öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2019 Pazartesi

Zehre'nin Gece Nöbetleri


Bunca vakıttır neredeysense bilmiyem. Dediy geleceğam, bekliyem seni sözıne itimad edıp, e hani, nereyesen? Zaman geçip gidiy. Zaman aktıkhça ben benlikten çıkiyem, görmiysan...

Nice çileler çekhti bu gönül. Nice yükler kaldırdı bu omuzlar. Feket en fenası nedir biliy misen? Güvendıgının güvenilmez oldugını görmakhtır. Zehrem, de hele sen niye bele ediysan? Hani gelecektiy? Hani ellerinle silecektiy ya rüzgarın kurıttıgı yaşları? Gerek kalmadı deyisense haklısan. Zira tükendi bitti. Aka aka kalmadı sinemde yaş. Şimdi bazen bele böğüre böğüre aglamakh istiyem balonu patlamış çocıkh kimin. Feket akmiy. Ömrümün naktı tükenirken gözümün yaşı da tükendi... Gönlümı soriysansa o yanmaklıga devam ediy. Bele köze dönmüş mangal kimin, şıvey şıvey yaniy ha... 

Hani sen biye anlatacakhtiy insanoglı neden bele kötüdır? Hani bölüşecektiy kederımı gamımı? Nerdesen eyleyse? Neden göremiyem yüzını? Sen biye bunı ettikten kelli eller ne etmez Zehrem? Ben nelerle ugraşiyem bi başıma biliy misan? Bir yanımda verdıgı sözden dönenler, diger yanımda kibir kumkumaları... Ne edim? Hangisiyle savaşim sen söyle? Niye bunca vakıt yalnız bıraktiy ki beni? Yorgınam Zehrem, anliysan? Bi ses et, bi el uzat, bitsin şu yılgınlıgım. Gözlerimin feri sönende mi çıkacakhsan garşıma? Ne sebeple bekletiysan yaralı özümı? Gapı çalındı dünegin. Bi açtım ki postacı telgraf getirmiş. Dedim kimdendir? Dedi kimi bekliyorsansa ondandır. Alıp okudım. Biye demişsen ki:

"Zehre, sen gül bahçesinde tecrit edilmiş gül, bense gecenin zemherisinde sensizliğe vurulmuş zul..."*

Dogrı deyisan. Beni tecrite attılar yıllar evvelinde. Yeşeriysem de görünmiyem, soliysem de... Unutıldım herhal tecritte. Neden demiyem artıkh. Kader bele imiş ne edim... Feket sen, sen ne demaga devam ediysen bu nöbetlere? Yüzüne ayaz değende ben senden çok üşürüm bilmiy misen? Kır artık şu zincirleri, ne kendini ne beni zemheride bırakhma! Gönlümü üşütme Zehrem, gel gayrı... 

*Bu sözü adsız bir takipçim Zehre serisinden bir yazıma yorum olarak bırakmış. Son derece etkileyici ve üzerine sayfalarca yazı yazılabilecek bir cümle bence. Sadece yorumda kalmasına gönlüm el vermediği için yazıma alıntıladım. Adsız takipçimin hoşgöreceğini ümid ediyorum. Ve her zamanki gibi bitirelim yazımızı;

Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle. Umut hep vâr olsun... 

02.12.2019 / KONYA /01.15

22 Ekim 2019 Salı

O Beni Dinliyor


Esma okuldan geldikten sonra odasına çekilmiş, kendince günün muhasebesini yapmaktaydı. Bir yandan kahvesini yudumlarken diğer yandan CD çalara ney taksimleri CD'sini taktı. Neyin insanı  ortamdan koparan ve farklı alemlere dalmasına vesile olan o eşsiz sesinden çocukluğundan beri hep etkilenmişti. Onu dinledikçe hücrelerinin rahatladığını, kaslarının gevşediğini hissediyordu adeta. İşte böyle bir ortamda bu sabah okulda yaşananları düşünmeye ve irdelemeye başladı. 

İnsanoğlu diğer tüm varlıklardan farklı yaratılmıştı. Kuşlar uçmayı, arılar bal yapmayı, ördekler yüzmeyi bilerek doğarken; insan her şeyi yaşaya yaşaya, göre göre, yapa yapa öğreniyordu. Ve insan olma çabası da  bu öğrenilenlere dahildi. Her bir insan doğuştan bir takım özellikleri getirse de; bunları iyiye yahut kötüye doğru yürütmek, o yönde geliştirmek kendi elindeydi. Düşündü Esma. Genellikle insanlar hep gördüklerine inanır ve hükümlerini de ona göre verirler. Ancak küçük yaşta olmasına rağmen bunun ne kadar yanlış olduğunu yaşadığı bazı hadiselerle anlamıştı... 

