kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2011 Pazartesi

FIRAT SUYU HOYRAT AKAR



Fırat’ın suyu neden deli akar biliy misen iki gözüm?
Hazreti Hüseyin’in kanı degmiştir Fırat’a çünkü,
Gökte güneşin bilmiyem kaç arşın yükseldıgı o günde,
Damagı kurumuştur Evlâd-ı Rasul’ün,
Yanaşmış canımın canı, demiş bir lokma bari içem,
Aliymiş suyu ki ok girmiş yanagına,
Güllerin kırmızısı kimin kanının rengi bulanmış Fırat’a,
Vay benim canımın içi, cigerimin içindeki ateşim,
Nasıl dayansın yürek acına, ya nasıl sussun gözlerim?
Kudurmuş Fırat suyu kimin çagıldar benim de yüregim,
Ne zaman Adın anılsa vallah sızılar burnum diregim,
Nasıl kıydılar Gülüm Siye?
Nasıl vardı elleri boynunu bükmiye?
Acep ondan sebep mi ki o toprakta dert bitmiye?
Vay anaaam, dertli başıma gelenler,
Dilim susmaz, göynüm haykırır,
Ne vakıt Kerbelâ dense,
Aha beyle yüregim boşalır,
Kerbelâ, yeryüzünde bir mekân,
Hazreti Hüseyin, içimde hiçbir an susmayan…
24.01.2011 / KONYA / 13.09
KOCASİNAN

17 Aralık 2010 Cuma

ŞEB-İ ARUS (HAZRETİ PİR'İN ANISINA)


Hoş geldin Hazreti Pir, şehrimize hoş geldin,
Işık saçtın etrafa, hanemize hoş geldin!

Yıllarca Sen bu şehri ve onda insanları,
İrşat ettin de sonra Sen’ i dünya tanıdı.

Asırlar evvel bu gün, Sen’ i yolcu eyledik,
Aşkından tutuştuğun Rabb’ e gönderiverdik.

Tasa etme Sen Pirim, ardından ağlamadık,
İsteklerini bizzat yerinde uyguladık.

Bildik ki o gün Sen’ in düğün ettiğin gündü,
Ah vaha bulanmadık, sözün ruhta düğümdü.

Yine geldi bir yeni Şeb-i Arus gecesi,
Anarız Sen’i Pirim, tüm dünya yine geldi.

Sen öyle sıcaktın ki, her milleti ısıttın,
Vefatında da sürer saçtığın o ışığın.

Her milletten insanlar Konyamız’ a doluştu,
Sen’ i anmak için ki yüreklerimiz coştu.

Ne büyük bir değersin, çok şükür ki burdasın,
Sıkışan ruhlarımız nurunla aydınlansın!

Sana olan sevgimiz anlatmakla bitemez,
Başımızın tacısın, kimseler indiremez.

Ne olur bu biçare Konyalı’ yı unutma,
Şefaat et Ey Pirim, sakın beni bırakma.

Dua et ki olalım Sana layık torunlar,
Ayrılmadık dünyada, ahrette de bizi sar!

17.12.07 / KONYA / 10.31

Kocasinan

12 Aralık 2010 Pazar

URFA TUTKUNU URFA'SINA GİDEMEZSE

Merhaba Arkadaşlar,

Her yıl ailemle yaptığımız Urfa seyahatlerine bu sene rahatsızlığım sebebiyle ara verdik mecburen. Bu durum benim için elbette ki çok zor oldu ama elden ne gelir. Burnumda tüttü Canım Urfam.

Bu özlemimden sonra dün Cenab-ı Hak bana çok güzel bir hediye verdi. Urfa Tutkunu Urfa'sına gidemezse, ona Urfa'dan iki misafir gelir ve az da olsa hasret giderir. Urfa'yı Neden Seviyorum adlı yazımı okuyanlar, Birecik 'in benim için çok özel olduğunu bilirler. Çünkü Birecik, Canım Urfam'a gözlerimi açtığım/adımımı attığım yerdir. Seyrine doyamadığım tarihi Birecik Köprüsü, yok olmaya yüz tutmuş kelaynak kuşları, bir türlü çıkmaya muvaffak olamadığım Birecik Kalesi ve anlatamadığım daha pek çok yönüyle gönlümde ayrı bir yeri vardır bu güzel ilçemizin.

Ben bu sene Urfam'a yine Birecik'ten giriş yapamadım ama, Allah bana Birecik'ten misafir gönderdi =) Cahide Abla'nın bloğundaki iki yazıdan dolayı tanıdık Zehra Teyze'yi. Aslında yaşlı değil ama ben teyze dedim =) Bende Urfa tutkusu onda da Urfalılık olunca, biz kendisi ile özelden de tanışmıştık. Dün ise çocuğunun işi için Konyamız'a gelmeleri gerekmiş. Buraya kadar gelmişken görüşüp hasbihal edelim istedik. Hazreti Mevlânâmız'da buluşacaktık onların vakitleri az olduğu için. Ama sonra burada bir kar kıyamet başladı ki, o soğukta dışarda buluşmak ne mümkün! Sağolsun Zehra Teyze bana kıyamadı, soğukta dışarı çıkmamı istemedi. Bize geldi. Oturduk, sohbet ettik. Çok hoş vakit geçirdik. Gelirken eli boş gelmemiş. Kendi elleriyle yaptığı o enfes isottan ve ince bir düşünce ile içine makası da koyulmuş fıstıktan getirmiş, sağolsun. Mahcup etti bizleri. Sonra Zehra Teyze'nin işini bitiren oğlu da geldi. Biraz daha oturup müsade aldılar. Annem, babam ve ben bu tanışmadan çok memnun kaldık.

Elhamdülİllah evime Urfa toprağından gelen iki kişinin ayağı değdi. Bu yıl gidemedim ama bu kadarına da şükür. Bu da olmayabilirdi. Zehra Teyze ile tanıştığım için çok mutluyum. Ve bana taaaaa Birecik'ten misafir gönderip evimizi bereketlendiren/şenlendiren Cenab-ı Hakk'a da sonsuz hamd olsun.

Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle. Umut hep vâr olsun.

