyeceklerin yapımında kullanılan, bazı yerlerde köftelik bulgur, bazı yerlerde ince bulgur denen ve Antep'te de simit diye adlandırılan kuruya Güzel Konyamız'da düğü denir. Bu yemek de düğü ile yapılıyor ve adı dügür =)

Dügürün ilginç de bir hikâyesi var. Hatice Abla da annesinden dinlemiş. Hikâye şöyle:

Elazığ'da iki köy arasında bir arazi yüzünden anlaşmazlık çıkar ve her iki köy de bu arazinin kendilerine ait olduklarını iddia ederler. Mesele mahkemeye intikal eder. Mahkeme heyeti meseleyi halletmek için bir çözüm bulur. Kararlaştırılan bir gün ve saatte her iki köy halkı da yemek yapıp getirecek, yemeklerin sıcaklıkları kontrol edilecek ve hangi köyün yemekleri daha sıcak ise onların köyü bu araziye daha yakın kabul edilecek ve arazinin onların köyüne ait olduğu ortaya çıkacaktır.

Belirlenen gün gelir; her iki köy yemeklerini hazırlar. Köyleri araziye daha uzak mesafede olan köy halkı dügür yapıp getirir, dügür zor soğuyan bir yemek olduğu için onların yemeklerinin daha sıcak olduğu görülür. Diğer köy halkının yaptıkları yemekler ne kadar sarılıp sarmalanmışsa da dügür'e göre daha soğuktur ve arazi dügür yemeği yapan köye verilir. Köylüler dügür vesilesi ile bu araziyi köylerine dahil ettirirler.

İşte hikâyeli bu yemeğin tarifi:

* 50-100 gr ufak doğranmış kuyruk yağı
Tümünü Yasla
* 2-3 yemek kaşığı zeytinyağı-tereyağı karışımı (kuyruk yoksa bu karışım 6-7 yemek kaşığı olacak)
* 1 adet kuru soğan (yemeklik doğranmış)
* 1 yemek kaşığı kadar domates-biber salçası karışımı
* 1 tatlı kaşığı tuz
* 3 yemek kaşığı irmik
*
1 çorba kasesi düğü (ince bulgur)
* 5 çorba kasesi su (kuyruk yoksa biri et suyu olabilir)
*Acı seviyorsanız pulbiber.

Yapılışı:

Kuyruk yağını ve diğer yağı kavurun. Soğanı ekleyip kavurun. Kuyruk iyice kavrulmalı. Salçayı koyup kavurun. Sonra düğü-irmik-tuz ve suyu ekleyin ve karıştırın. Kaynayınca altını kısıp kapalı kapakla düğüler iyice yumuşayıncaya kadar pişirin. Söndürünce beş on dakika dinlendirip servis yapın.

Biz ailece dügürü beğendik. İlk yerken kıvamı çok süperdi. Fakat kalan kısmı ısıtıp tekrar yiyeceğimizde biraz katılaştığını gördük, pek çok bulgurlu tarifte olduğu gibi. Dolayısıyla arzu ederseniz suyunu beş değil 6 kase koyun. Bu hoş tarif ve ilginç hikâye için Hatice Abla'ya teşekkürler. Hepinize sevgilerimle.