Okulda Esma'yı çok seven, adeta bölüşemeyen iki arkadaşı vardı, Zuhal ve Feride. Esma'nın kalbi  insan olarak her ikisini de sevse de; Zuhal'i kendine daha bir  yakın hissediyordu. Feride Esma'nın Zuhal'e olan bu yakınlığını anlamakta güçlük çekiyor, işin doğrusu onu biraz da kıskanıyordu. Esma durumu her zaman idare etmeye çalışsa da Feride olayı zaman zaman  abartıyor ve haddini aşacak konuşmalara  girişiyordu. İşte bu gün de o konuşmalardan biri olmuştu. Tam bir konu üzerinde konuşuyorlardı ki Feride Zuhal ve Esma'nın daha önceden bu konuda konuşup görüştüklerini, anlaştıklarını, fakat kendisinden olan biteni gizlediklerini zannetti. Aslına bakarsanız böyle sanması için hiçbir sebep yoktu ortada. Olay tamamen Feride'nin suizannından kaynaklanıyordu ve nasıl olur da benden habersiz bu konuyu konuşup ayarlama yaparsınız diye  garip bir çıkış yaptı. Üstelik bunu ilk defa da yapmıyordu! Arkadaşları hatır için onu idare etmeye çalışsalar da bu kadar ileri gitmesi hiç hoş bir şey değildi. Dahası iddia ettiği şeyler gerçekte vuku bulmamış, tamamen onun kafasının içinde olduğunu zannedip senaryolaştırdığı şeylerdi. Bir anda ikisine yönelik konuşmasından vazgeçip Esma'ya dönen Feride, ona garip hislerle bağırmaya başladı Bir taraftan ona yakın hissediyor diğer taraftan onu sorguya çeker gibi bağırıyordu. "Sen nasıl olup da Zuhal'i benden daha çok sevebilirsin, neden kendini ona daha yakın hissediyorsun? Oysa bizim seninle aramızda akrabalık bağı dahi var uzaktan da olsa. O sadece bir okul arkadaşın. Bense hem arkadaşın hem akrabanım. Bana vermen gereken sevgiyi neden ona veriyorsun?!" 17 yaşındaki Esma o zamana kadar bu kadar ilginç bir çıkış yaşamamıştı hiç kimseden ve Feride'nin bu yersiz huzur bozmalarına bir son vermek gerektiğini düşünerek ona şunları söyledi :
"Öncelikle ben bir insan olarak ikinizi de seviyorum fakat kalbim kendisini Zuhal'e daha yakın hissediyor. Bana neden olduğunu soruyorsun. Aslında bu soruyu bana değil kendine sorman gerekirdi. Yine de bunları seni sevdiğim ve önemsediğim için anlatıyorum. Ola ki düşünüp ibret alır ve kendini değiştirme yoluna gidersin. 

Sen her zaman olayların gördüğün kısmına inanıyor ve ona göre hükümler veriyorsun. Beni çok sevdiğini söylüyorsun. Ancak yaşadığımız hiçbir yanlış anlamada bugüne kadar bana neden diye sorup açıklama fırsatı vermedin. Ne zaman yanlış anladığın bir şey olsa karşıma dikilip 'sen bana şöyle yaptın, sen bana şunu demek istedin' diye bağırdın. Zuhal ise yanlış anladığı yahut anlayamadığı bir şey yaşadığında bana gelip bu neden böyle diye samimi bir şekilde soruyor ve açıklamamı bekliyor. Kısacası o beni dinliyor ve peşin hükümlülük yapmıyor. Sense sadece gördüğün şeylere inanıyorsun. Hayattaki en büyük yanlışlardan bir tanesinin gördüğüne inanmak olduğunu kendi hayatımda kaç kez tecrübe ettim. İşin iç yüzü görünenden farklıdır çoğu zaman. Bu nedenle sadece zahire bakarak hüküm veren insanlar çoğunlukta yanılmışlardır. Mesela ben bir konuda evet demeye çalışırım, sen onu zahirde hayır anladığın için sırtını dönüp gidiyorsun. Oysa anlasan ki ben orada sana evet demeye çalışıyorum... Bak Feride seni sevdiğim için söylüyorum bunları. Bu tavrın hem sana hem de etrafındaki insanlara zarar veriyor. Bu tavrın insanı çok yoruyor ve kendin de yoruluyorsun... Lütfen artık vazgeç önyargılarından. Peşin hükümlülüğü üzerinden sıyırıp at ve hayatına yepyeni bir sayfa aç. İnsanlara şüphe ve kötü niyet gözlüğü ile bakmayı bırakıp sevgi gözlüğü ile baktığın zaman her şeyin çok daha farklı olacağını sen de göreceksin!"