26 Kasım 2010 Cuma

ŞAİR NÂBİ' DEKİ PEYGAMBER SEVGİSİ


Hayırlı cumalar Arkadaşlar,

"Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafa’dır bu" desem, hemen Şair Nâbi'yi hatırlarsınız öyle değil mi? Peki sevgili şairimizin Urfalı olduğunu biliyor muydunuz? Ben öğrendiğimde sevinçten dört köşe olmuştum =) Elbette mühim olan nereli olduğu değil nasıl bir Müslüman olduğu. Ama biliyorsunuz artık; bendeki Urfa tutkusu buna sevinmem için çok geçerli bir sebep =)

Bugün sizlerle Diyanet'in web sayfasında okuduğum bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Yazıda Şair Nâbi' nin Efendimiz Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'e olan sevgisi anlatılıyor. Ve yukarıda bir mısrasını verdiğim Naat'ının da hikayesi yazıyor. İşte yazıyı alıntıladığım adres:

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-7585.aspx

Ve işte yazı:


Şair Nâbi’de Hz. Peygamber Sevgisi
Tarih: 12.10.2010

1642 yılında Şanlı Urfa’da doğan Nâbi, Divan şairlerimiz arasında kendine özgü bir tarzın sahibi bir şair olarak dikkat çeker. Onun şiiri “hikemi” bir şiirdir. Bu yüzden Nâbi şiiri denilince akla çağdaşlarına göre daha yalın bir dille yazılmış, öğretici vasfı bulunan bir şiir gelir. Nâbi’nin böyle bir tarzın sahibi olması, devriyle de alakalı bir husustur. Çünkü, yaşadığı devir Osmanlı’nın duraklama devridir. Ortada ciddi anlamda problemler vardır. Şair, bunlar karşısında kendini sorumlu hisseden bir insan tavrıyla olumsuzlukları tenkit etmek ve çözümler üretmek istemektedir. Fakat, o onca didaktik tavrına rağmen sanat değeri yüksek şiirler yazmayı da başarmış ve bu yüzden devrinde ve sonraki zamanlarda adı hep şöhretli şairler arasında anılmıştır.

Nâbi’nin şöhreti elbette yazdığı toplumcu ve öğüt verici şiirleriyle alakalıdır ama onu yine genel özellikleri itibarıyla diğer Divan şairlerinden ayrı bir yerde tutamayız. Nâbi de hemen bütün Divan şairleri gibi şiirlerini İslam ve tasavvuf inanışı çerçevesinde bir şiir dünyası kurmuş, bu dünya içerisinde yine diğer şairler gibi münacat, naat tarzında yazdığı şiirleriyle bir Müslüman şair olmanın bilinciyle hareket etmenin örneğini vermiştir. Bu tarz şiirleri arasında yazdığı bir Naat-ı Şerif ise gerek yazılış hikâyesi gerekse muhtevası ile edebiyatımızın hâlâ unutulmayan metinleri arasındadır.

Bu şiir, samimi peygamber sevgisinin anıt bir eseridir. Fakat, şiire geçmeden önce yazılış hikâyesinden bahsedelim: Anlatılanlara göre Nâbî, 1678 yılında devlet ricaliyle birlikte hac niyetiyle yola çıkar. Peygamber sevdalısı bir şair için Medine’ye gitmek, Hz. Peygamber’in kabr-i şeriflerini ziyaret etmek çok heyecan verici bir olaydır. Medine’ye yaklaştıkları sırada ise bu heyecan doruk noktasına ulaşır. Bu esnada bir gece istirahatında iken bir paşanın ayağını Medine tarafına uzattığını görür. Bu durum onu son derece üzer. O anda kalbine dolan ani bir ilhamla şu naatı okur:

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu

Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafa’dır bu

Felekte mâh-i nev Bâbü’s-selâm’ın sîne-çâkidir

Bunun kandili Cevzâ matlâ-i nûr-i ziyâdır bu

Habîb-i kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette

Teveffuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâdır bu

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil

Amâdan açtı muvcûdat çeşmin tûtiyâdır bu

Mürâât-i edeb şartıyla gir Nabî bu dergâha

Metâf-i kudsiyândır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu

Paşa, Hz. Peygamber toprağındaki saygısızlığını ikaz eden bu şiir karşısında şiire konu olan kişinin kendisi olduğunu anlamakta gecikmez. Hemen toparlanarak Nâbi’ye bu şiiri ne zaman yazdığını, başkalarına okuyup okumadığını sorar. Nâbi de “hayır, ilk defa şimdi söylüyorum ve sizden başka duyan da olmadı.” cevabını verir. Paşa, bunun üzerine bu durumun aralarında bir sır olarak kalmasını rica eder. Nâbi, bu ricaya bir sükûtla cevap verir ve konu şimdilik kapanmış gibi olur.

Biraz sonra kafile, yola devam için harekete geçer. Sabah ezanı vaktinde Medine’ye ulaşırlar. Şehre girerlerken Mescid-i Nebi müezzinlerinin bir naat okuduğunu fark ederler. İşin ilginç yanı bu naat, Nâbi’nin az önce okuduğu naattır. Nâbi de Paşa da bu durum karşısında hayrette kalırlar.

Namaz bitip cemaat dağılırken Nâbi ile Paşa, heyecan içinde müezzinlerin yanına varıp okudukları naatın kimin olduğunu ve nerden öğrendiklerini sorarlar. Müezzin, konunun kendisi için bir sır olduğunu düşünerek önce cevap vermek istemez. Fakat Nâbi, ısrar eder. Bu naatı az önce kendisinin söylediğini belirtir. Bu defa heyecanlanma sırası müezzinlere gelmiştir. “Senin ismin Nâbi mi? Diye sorar şaire...”Evet” cevabını alınca ellerine kapanır ve olayın açıklamasını yapar. Cevap şöyledir: “Bu gece Allah Rasulü rüyamızda bize, ‘Ümmetimden Nâbi isimli bir şair, beni ziyarete geliyor. Bu zat, bana karşı son derece büyük bir sevgi ile doludur. Bu aşkını ifade için şöyle bir naat yazmıştır. Siz, bu natı bu sabah minarelerden onun buraya beni ziyarete gelişi şerefine okuyun.’”

Bu açıklama karşısında, Paşa’nın utancını, Nâbi’nin ise sevincini anlatmaya gerek yok sanırım. Zaten bu iki ruh halini tasvir de imkânsızdır. Paşa, utancını hangi kelimelerle dile getirmeye çalıştı bilinmez ama Nâbi’nin dudaklarından şu kelimeler dökülür: “Demek ki sevgili peygamberimiz bana “ümmetim” dedi. Demek ki iki cihan güneşi beni ümmetliğine kabul etti.”