Esma bu sözleri biraz da üzülerek söylemişti arkadaşına. Ancak onun hatalarını anlayıp kalan hayatında kendini düzeltmesi, kendine ve etrafındaki insanlara zarar vermemesi için böyle sarsıcı bir konuşmaya ihtiyacı vardı. Ve bugün yaşanan olay o konuşmanın başlamasını tetikleyen unsur olmuştu. Esma tüm kalbiyle arkadaşı için dua edip gerçekleri görebilmesini ve kendini düzeltmek, gitgide daha iyi bir insan olmak için çabalamasını diledi. Belki de Zuhal'i daha çok sevmesinin nedenlerinden biri buydu! Dedik ya hani İnsanoğlu her şeyi görerek ve zamanla öğreniyor diye, Zuhal de zaman içerisinde kendisini çok değiştirmiş, karakterindeki ve yaşamındaki olumsuz yönlerini törpüleyip olumlu yönlerini geliştirmişti. Ve her gün bir öncekinden daha iyi bir insan olmak için çabalıyordu. Bu çabalara yakından şahit olan Esma bunları gördükçe Zuhal'e olan hayranlığı artıyordu. 

Esma kahvesinden son damlaları yudumlarken; kendisi, Zuhal ve Feride için canı gönülden dualar etti. Aralarında geçen konuşmadan aklında sürekli yankı yapan kısım "O beni dinliyor" demesi olmuştu. Dinlemek anlamanın belki de yarısından fazlasıydı! Ve maalesef her insan dinleme erdemine sahip olamıyordu... 

22.10.2019/KONYA /01.43

26 Mart 2019 Salı

Herkes napar kendine yapar


Küçükken babaannem sık sık bir hikaye anlatırdı. 'Herkes napar kendine yapar.' hikâyesi. 

Vaktiyle bir kadın evinde sabahtan akşama kadar tezgahında dokuma yapar ve tezgahı her sürüşünde 'Herkes napar kendine yapar. Herkes napar kendine yapar' dermiş. Kadın bunu adeta diline pelesenk etmiş, sabah akşam yaptığı her dokumada sürekli bu sözü tekrarlarmış. Gel zaman git zaman kadının komşusu bu durumdan çok rahatsız olmaya başlamış. Hatta durum rahatsız olmanın da ötesinde geçip komşuyu sinir etmeye başlamış. Komşu, dokumacı kadının her gün bu şekilde söyleyerek kumaş dokumasına artık tahammül edemiyor ve bu sesi duymak istemiyormuş. Buna bir son vermek için kendince bir plan kurmuş. Konyamızda bişi dediğimiz sıcak hamur kızartmalarından hazırlamış ve içlerine de bolca fare zehiri eklemiş. 'Bunları komşuma vereyim, o bunları yerken ben de işim var diye çarşıya inerim, döndüğüm zaman komşum ölmüş olur. Ben de zaten burada olmadığım için suçlanmam, kimse benim yaptığımı anlamaz.' demiş ve zehirli hamurları yanına alarak komşusuna gitmiş. Ona gayet sevimli bir ses tonuyla' Kendimize hamur kızarttım, kokmuştur diye sana da getirdim komşum. Aman soğutma, sıcak sıcak ye. Ben de çarşıya kadar varıp geleceğim bir iş için' demiş. Dokumacı kadın komşusunun bu güzel davranışına çok sevinmiş ve teşekkür ederek hamurları almış. Komşu kadın da çarşının yolunu tutmuş. Dokumacı tam hamurları yiyecekken komşunun askerdeki oğlu çıkagelmiş ve 'teyze kapıyı çaldım ama açan olmadı. annem sizde mi? Askerliğim bitti ve anneme sürpriz yapayım diye yeni geldim' deyip dokumacının kapısına varmış. Dokumacı kadın komşusunun asker oğlunu görünce 'Ah oğlum! Annen az evvel çarşıya indi. Kimse kimsenin kısmetini yemez. Bak sıcacık hamur var. Üstelik annen yaptı.  Yoldan geldin, açsındır. Sen şunları yiyedur. O zamana kadar annen de çarşıdan döner.' deyip hamurları vermiş. Askerdeyken zaten anasının yemeklerine hasret kalan çocuk, anam yaptı diye zehirli hamurları ne olduğunu bilmeden bir güzel yemiş. Ve tabii oracıkta ruhunu teslim etmiş  Annesi döndüğünde bu manzarayı görünce çılgına dönmüş. Oğlunu resmen kendi elleriyle öldürmüş olmuş. Yaşadığı yürek yangını ile kendisi söylemeye başlamış 'herkes napar kendine yapar.' diye. Babaannem bu hikayeyi ders almam için bolca anlatırdı küçükken. Ama işte insanoğlu dersini almıyor bazen, ne yaparsa kendi kendine yapıyor... Cenab-ı Hakk cümlemizin âkıbetini hayreylesin. Amin. 

Yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep vâr olsun.

26 Mart 2019 / KONYA / 01.09

24 Şubat 2019 Pazar

Yavuz'un Öyküsü


Her insan dünyada çeşit çeşit imtihanlar ile sınanır. O da pek çeşitli sınavlardan geçmekteydi. Öyle ki bazen kendisini dibin dibine vurmuş gibi hissediyor ve bulunduğu noktadan asla çıkamayacağını zannediyordu. Böyle anlarda kendisine hatırlatması gerekirdi ki hayat devam ediyorsa ümit de devam etmektedir. Ne diyeceksiniz işte, insanoğlu. Adı üstünde "nisyan" kökünden gelmektedir. Yani unutmaya pek bir meyillidir. Oysa çöktüğü dipten çıkmanın yolu bazen minik bir kediciğin gülüşünde, bazen esen rüzgarla kıpırdayan bir yaprakta, bazen de ekilen bir tohumun yeşermesinde gizlidir. Kainat kitabına boş gözlerle değil de okumak maksadıyla baktığında Cenab-ı Hakk'ın her yerde olduğunu ve ümidini daima diri tutman gerektiğini hatırlarsın. Unutsan da hatırlarsın...

İşte Yavuz böylesi zor günlerden geçerken hayatın gayesini unuttuğu için hataya düşüyor, kurtulmaya çalıştıkça daha beter batıyordu. Zira bir sözde de ifade edildiği gibi "Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir."* Ne yazık ki son günlerde Yavuz'un yaptığı tam olarak buydu! Kurtulmayı canı gönülden istiyor fakat yanlış yöntemler uyguladığı için iyice dibe batıyordu. Buna rağmen kalbinin derinliklerinden inanarak dua etmeyi asla bırakmamıştı. Mütemadiyen bu durumdan çıkmasına yardımcı olacak bir kurtarıcı için yakarıyordu. Bu kurtarıcı bazen bir insan olur bazen bir olay ya da bambaşka bir şey... Yavuz'a gönderilen kurtarıcı ise bir sağlık problemi olmuştu. Zahiri manada bir sorun gibi görünse de hakikatte tam bir rahmetti. Başına gelen bu sağlık imtihanı vesilesi ile unuttuklarını hatırlıyor, duruyor, duruluyordu.

Yavuz'un hayatta öğrendiği en önemli derslerden biri; hiçbir şeyi ilk bakışta göründüğü anlamı ile değerlendirmemekti. Ve işte bugün yine bu dersi tekrar etmişti. Bu pencereden bakınca başına gelen sıkıntıya üzülmüyor bilakis hamd ediyordu.

Insandı. Yaşı kaç olursa olsun daima öğrenecek bir şeyleri vardı. Bugünlerde aldığı en önemli derslerden biri (sözde değil özde) olanda hayır olduğu idi. Maddi ve manevi ne varsa fazla olan, her birinden teker teker kurtuluyor; hayatını ve zihnini sadeleştirdikçe rahatladığını hissediyordu. Bu aralar kalbine ve zihnine sık sık fısıldadığı sözcük

"Elhamdülİllah" idi.

Gösteren'e, İdrak Ettiren'e, Kurtaran'a Elhamdülİllah...

24 Şubat 2018 / KONYA / 23.54



*Aldous Huxley

15 Aralık 2018 Cumartesi

Yanımda Kal


Penceresinin önüne koyduğu menekşeye nazikçe su verirken derin bir iç çekti. İçinde sanki bir anda boşalıvermeyi bekleyen yağmur bulutları vardı. Yüreği kabarmış, içi dolu dolu olmuştu. Bir vakittir bu hal üzereydi. Çiçeği sulaması bittikten sonra ne yapacağını bilemez halde mutfağa yöneldi. Kendine bir fincan kahve yapmaya karar verdi. Önce radyonun düğmesine dokundu. Musiki saati başlamıştı radyoda. O kahve hazırlıklarını yapadursun, radyodan bir ses yükseldi:

"Bu şarkımız, hislerini haykıramayıp içinde tutan tüm aşıklara gelsin, 'Yanımda Kal', hep birlikte dinleyelim" 

Şarkı çalmaya başladığında cezveye su doldurmuş, kahve atmak üzereydi. Birden kulağı şarkının sözlerine takıldı:

"Öyle savunmasız bir zamandı 
Bulduğunda beni 
Sen başlattın, boyun eğdim 
Kabullendim seni 

Bu sözlerim sitem değil ama 
Yazık değil mi bana 
Çok yalnızdım kaybolmuştum 
Sığındım işte sana... 