Hadise bu kadardır. Bu olay, gerçekten vuku buldu mu, belgesi var mıdır gibi sorular doğrusu bu noktada hiçbir anlam taşımıyor. Olaya kalbi yaklaşmak gerekiyor. O da samimi sevginin kişiyi fizik ötesiyle iletişim kurabilecek bir noktaya getirecek zenginlikte olduğudur. Mesele burada Hz. Peygamber’e duyulan aşk meselesidir. Bu aşkın bir lütufla mukabele görmesidir. Bizim için de önemli olan bu aşkı, bu lütfu anlayabilmektir. Zira, nicedir hadiselere metafizik bakma sırrının uzağındayız. Pozitivist tortular, bizim de yüreğimizi bir şekilde kararttı. Her şeye sebep-sonuç, belge-bilgi açısından bakarak gerçeği görebileceğimizi sanıyoruz.

Burada şiirin açıklamasını da verelim ki Nabi’nin söyledikleri daha iyi anlaşılsın. Diyor ki şair; “Cenab-ı Hakk’ın nazargâhı ve O’nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’nın makamı ve beldesi olan bu yerde edebe riayetsizlikten sakın./ Gökyüzünde hilâl, O’nun selâm kapısının yüreği yaralı âşığıdır. Semadaki Cevza(ikizler burcu)nın nur ve ışık yanağı O’dur./Burası Sevgili Peygamberimiz’in istirahatgâhıdır. Fazilet açısından ise Cenab-ı Kibriya’nın arşının da üstündedir./Bu mübarek toprağın ziyasından yokluk karanlığı sona erdi. Varlık âlemi, körlük ve yokluktan gözünü onun sürmesiyle açtı./ Ey Nâbi, bu dergâha edep kurallarına uyarak gir. Zira; burası meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin hürmetle öptüğü mübarek bir makamdır.”

Nâbi’nin bu hac seyahatinde kendisine “salih bir amel” olarak kazandığı bu naat, yazıldığı günden bu yana inanmış gönülleri aşk ve heyecanla coşturur, peygamber sevginsin, ona bağlılığının hangi boyutlarda olduğunu gösterirken, bir başka eserle daha taçlandırır bu kutlu seyahatini... O da bu hac ziyaretini nesir diliyle anlattığı ama yer yer şiirlerle de süslediği “Tuhfetü’l-Harameyn” isimli gezi kitabıdır. Bu kitapta anlatılanlar bu naatla birlikte okunduğunda Nabi’nin bu yolculuktan ne kadar ulvi duygularla döndüğü ve nasıl ruhsal bir arınmaya muhatap olduğu daha iyi görülecektir.

Şair Nâbi, sözünü ettiğimiz bu naatıyla hepimiz için nasıl imrenilecek bir noktada olduğunu gösteriyor bize. Ama onun bu sırrını anlamak istiyorsak işe aslında şairin müstear isminin manasından söz etmek gerekiyor. Bilindiği gibi şairimizin asıl adı Yusuf’tur. Nâbi, onun “hiçlik-yokluk” anlamına gelen mahlasıdır. Bilindiği üzere “Na” ve “Bi” kelimeleri Arapça ve Farsça’da “yok” anlamına gelmektedir. Nabi’nin ismiyle ilgili bu ayrıntı bize çok önemli bir hususu hatırlatıyor. Varlık kapısına ulaşmak ve lütufla muamele görmek için insanın önce “yokluk” elbisesini giymesi gerekiyor. Şair Nabi, kendine aldığı bu müstearıyla bize böyle bir ders de veriyor. Öyle ki insan böylesi bir gönle sahip birisi ise kendi ölümüne bile tarih düşürür. Onun “Nâbî be-huzûr âmed” sözünü de içine alan Farsça bir kıtasının içinde yer alan bu mısra da bilmeliyiz ki varlık kapısına yokluk elbisesiyle gitmesinin karşılığında muhatap olduğu peygamberi lütfun eseri olsa gerektir.

Sözü onun bir beytiyle tamamlayalım:

Gönül ne arzû-yı câh ider ne tâc u taht ister

Reh-i himmette ancak kalb-i nerm ü pâ-yı saht ister.

Diyor ki şair: “Gönül ne rütbe, ne tac ne de taht ister. O gayret yolunda yumuşak bir kalp ile sebat eden bir ayak ister.”

Hayatı boyunca istikamet üzere olan bir şairin bu tutumunu sanırım bundan daha güzel ifade imkânı yoktur. Evet, ne “rütbe” ne “tac...” Allah’ın rızasına, sevgilisinin şefaatine nail olabilmek... Gaye budur. Bunun yolu da “yumuşak kalp”, “sebat eden bir ayak” sahibi olmaktan geçiyor.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Eylül 2010 sayısında yayınlanmıştır

Mustafa Özçelik

2 Nisan 2010 Cuma

HARRAN KUBBELERİ YEMEĞİ-RESİMLİ

Merhaba Arkadaşlar,
Bir süredir uğrayamadım sayfama ve sizlere. İşlerdeki aşırı yoğunlaşma, baharla birlikte başgösteren kendini dinleme isteği ve bu arada atlattığım rahatsızlıklar bu uzak kalışın temel sebepleriydi.
Annemin çok sevdiğim bir huyu vardır. Kesinlikle mevsimi gelmeden hiç bir meyve-sebzeyi almaz. Bu prensibini geçen gün belki ilk defa bozdu. Şu an bizde misafir olan anneannem bakla yemek isteyince annem de marketten bakla almış. Baklayı çok severim, hele de sarımsaklı yoğurtla. O akşam baklayı yeyince olanlar oldu. Bakla sevmeyen babam ve ablam yemedi, ablamın eşi ise yoğurtsuz yedi. Bakla yemeğini sarımsaklı yoğurtla yiyen annem, ben, babaannem ve anneannem ise adeta zehirlendik. Böyle bir durum ilk kez başıma geldi. Tansiyonlarımızda yükselmeler, aşırı mide bulantısı, baş dönmesi, kusma, halsizlik... İnanın sofradan kalkamadım, olduğum yere uzandım bir müddet. Yatağıma nasıl gittim hatırlamıyorum. Çok çok kötü bir gece geçirdik, gözümüzü açamadık. Ne olduğumuzu da bilemedik, bence zehirlenmiştik. Ben bu zehirlenmenin etkisini iki günde ancak attım, o da şöyle böyle. Bir gün bakla yemekten sebep böyle bir şey yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi. Bu bize ders oldu. Anneme de söyledim, misafirin canı çekse dahi bir daha mevsimsiz bir şey almayalım diye.
Şimdi gelelim Harran Kubbeleri yemeğine. Daha evvel bu tarifi bir Urfa yemeğidir die yayınlamıştım ancak bende resmi olmadığı için Harran resmi koymuştum. Geçenlerde yaptığım kubbeyi resimledim ve tekrar ekleyeyim dedim. Özellikle merak eden keyfeseyran arkadaşım için acele ettim yapmakta, ama yayınlamak bu zamanı buldu. Küçük boy yuvarlak borcama yarım ölçek malzeme kullandım, tam geldi. İşte tarifimiz:
MALZEMELER