Kaygılarım yeniden uyanıyor 
Bu duygular beni ürkütüyor
Yeniden yaşamak mı gerekiyor 
Yine acılar yine korkular 
Yine aaaaaaaşk 

Yanımda kal yanımda kal 
Düşlerin yetmez ki bana 
Yanımda kal yanımda kal 
Çok geç rastladım sana"

Sözlere odaklanmasıyla ruhen dağılması bir oldu. Bu şarkıyı evvelce de işitmiş, lakin belki sözlerine kulak vermemişti bile. Şu an tam bir 'algıda seçicilik' yaşıyordu. Şarkının sözleri birebir yaşadıklarını anlatıyordu. Bir şarkı insanı bu denli etkiler miydi! Kalbi adeta paramparça olmuştu. Yahut zaten parçalanmış ancak kendi zoruyla bir arada tuttuğu kalbini salıvermiş, moleküllerine ayrılmasını izliyordu... Elindeki su dolu cezveyi daha fazla tutacak takati kalmamıştı. Yere fırlayan cezveden saçılan sular yerleri ıslatırken, o da artık kendisini taşıyamayan dizlerine yenilip olduğu yere çökerek sarsıla sarsıla ağlamaya başlamıştı. İşte yüreğine çöreklenen o yağmur yüklü bulutlar şimdi ardı ardına boşalıyorlardı. Bu esnada yaşadığı her şey gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçiyordu. Sevdiğinden aldığı darbe neticesinde kendisine bu konuda destek vereceğine ve onu asla yalnız bırakmayacağına dair söz veren dostu da bir anda kayıplara karışmıştı. Arada bir görünüp bahanelerini sıraladıktan sonra tekrar ortadan kayboluyordu. O ise tüm bu olup bitenlere anlam vermeye çalışmaktan yorgun düşmüştü...

Şarkı bittiği halde bir müddet etkisinden kurtulamayıp höyküre höyküre ağlamaya devam etti. Şimdi artık öylesine yorgundu ki, adeta ağlayacak takati dahi kalmamıştı. Çöktüğü dizlerinin üstünde çaresizce açık duran avuçlarını görüp, bilinçaltının ona verdiği bu mesaja üzüldü bir kez de. Adeta "Veronika ölmek istemiyor", kendisine uzatılacak kurtarıcı bir eli tutmak için avuçları açık, hazır bekliyordu... 

Hikayenin sonunda "o el" geldi mi bilinmez. Bu kısmı okurun güzel kalbine bırakıyorum. Herkes yüreğine göre bir son biçecektir elbet. Kimi umutlu, kimi realist... 

Eee ne diyelim o vakit  yeni bir yazıda görüşmek ümidiyle. Umut hep vâr olsun...

15 Aralık 2018 / KONYA / 01.47



11 Kasım 2018 Pazar

Zehirli Ot


Kapkaranlık ormanda yapayalnız gezinen mutsuz, kendisini zehirli bir ot gibi hissediyordu. Etrafında hiç kimse yoktu. Olanlar da onu sevdikleri için var değillerdi zaten. Doğduğundan beri hep dışlanan  itilen, sevilmeyen  'öteki' olmuştu. Küçükken olup bitenlere bir türlü anlam veremez, kendisinin de sevileceği günü safça beklerdi. Lakin zaman ilerledi. Ömür sermayesi tükenmeye döndü. Ardına dönüp baktığında elinde bir hiç vardı. Elini attığını kurutan zehirli bir ot gibiydi adeta. Emek verdiği ne varsa birer birer bırakıp gitmişti onu. Arkadaşları, dostları, işi, sağlığı, sevgisi, yetiştirdiği çiçekler... her ne varsa... Her ne varsa, artık yoktu. Bunca insan, bunca varlık, bunca kavram kötü olamayacağına göre; demek ki sorun bende diye düşündü. Öyle ya, niçin sevdikleri birer birer ortadan kayboluyorlardı? Herkes kötü olamazdı ya. Demek onun elinde kendisinin bu zamana dek farkedemediği bir zehir vardı. Artık buna iyiden iyiye inanmıştı. Dokunduğu her şey ve herkes ya ölüyor ya kayboluyordu. Lanetli bir varlık gibi hissetmesi boşuna değildi. Tüm bunlara rağmen, şimdiye kadar çok sevdiği/önemsediği/kalbini açtığı /derdini döktüğü/yaralarını gösterdiği her ne/kim varsa; pişmandı. Kendi beslediği samimi duyguları muhataplarında da aradığı için, onlara içini açtığı için, onlarla kendisini ACITTIĞI için; pişmandı... Hangi kapıyı çalarsan çal, hangi taraftan bakarsan bak suç bende diye düşündü. Sevmeyivereydi. Güvenmeseydi böylesine. İnanmasaydı. Jinhossi'nin lafını dinleseydi. Ama dinlemedi. 'Bir umut' dedi. Dedi durdu ya şimdi yüreğinde kırıklar, solmuş benzi, çatlamış elleri, dağınık saçları ve mutsuz suratıyla; ormanda yapayalnızdı. "Zehirli bir otum ben. Öldürecek daha neyim kaldı ki?" dedi ormanın sisleri arasında silüeti kaybolurken. Bundan sonra, yapayalnızdı...
11.11.2018/KONYA/22.26


6 Kasım 2018 Salı

Yalnızlık Zor

                       

"İçimde papatyalar açacak diye beklerken elde ettiğim hep hayal kırıklığı oldu." dedi çayından bir yudum daha alırken. "Oysa ne hayaller kurmuştum. İstediğim tek şey iyi, güzel, faydalı ve huzurlu bir ömür geçirebilmek ve bunu yaparken tatlı hatıralar biriktirebilmekti. Bir çok insan gibi olmadı bu hayattan beklentim. Yatlar, katlar, bol paralı işler, lükse boğulmuş bir yaşam istemedim. Sevmek, sevilmek ve insanlara faydalı olmaktı isteğim. Şimdi mi? Şimdi bırak insanları, kendime faydam yok ki..." dedi. Karşısındaki sessizce dinliyordu. 

"Vefa aradım. Aradıkça benden uzaklaştığını gördüm. Sevdim temiz niyetlerle. Karşılığının aynı saf niyetle değil, nefsani arzularla geldiğini gördüm. Söz verdim, sözümü tuttum. Söz aldım, boşa çıktığını gördüm. Söz emanetti oysa. Ben emanete hiç ihanet etmedim. Ancak benim emanetlerimin hep heba edildiğini gördüm."

Sakince, usulca, kırgın ama teslimiyetli bir ses tonuyla devam etti:

"İçimde papatyalar açacak diye bekledim daima. Penceremden içeri bir ışık süzülecek, gönlümdeki kırgınlık yerini neş'e'ye bırakacaktı. Olacaktı. Ama olmadı. 'Dur daha, kapatma pencerelerini' deme. Nefes varsa umut da vardır, biliyorum. Lakin çok yorgunum be! Yüreğimin kolu kanadı kırıldı. Parmağımın ucunu kıpırdatacak takatim yok gayrı. İstiyorum. Ve bekliyorum. Uyanmayı. Uyandırılmayı..."

Sözü bittiğinde karşıdakinden hala ses yoktu. Zira öylesine yalnız ve öylesine güvensiz ve öylesine kırgın ve öylesine vazgeçmişti ki artık; karşısında bir insan değil, bir ayna vardı. Bakarak konuştuğu surat kendi suratı, teselli için başını okşayan el kendi eliydi... 

"Yalnızlık zor imtihan. Rabb'im hiç bir kula tattırmasın." dedi çayından son yudumu alırken... 

06 Kasım 2018 / KONYA / 21.53


11 Aralık 2017 Pazartesi

Dertleşmek


"İnsanın içi çekiliyor bazen" dedi. "Nasıl anlatsam... Hani böyle bir şeyleri bekliyorsun. Umut ediyorsun. Tam oluyormuş gibi oluyor. Sonra bi bakmışsın kalbinde cam kırıkları ile kala kalmışsın. Neden öyle olduğunu anlıyorsun. Sıralıyorsun sebepleri bir bir. Sebep ararsan bin tane bulunur zaten. Ondan kolay ne var? Asıl mühim olan sebepler değil ki. Asıl mühim olan niyetlerdeki samimiyet. Samimiyet yoksa yarım kalıyor her şey. Ya da sadece sende varsa da yarım kalıyor."
Şöyle bir baktı, sonra devam etti konuşmaya. 
"Şimdi bana bunlarla neden kafamı şişiriyorsun mu diyeceksin yoksa? Ama biliyorsun işte, ben de seninle konuşunca rahatlıyorum. Aslına bakarsan konuşmaya bile gerek yok. Giden gidiyor, biten bitiyor. Neyi niye konuşacaksın ki? Tek bildiğim, insanın içi çekiliyor bazen. Hayallerin elinde patlayınca yüreğin yere göğe sığmıyor. O andan sonra her şey birer birer yitiriyor anlamını. Ve sen, artık eski sen olmuyorsun. OlAmıyorsun!...
Böyle işte canım anam. Oğlun bugün de sana dertlendi..." dedi. O an gözünden düşen iki damlayı elinin tersiyle silerken, sağ yanında duran anasının kabrine baktı. "Sence artık bazı şeyler için çok mu geç canım anam?" dedi içini çekerek ağlarken...