1kg kıyma
2-3 baş sarımsak
2 kilo patates
tuz
karabiber
kırmızı biber
Borcamı yağlayacak kadar yağ

YAPILIŞI

İnce kabuklu ve taze seçilmiş patatesleri iyice yıkayın. Kabuklarını soymadan ikiye bölün. Bir kenarda bekletin. Sarımsakları ezin ve baharatlarla birlikte kıymaya ekleyin. Sarımsak, kıyma ve baharatları iyice yoğurun. Bu karışımı; yağladığımız yuvarlak borcamın ortasına bir höyük gibi bir top gibi koyun.İkiye böldüğünüz patatesleri borcamın kenarlarına dizin. Dizme işlemi bittikten sonra ortadaki top gibi kıymaya yavaş yavaş bastırın ve patateslerin arasına ince bir tabaka olarak yayılsın. Önceden ısıtılmış 180 derecedeki fırında 30-40dakika pişirin. Hepinize afiyet olsun.







1 Şubat 2010 Pazartesi

Urfa Maralı

Farkettim ki siye ne zamandır seslenmemişem,
Lafımı içime gömüp ele sessizce beklemişem,
Durıp bi düşündım dünegin,
Karşıma çıkan vakıt pek engin,
Ben siye tutılalı bir yılı aşmış,
Tam bir sene dört aya ulaşmış,
Feket hala aynamisan,
İçimdeki yangını görmisan,
De hele mavı gözlü Urfa maralı,
Bakışı yüregimde saklı Kürt oglı,
De hele siye nedendir bu yangınım?
Göynüm unudamiy, feket hala kırgınım,
Kırılsam da, üzılsem de, yine de seni seviyem,
Dediydim ya, hatırliy misan?
Bin yıl da geçse, göynüm senindir inan,
Adını duyanda yüregim pır pır ediy,
Sanki yerinden çıkacakmış kimin gıpırdiy,
Gözlerim senden başkasına fer veremez,
Yoklugında ruhum asla huzura eremez,
Gel he de Urfa maralı,
Dinsin içimdeki tarifsiz agrı,
Açılınca seni gördüyse gözlerim,
Kapanırken de yanımda sen ol isterim,
Geçip gidiy ömrım, aha görisen,
Eliyi tez dut, sevdayı yitiriysen,
Mutlu olmak bunca zor olmamalı kanımca,
Seni içime gatmışam, dolaşiysen canımca,
Bir grup vaktı kumlu sade kéhvemi içerken,
Agız dolusu "Urfalım" demek istiyem, biliysen,
De hadi bekletme gayrı yanaş yamacıma,
Yüregim avucundadır, incitme, can katma acıma,
Mavı gözlü Urfa maralı, biricığ,
Ne olursan, gel artığ...

12.01.09 / KONYA / 01.15

KOCASİNAN

(İlk yayın Tarihi 27.01.2009)

ANNE, ELLERİM NERDE?


ANNE, ELLERİM NERDE?

Sisli bir yaz gününde tutuklandı gönlüm,
Ceplerimde çakıl taşları,
Elimde okul defterim vardı.
Henüz çıkmıştım evimden,
Okula gidiyordum sabah erken.
Neden kesildi yollar?
Ve kimdi bu adamlar?

Dünyaya gözünü açınca çocuklar,
İlkin ana sesi duyarlar.
Ben duymadım, duyamadım.
“Ne duydun” derseniz eğer,
Bomba sesiymiş onlar.

Hiç doğru dürüst oyuncağım olmadı benim.
Bir tek çakıl taşlarım var.
Ve en iyi dostum onlar.
Daha ufacıktım,
Bir gün evimizi bastılar.
Babamı alıkoydular.
“Suçu ne?” dedik?
Fazla soru sordurmadılar.
Ve işte o günden sonra,
Çakıl taşları bana yâren oldular.

Başka ülkelerde değişik oyuncakları varmış çocukların,
Görsel şölenleri, eğlenceleri…
Ve daha sayamadığım niceleri.
Hiç görmedim ben onları,
Hiç tatmadım.
Havai fişekler varmış mesela,
Böyle gökyüzüne yükselip,
Orada patlıyorlarmış.
Rengârenk ışık saçıyorlarmış etrafa.
Benim de fişeklerim oldu,
Ama havai değil, gerçek.
Ve hiç renkli ışık saçmadılar hayata.
Sadece tek renkleri vardı onların,
Kırmızı…
Ateş kırmızısı,
Kan kırmızısı….

Ablam evlendi sonra,
Ama hiç eşyası yoktu.
Çeyiz işlenirmiş başka yerlerde genç kızlara,
Benim ablamın çeyizi yoktu.
Çünkü çeyiz işleyecek vakti yoktu.
Hemşireydi ablam hasta yuvasında.
Gece gündüz demeden koşturdu,
İlaç yoktu, morfin yoktu.
Dipdiri dikti yaraları gözünde yaşlarla.
Gelen her çocuk, sanki onun çocuğuydu.
Ahh ablam, o da başkası için kendinden geçenler kervanında…

Dedim ya, okula gidiyordum bir sabah erkenden,
O kocaman tanklar karşıma çıktığında.
Başladılar sonra gerçek fişekleri etrafa saçmaya.
Silah yoktu, tank yoktu direnecek insanlarımda.
Ama olsun, çakıl taşlarımız var bizim,
Bir de iman göğsümüzün tam ortasında.
Ben de başladım taşları fırlatmaya.
Arkadaşlarım içinde en iyisi bendim,
Gidiyordu attıklarım çok uzağa,
Ve değiyordu kâfire mutlaka.