11 Aralık 2017 / 22.08 / KONYA 

19 Kasım 2017 Pazar

Katil bazen kurtarıcıdır da aslında

Ne çok acı var kalbin içinde... Ne çok yalnızlık, anlaşılmama ve acı var... Hayat böyle bir şey galiba. Gerçeklerle gölgeler arasında geçip giden. Geliyormuş gibi yapıp geri dönen, söz verip ortada bırakan, soru sorup cevabı duymayan... Bencillik mi bu zamanın hastalığı? Gelirken geri dönmek mi? Pervasızca can acıtmak mı? Sonra hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam etmek mi? Suçu kendin işleyip sağa sola 'o yaptı' demek mi? Hangisi? Ya da hepsi mi? Eskiden onurlu,  şerefli, sözünde duran insanlar vardı bu dünyada. Peki şimdi onlar neredeler? Neden görünmüyor, duyulmuyorlar? Yoksa kalmadılar mı hiç? Olmalılar. Olmalılar yoksa hayat çok daha zorlaşıyor. 

O yaz günü, hani güneş tam tepedeydi hatırlıyor musun? Saat durdu o gün. O gün demek yanlış aslında, o an durdu. Çünkü pili bitmişti. Boşalmıştı saatin pili. Sonra ne mi oldu? Saatin pile güveni kalmadı ki artık. Ne olabilir o andan sonra? Güveni kalmayan bir daha adım atabilir mi? Tabi ki atamaz. İnsan düz bir yolda koşar adım yürür de uçurumun kenarında ikinci bir adımı atamaz. Düz yolda seri yürümesine neden olan güvendir. Uçurumda onu durduransa güvensizlik... 

Bir şey yaparsın. Sana göre 'küçük'  olan tek bir şey. Fakat o senin küçük sandığın, belki birinin hayata tanıdığı son şanstır. Ve sen o son şansı pervasızca harcamışsındır. Uf demeden kıymışsındır yani. Sonra ne mi olur? Onun boynuna 'yalnızlık ömür boyu' düşer, senin boynuna... Neyse... 

19 Kasım 2017 / KONYA / 23.50

12 Kasım 2017 Pazar

Koyverdun Gittun Beni


Kim bilir şimdi hangi diyardasın Hazalım.... Bıraktın beni burada bir başıma, yapayalnız. Oysa ne olurdu giderken beni de yanına alsaydın? Ben hep gözlerinin içine bakmadım mı? Ben hep yüreğinin gerçekte hissettiğine şahit olmadım mı? Herkes seni garip olmakla suçlarken, ben hep hülyalı gözlerindeki mefkureni desteklemedim mi? Sen her şeyi bir kenara bırakıp sırat yolunda emin adımlarla yürürken, ben gizli aşikar ellerini tutmadım mı? Ne vakit yalnız bıraktım seni? Ne vakit desteklemedim? Ne vakit 'yeter artık' dedim de koyverdum gittum seni? 

Oysa sen, sen yanımdan salına salına geçip gittin de ardına dönüp bir of demedin. Demedin ki ne olacak hali arkada kalanın? Peki şimdi merak ediyor musun ne yapıp ettiğimi? Ben hala her temmuz aynı günde o kuyuya gidiyorum. Hani içine mor papatyaların atıldığı o kör kuyu var ya, oraya. Her şey bıraktığın gibi. Çocuklar hala gülüyor kuyunun etrafında koşuşurken. Civardaki trafik hala yoğun. Aşıklar gelip geçerken mor papatyalar atıyorlar kuyuya "aşkımız bitmesin, bu papatya bu kuyudan çıkmadıkça ayrılmayalım" diye.Ve ben hala çay içiyorum. Ama yalnız... Sahi, biz de mor papatya atmamış mıydık birlikte o kuyuya? Peki biz niye ayrıldık Hazalım? Sen niye koyverdun gittun beni? Sahi niye?... 

12 Kasım 2017 / KONYA /00.08

4 Mart 2011 Cuma

HASAN



"Konuş Hasan, dök içini" dedi adam.

"Ne konuşayım? Bende dökecek iç mi kaldı ki?" dedi Hasan.

Dünyanın bütün dertleri onun omuzlarındaydı adeta. Böyle anlat deyince de anlatılmıyordu ki. Hangi birinden başlayacaktı? Otuzunu devirmiş, okulunu bitirmiş, askerliğini yapmıştı. Ama buna rağmen düzenli bir hayat kuramamıştı kendine. Rüzgara katılıp Akyokuş'tan Konya üstüne uçan bir yaprak gibiydi. Yorgun gönlü artık öylesine hassaslaşmıştı ki, kırılması için bir türküde geçen öylesine bir sözü işitmek bile yeterli olabiliyordu. Uykusuz gecelerini sayamıyordu artık. Uyuyabildiği geceleri saymak daha kolaydı.