Sonra gördüler beni,
Resimlerimi çektiler bir anda.
Anlamamıştım neden olduğunu ya,
Ertesi gün dayandılar kapıma.
Alıp götürdüler beni evden uzağa.
Çok bağırdı, çok ağladı annem,
Ama yok fayda.
“Sen” dediler,
“Sen bu ellerle bize taş atarsın haaa!”
Ellerine silah almışlardı onlar da,
Ve başladılar ellerime, kollarıma vurmaya.
Ezildi önce, sonra kırıldı kollarım sırayla.
Ve artık acıdan baygındım ben yollarda.
“Seni” dediler, “öldürmeyeceğiz burada.
Şimdi al o pis kollarını yanına,
Ve git ailenin yanına.
Görsünler halini de,
Bir daha dik durmasınlar karşımızda!”

Biz ne yaptık bu fitnecilere anlamadım ya,
Aldım kollarımı yanıma,
Başladım eve doğru yol almaya.
Kollarım çok sancıyordu ama.
Bir de sallanıyorlardı sağa sola.
En son okuluma varabildim ve bayıldım kapıda.
Beni ilk gören öğretmenim olmuştu orada.
Derhal kucaklayıp götürmüş ablamın yanına,
Ve doktorlar bakakalmışlar bu vahşi tabloya.
Ben, gözlerimi açtığımda,
Bir hasta odasında yatıyordum acıyla.
Bulabilmişlerdi bana boş bir yatak nasıl olduysa.

Ellerime baktım sonra,
Sonra kollarıma.
Göremiyordum onları vücudumda.
Sordum sonra ve anlattılar bana.
Yoktu artık iki elim ve iki kolum,
Kesmişlerdi ikisini de beni kurtarmak adına.

Ben, on yaşımdaydım kollarımdan ayrıldığımda,
Sisli bir yaz günüydü ve tutuklanmıştı gönlüm vatan toprağında.
Çocuktum belki, aklım almayacak kadar ufak yaşta,
Ama yaşları küçük de olsa,
Yaşadıkları, duyguları ve fikir dünyaları büyük oluyor çocukların benim yurdumda.
Hiç ağlamadım kollarımı bulamadığımda,
Sadece düşündüm çakıl taşlarını atamayacaktım bir daha!

Anne, ellerim nerde?
Anne, ellerim….

01.10.07 / KONYA / 09.37

KOCASİNAN


(İlk yayın Tarihi 18.01.2009)

Urfa (Hilaloğlu)

Aşık Hilaloğlu kardeşimin kaleminden, onun memleketi Urfa:

Urfa

Bir ses ki derin inler zuvaklarında Urfa.
Mukim Tahir mi parlar duvaklarında Urfa?

Hala çınlar mı o ses Lole Yusuf’la hisli?
Tetirbeden aşağı kulaklarında Urfa.

Sazı, sözü bir olmuş ömürlük evlerinde
Bestekarlar yetişir ocaklarında Urfa.

Nabi ile şan bulmuş şair yatağı belde
Tescil edildi namın konaklarında Urfa.

Seyfo,Kazancı Bedih bir ağızdan haykırır
Görmek mümkün onları çocuklarında Urfa.

Uzun süren gecenin ardından gizli gizli
Başka bir gündür doğan şafaklarında Urfa.

Eyyub Nebi meskeni, peygamberler diyarı
Nübüvvet nuru kokar topraklarında Urfa.

Doludizgin dörtnala giden doru tayların
Biz kaldık arkasında, toynaklarında Urfa.

Çarşısı, bedesteni, Gümrük Hanı bir başka
Ne güzel kürk yapılır dabaklarında Urfa.

Seyrettim de kaleden Anzılha’yı ibretle
İbrahim olsam narda, balıklarında Urfa.

Harran ovasında su, hayat vermiş taşına
Seni gördüm tarlanın başaklarında Urfa.

Tadın sinmiş her yere nefis yemek zevkine
Ciğer kebabı, böbrek, dalaklarında Urfa.

İbrahim gibi esef, Nemrut da senden çıktı
İyi, kötü hep ana kucaklarında Urfa.

Gülfemî yıllar var ki nara atılmak ister
Reva mı o da senin uşaklarında Urfa?

19.04.2008-Şanlıurfa

Hilaloğlu

(İlk yayın Tarihi 26.12.2008)

YENİ BİR BAŞLANGIÇ




Tertemiz bir gönülle sevdim seni,
Bana rağmen ezip de geldim beni,
Ne varsa eskiye dair hayatımda,
Yakıp, yıkıp vardım kapına,
Attım vücut elbisemden isi, pası,
Saçtım göklere gönlümde biriktirdiğim yası,
Tarık Bin Ziyad’sa önümde önderim,
Dönüşü olmayan bir yola girer giderim,
Açtım madem bembeyaz saf bir sayfa ömrümde,
Artık yer yok hiçliğe gönlümde.

Sen yeni başlangıçlarımın adı,
Sen sonradan gelen huzurun tadı,
Sen en büyük Vefa’ nın yâdı,
Unutmuşsa saflığı bu garibanın hafızası,
Silkinir, hatırlar ve uyanır senle havsalası.

Tertemiz bir gönülle geldim sana,
Tut beni kapında,
Tut sakın bırakma,
Edessa…

01.12.08 / KONYA / 14.09


(İlk yayın Tarihi 01.12.2008)

URFAYA VE SEVDAYA HASRET

Sevgili Dostlarım,Geçtiğimiz hafta Urfa'daydım. Muhteşem günler geçirdim tutkumda. Ne anılar biriktirdim, ne güzel insanlar tanıdım... Vakit buldukça sizlerle paylaşmak istiyorum İnşaAllah. Şimdi sizleri Kocasinan'ın yeni şiiriyle başbaşa bırakıyorum. İyi okumalar:

URFAYA VE SEVDAYA HASRET

Senin “Urfa” dediğin nazlı bir ceylan,
Tutuşmuş yüreğin ceylana hayran,
Dünyada görülmez böyle bir seyran,
Yandı Kocasinan aşkın elinden.

Eller anlamıyor Urfa sevgini,
Yoğun yaşadığın derin ilgini,
Anlamasalar da duyma kaygını,
Yandı Kocasinan aşkın elinden.

Çok zaman sordular "Sen aşık mısın?
Urfalı bir yâre tek maşuk musun?
O yârin gönlünde bir beşik misin?"
Yandı Kocasinan aşkın elinden.

Dedim yârim yok ki Urfalı ola,
Olsun da isterdim, vurdum hep sola,
Gelse bir gün, onla yüreğim güle,
Yandı Kocasinan aşkın elinden.

Gün doğmadan neler doğar dur hele,
Gönlünü kaptırma apansız sele,
Bir güzel hamzayla yüreğin güle,
Az daha sabret de bekle Sinanım,
Hasreti sevince ekle Sinanım!

20.11.08 / KONYA / 09.10KOCASİNAN

(İlk yayın Tarihi 20.11.2008)

SARS BENİ

Bana bir yiğit gerek, özü sözü bir olsun,
Hayırlı bir Müslüman, Urfalı bir gül olsun,
Huzur asrından çıkıp Konya Eli’ ne gelsin,
Hem öyle bir gelsin ki, sarsılsın gönül o gün.

Hulf olmasın özünde, sözüne sadık kalsın,
Kaş göz önemli değil, yeter Hakk’a kul olsun,
Yüreğim o hamzayla, o güzel yarla gülsün,
Hem öyle bir gülsün ki, sarsılsın gönül o gün.

Dilinde tek Hakk olsun, menfilik konuşmasın,
Yüreği pek ak olsun, kötüyle tanışmasın,
Gel sen yak beni, olsun; başka kul yapışmasın,
Hem öyle bir yaksın ki, sarsılsın gönül o gün.

Kocasinan sızlıyor her yanı yare dolmuş,
Asırlardır bekliyor, acep yâre ne olmuş?
Bunca zaman geçtikçe tek tek saçların yolmuş,
İlahi tecellidir, sabretmek lazım bu gün,
Diline kilit vurup akletmek lazım bugün.

KOCASİNAN

(İlk yayın Tarihi 06.11.2008)

URFAM

Dudağımdan ismin, gözümden resmin,
Gönlümden hayalin gitmiyor Urfam,
Ne çok özlemişim, sinemde cismin,
Hasretin bağrımdan çıkmıyor Urfam.

Aylarca bekledim, Sana geleyim,
Gül yüzüne bakıp nasip alayım,
Bağrına yaslanıp orda öleyim,
Son nefesim Sen’de tükensin Urfam.

Bilmem bitecek mi bendeki çile,
Ne yar vefa etti, ne ömrüm güle,
Sensiz kuyulara ben bile bile,
İteklendim, düştüm, can sundum Urfam.

Kocasinan yandı, göreni yoktur,
Hasret sinesinde saplı bir oktur,
Uğraşma, çıkarma, yâresi çoktur,
Sana kavuşmadan soluyor Urfam,
Zaman tükeniyor, ölüyor Urfam.

27.10.08 / KONYA / 00.28

KOCASİNAN

(İlk yayın Tarihi 27.10.2008)

SİTEMKÂR

Aylar var ki Ağam, seni görmedim,
Yokluğunda asla huzra ermedim,
Sanma kimselere haber sormadım,
Yine de gelmedin, sitemkârım çok.

Ben senin yanında küçük bir kuzu,
Yüreği yaralı, dert çalar sazı,
Yazmakla tükenmez gayrı bu yazı,
Bir selam vermedin, sitemkârım çok.

Yaşım büyük küçük, ne fark eder ki?
Ağası olan kul naz sarf eder ki,
“Küskün” bekler, hayat bir çark eder ki,
Fazlaca beklettin, sitemkârım çok.

Hiç mi düşünmezsin, kardeşin yalnız,
Dert ona yapışmış, çıkmıyor, sakız,
Gün güne sönüyor, eriyor yıldız,
Bir kelam etmedin, sitemkârım çok.

Kuzun pek çaresiz, neylesin sensiz?
Tek günü yoktur ki geçsin kedersiz,
Gel hele bir yol da gülsün bu öksüz,
Sırlı cam ardından bakma, hükmü yok,
Daha susacaksan, sitemkârım çok.

17.09.08 / KONYA / 12.08

KOCASİNAN

(İlk yayın Tarihi 17.09.2008)

Kartalın Umudu

Kocasinan bu defa Urfa ile değil, farklı bir şiirle çıkıyor karşımıza:

Ve bir kartal havalandı Allahuekber Dağları’ndan,
Umut saçacaktı kanatlarının ucundan,
Her yerde karanlık, her yer kan revan,
Toparladı neyi var neyi yoksa umut kokan,
Uçtu, uçtu, uçtu,
Apar topar başka diyara göçtü,
Şimdi gördüğü bu omuzları çökük insanlar,
Bir vakitler dimdik duran birer koçtu,
Ne değişmişti?
Ne değişmişti de insanlar kendilerinden kaçtı?

Ve bir toz bulutu yükselir gökten,
Karışır birbirine ruh ve us,
Şaşırır ne yapacağını gecede gündüze eren,
Çoktan dalmıştır uykuya gündüzde geceyi gören.
Gökyüzünü sarmış kara bir bulut,
Nasıldır somut ve nedir soyut?

Kocasinan

(İlk yayın Tarihi 17.09.2008)

ZAHİDE

Kocasinan' dan yanık bir aşk öyküsü. Hepinize iyi okumalar.

Bundan seneler evvel,
Vağıtlar temmuzu sekiz geçe,
Ortalık kavrılırken bakıp güneşe,
Urfa’ da,
Eyvanında isot çıkartılan bir evde,
Dünyaya gelmişem, adım Zahide.
Yeddi çocuklı bir ayilenin beşinci çocugıyam,
Gün dogmadan uyanır,
Gözeller gözeli Urfam’a bakaram,
Ömrım iş görmekle geçiy,
Ne edim,
Hızmat düsturdır bizde, gayrı alışığam.

Ömrımın günleri geçip gidiydi,
Geldiydi yine aynı gün,
Takvimler temmuzu sekiz geçiydi,
Anamla Urfa merkeze inmiş idim,
Bedesten Bazarı’ na gidiydim,
İşte tam o anda,
Biz geçiyken Anzılha sag yanda,
Oy anammm,
Güneş kimin gamaştı gözlerim bir anda,
Dönıp baktım,
Biye bakiydi o da, tam o anda,
Anam tanıdı, durdı aniden,
Dedi “hayırdır Hamido?
Ne ediysen?”
Ben heç görmediydim evvelden,
Bizim köydeki Zala Bacı’nın oglıymış,
Ah Allah’ım,
Ne de gözel yaradılmış!

Yıllar evvel güneş dogarken üstüme,
“Merhaba” dediydim dünya yerine,
Şimdi yine aynı günde,
Bir başka güneş dogdı yüregime.
Zala Bacı gözel bir kadındır,
Kara gaşlı, kara gözlü, lisanı da yarımdır,
Benim güneşim Hamido anası kimin kara degil,
Bilakis güneş kimin sarıdır,
Ben hep kara olır saniydim Kürt insanını,
Meger varmış sarı saçlı, renkli gözlısı,
Ahh ah,
Yağtiy beni Kürt oglı,
Yağtiy ki ne yağtiy,
Heç kimse sen gibi düşmedi içime,
Kimseye yar olmadı yıllarca bu sine,
Urfa’ da bir Türk gızı, Zahide,
Aha kavrıliy şimdi, kavrıliy sevda içinde.

Acep el uzatsam tutar mısan Hamido?
Yoksa bırakır mısan ellerimi boşlıga?
Vallah Zahide yaniy senin aşkınla,
Vay anam,
Torpaklar başıma dola,
Onuy güneş yüzünü gördükten sonra,
Ben nasıl ederem gayrı,
Nasıl ederem ondan uzağta?

KOCASİNAN

12.09.08 / KONYA / 16.27

(İlk yayın Tarihi 12.09.2008)

KENAN'IN ÇIRPINIŞLARI

İnsanoğlu yanlışa düştü,
Gördükleri, geçici bir düştü,
Baki sandı,
Zamana aldandı,
Toz bulutları sardığında her yanı,
Aklı başına geldi, dondu damarda kanı,
Ama artık çok geç,
Bu pişmanlık faslını bir kalemde geç,
Uyarmadı mı seni düşman bildiğin?
Nefsine kandın, kendi sırtındı aslında üstüne bindiğin…

Ve bir toz bulutu yükselir bir gün aniden,
Kuşatır inanmayan tüm aldanmışları,
O gün anlarsın,
Nasılmış Kenan’ın çırpınışları…

02.09.08 / KONYA / 09.06

KOCASİNAN

(İlk yayın Tarihi 02.09.2008)

ŞANLIURFA'NIN DÜNYA İNANÇ TURİZMİNDEKİ YERİ*

Şanlıurfa tarihte dünya kültür ve medeniyetinin merkezi kabul edilen ve arkeoloji literatüründe "Bereketli Hilal" olarak adlandırılan bölge üzerinde yer almaktadır. Arkeolojik kazılardan elde edilen buluntular, şehir merkezindeki Balıklıgöl civarının günümüz­den 11.000 yıl önce Neolitik Çağ insanları tarafın­dan iskan edildiğini kanıtlamıştır. Bu çağ, Anadolu'da mimarlık sanatının başlangıcı sayıl­maktadır.
Mimarlık tarihi bu kadar eskilere dayanan Şanlıurfa, günümüzde de mimari eserlerinin zen­ginliği bakımından Anadolu'nun önde gelen illeri arasında yer almakta ve bu özelliğinden dolayı "Müze Şehir" adıyla tanınmaktadır.Şanlıurfa, dinler tarihi ve inanç turizmi yönüyle de dünya kültüründe önemli bir yere sahiptir. İl merkezi yakınındaki Göbekli Tepe'de yapılan arke­olojik kazılarda, ilkel dinlere ait olan ve günümüz­den 11.000 yıl öncesine tarihlenen dünyanın en eski tapınakları bulunmuş ve Şanlıurfa'nın inanan insan­ların dünyadaki en eski merkezi olduğu anla­şılmıştır.
İlkel dinlerin dünyada bilinen en eski merkezi Şanlıurfa, çok tanrılı (politeist) dinler ile tek tanrılı (monoteist) dinlerin de önemli merkezlerinden bi­ridir.
Assur ve Babil dönemlerinde; Ay, güneş ve ge­zegenlerin kutsal sayıldığı politeist bir din olan Paganizm'in baştanrısı "Sin"in mabedi Harran'da bulunuyor ve Soğmatar bu dinin önemli bir mer­kezi şehri sayılıyordu.
Musevi, Hıristiyan ve İslâm dinleri peygamberlerinin atası olan Hz. İbrahim (A.S.) Şanlıurfa'da doğmuş, Nemrut ve Halkının taptığı putlarla mücadele ettiği için burada ateşe atılmıştır. Lut Peygamber, amcası Hz. İbrahim'in ateşe atılmasını görmüş ve daha sonra Şanlıurfa'dan Sodom'a doğru yola çıkmıştır. İbrahim Peygamber'in torunu ve İsrailoğullarının atası Yakub Peygamber Harran'da evlenmiş, Eyyub Peygamber Şanlıurfa'da hastalık çekmiş ve Şanlıurfa'da vefat etmiştir. Hz. Eyyub'u arayan Elyasa' Peygamber O'nun yaşadığı Eyyub Nebi Köyü'ne kadar gelmiş, ancak kendisini göre­meden orada vefat etmiştir. Şuayb Peygamber, Harran'a 37 km. mesafedeki Şuayb Şehri'nde ya­şamış, Musa Peygamber, Şuayb Şehri yakınındaki Soğmatar'da Şuayb Peygamberle buluşmuştur. İsa Peygamber, Şanlıurfa'yı kutsadığına dair bir mektubunu ve yüzünü sildiği mendile çı­kan mûcizevi portresini Urfa Kralı Abgar Ukkama'ya göndermiş, Hıristiyanlık devlet dini olarak dünyada ilk defa bu dönemde Şanlıurfa'da kabul görmüştür. Bütün bu peygamberlerin Urfa ile ilgisinin bulunması nedeni ile Urfa'nın bir adı da "Peygamberler Şehri"dir.
Bütün bunlardan, Şanlıurfa'nın dinler tarihi ve inanç turizmi yönünden Mekke ve Kudüs'ten sonra dünyanın önemli inanç merkezlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır.
*T.C. ŞANLIURFA VALİLİĞİ WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR.

(İlk yayın Tarihi 09.08.2008)

BERDEL

Kocasinan'dan; yüzlerce insanın içini yakmış bir töreye ağıt; berdel... Hepinize iyi okumalar.

Güneşin beş arşın yükseldigi bir günde,
Sapsarı coğrafyanın gara yazgısına açtım gözlerimi,
Adıma Kajal demişler,
Dogdugım günden beri.

Günler geçiydi, ben büyiydim,
Gendim büyürken, umutlarımı da yeşertiydim,
Hep başkalarını sevmeyi örgettiler biye,
Gendinden önce atanı, aganı, ananı sevecahsın,
Onlara bir şey lazım gelirse,
Evvela hızmatlarına goşacahsın,
Temam, gabol ediyem,
Bu gözel bir eylem,
Lakin ben de bir insanam,
Unutulmuşam, dogarken yanmışam anam!

Dogdugım kimin sapsarı sıcak bir gündı,
Anam gelip eliyi diziye goydı,
Dedi “Hazır ol, gelin oliysan,
Öbür aya buba evinden er evine çıkiysan.”
Vııışşşş!
Dertli başıma gelenler,
Ne edecağam ben şimdi?
Olır mı böyle bir anda “hazır ol!” demesi?
Anam aynattı ki agam bir gıza sevdalanmış,
Benim bubamın gudreti yok ki ona başlık bulaymış,
Düşünıp daşınmışlar,
Bir başlık parasına,
Benim başımı yahmağa garar eylemişler,
Gızın bubası demiş “Berdel edelim,
Gızımı siye vererem, lakin gardaşını isterim.”,
Vay annaamm,
Kim düşüne ki gariban Kajal’ı?
Onuy söz hakkı nedir ki dura garşı?
Biye dediler “hazır olasan”,
Heç kimse sormadı bile,
“Gızım, sen ne düşüniysan?”,
Ne düşünecağam gurban,
Benim düşünmem geçer mi ki?
Agam sevmiş bir kere,
Biye kendimi feda etmek düşer; göz göreee göre,
Deyemedim kimselere,
Deyemedim “Ben Hamido’yu seviyem,
Agamın sevdaya tutuldıgı kimin,
Ben de içime birini düşürmüşem”,
O da seviydi beni,
Gavuşacagımız günün hayaliyle yaşiydi,
Ahh, ah şu başlık paramı bi hazır edeydi!
Vayy Hamido,
Vay ki vay bize,
Kajal’ın gelin oliy,
Bubası yaşındaki bir fikirsize,
Neden he mi?
Adına berdel deyiler,
Burada gızların gendini feda etmesine.

Berdel,
Kajal’ın rüyası sona erdi,
Hamido gendini daglara verdi,
İki gencin umudu sudaki çocuk kimin bogulurken,
Bir tek Kajal’ın agası murada erdi,
Berdel…

KOCASİNAN

(İlk yayın Tarihi 17.07.2008)

AGLAMA KEKO

Aglama Keko,
Kıyamiyem siye,
Gözlerine bakanda yaş gördüm mü,
Dayanamiyem, gahroliyem.

Bozova daglarında koyunları otlattıgımız günleri getir hatrına,
Onların peşinde goşturır durırdım da,
Bütün işler siye galırdı,
Bunlar yetmiy kimin bir de yire gapaklanırdım,
Ganı damlayan dizlerimle yanıya gelince,
Yaramı silip gözüm yaşını sıvaz ederdiy,
“Aglama balam” deyi bagrına bastırırdın beni,
O zamanlar ben ufahtım,
Sen gol ganat geriydin üstıme,
Şimdi devran dönmüştür Keko,
Ben büyüdüm,
Örgendim,
Dizi ganamadan da agliymiş insan, örgendim…

Yengemi torpaga verdıgımız gün,
Gözünden damlayan yaşı sildim,
Dag kimin Kekomun omuzları çöhmüştü bir anda,
Acısını ben de hissediydim,
Amma yaşadıgın yaşayacagın son acı degilmiş o,
Ne bileydim?
Ne bileydim Keko evlat acısını dadacagını?

Şimdilerde boynun hep egri duriy,
Ne etsem düzeldemiyem,
Yüzını bi türlü güldüremiyem,
Oglının,
Mehmet’inin yerini dutamiyem,
Biliyem,
Amma seni beyle gördühçe,
Ben benden oliyem Kekom,
Ben benden oliyem…
Aglama Keko,
Kıyamiyem siye,
Gözlerine bakanda yaş gördüm mü,
Dayanamiyem, gahroliyem.

12.05.08 / KONYA / 14.45

Keko: Siverek Ağzı’ nda Ağabey anlamındadır.

KOCASİNAN

(İlk yayın Tarihi 10.07.2008)

GÜLE YANGIN

Uzun zamandır vakit ayıramadım hem kendi bloğuma, hem sizlerin eklediklerinize. İş yerindeki yoğun denetimler, dedemin âni vefâtı hep arka arkaya geldi. Geri dönüşümde sizlerle Kocasinan’dan bir başka Urfa şiirini paylaşmak istedim. Hepinize iyi okumalar. (Bu notu ilk bloğumda yazmıştım. Şimdi dedem vefât edeli 1,5 yılı geçti).

Seni çok özlemişem Gülüm,
Yanmış ciger kebabına döndü özüm,
Düşüniyem, düşüniyem,
Bir çıkış yolu bulamiyem,
Sevdiginin resmiyle ne kadar avunabilir ki insan?
Yoklugunda, bir görsen, ahhh nasıl dolaşiy lisan,
Gözel memleketimde ısınmıştır havalar,
Lakin sen uzahtasın, bundan için göynüm donar,
Gicelerde yorgun, yalnız galınca ruhum,
Hepten çöreklenir içime sevdan, huzursuzum,
Onca vakıttır söyliyem amma,
Ne çare, hala varamadım torpagına,
Sevdaya düşünce göynüm, ilkin siye vurulduysa,
Ne geçerem senden, ne de unuturam Urfa.

Urfam,
Benim Gülüm,
Hasretinden yandıgım,
Nazlı yürek bülbülüm,
Çagır ki gelem siye,
Çagır ki gavuşak Gülüm.

KOCASİNAN

(İlk yayın tarihi 02.06.2008)