Akranları hanımıyla çocuğuyla gezerken, Hasan hala bir aile kuramamıştı kendine. Kuşların cıvıldadığı, toprağın yeniden dirildiği, sevinçle koşuşan çocukların etrafı sardığı günlerde; o bankta yalnız oturur ve insanların mutluluğunu uzaktan seyrederek mutlu olmaya çalışırdı. Zihninde hep aynı söz:

"Ben ne zaman? Ben ne zaman?..."

Tüm bunlar yetmezmiş gibi işinde de sorunlar yaşamaya başlamıştı. Arkasından kuyu kazanlar, üç günlük dünyada fırıldak çevirenler... İşini kaybetmek üzereydi. Zaman zaman "tüm dünya mı bana karşı acaba?" diye düşünüyor, kendisini dışlanmış gibi hissediyordu.

Evdeki durumu da ayrı bir sıkıntıydı zaten. Aile büyüklerinden bakmak mecburiyetinde olduğu dırdırı eksik olmayan huysuz bir ihtiyar, Hasan'ın iç dünyasında kopan fırtınalardan habersiz bir çift ebeveyn ve duvarları üstüne üstüne gelen soğuk bir ev...

"Kankardeşim" diye iç geçirdi. O da gurbet ellerdeydi şimdi. Hasan'la görüşemeyecği kadar uzak iklimlerde. İki gardaşın gönlünden gönlüne akan bir muhabbet/huzur var ise de, insan zaman zaman sesini de duymak istiyordu. Nefesinin sıcaklığını, sırtının yıkılmazlığını yanında hissetmek...Ama olmuyordu işte. Şartlar el vermiyordu.

Tüm bunlara, en yakın arkadaşının istemediği biriyle evlendirilmeye çalışılması eklenince, dilindeki susuş kadar bedeninden isyan fırladı. Sessiz sedasız bir isyan. Uykusunu yitirmiş, uçuklara gark olmuş, sebepsiz zamanlarda burnunun kanayacağı kadar bir isyan... Arkadaşının mutsuz olmasından çok korkuyordu. Ama elinden de bir şey gelmiyordu. "Mümkün olsa" diye düşündü, "Mümkün olsa elime sihirli bir değnek alıp tüm bu tatsızlıklara bir son verirdim". Ama biliyordu, imtihandı hepsi. Elsiz, dilsiz ve gönülsüz olarak atlatması gereken bir imtihanlar bütünü...

Ah be Hasan, sen şimdi beni duymazsın/görmezsin ama; bilirim ne hâlde olduğunu. Zordur kırılmadan kırmamak, bilirim. Hasret zordur. Anlaşılmamak zordur. Çaresizlik zordur. Dilini sıkmak isyan etmesin diye, zordur. 30 yaşının taze bedeninde bunca yükü çekmek zordur. Kaldırılması imkansız bir koliyi yüklenmiş gibisin. Yangın yeridir şimdi yüreğin; külleri çoktan soğumuş... "Anlat" diyenlere anlatamasan da, ben gözünün pusundan anlarım içinde kopanları. "Nereden nereye kaçayım?" dersin. İçin de gittiğin her yere senle birlikte gelmektedir ya, kaçışı yoktur bu durumun. Haykırmak istersin dağlara bakıp. Sesin kısılana kadar bağırmak. Kimsenin seni anlamadığını düşünürsün. Darlanır yüreğin, bunalırsın. Ne anlatabilmektesindir ne de rahatlayabilmekte. Ama sen yine de, her şeye rağmen yeşeren bir çiçeksin. Sıkışmış taşların arasından inadına doğan, doğarken yıpratılmış bir çiçek... Ele vermezsin hüznünü. Dile vermezsin sırrını. Tüm hamuşluğun da bundan değil midir zaten... Sen, yüreği bir türlü gülmeyen....



24 Şubat 2011 Perşembe

ADAM, YALNIZLIK VE DUMAN


Bekâr hayatının nefes donduran soğuk odasına girdi adam. Omuzlarında dünyanın yükü, sırtında hafif bir kambur. Vakit ilerlemişti bir hayli. Yemek yemek gelmedi içinden. Hoş ne zaman geliyordu ki sanki? Yalnızlık... Yalnızlık onu yeyip bitirirken, onda yemek yiyecek hâl mi kalmıştı?

Işığı yakmamıştı. Gecenin zifirinde önce hafif bir çıtırtı duyuldu, adından anlık bir ışıma oldu odada. İşte yine buluşturmuştu dudaklarını yıllardır cebinden ayırmadığı sigarasıyla. Oysa kaç yıldır bırakmak istiyordu şu mereti. Rahmetli anasının sözleri yankılanıyordu zihninde. "Olmuyor be ana, olmuyor işte..." dedi. "Ben istemez miyim buz gibi bir odaya değil de sıcacık bir yuvaya gelmeyi? Ben istemez miyim karanlıkta değil de cıvıldaşan çocukların saçtığı ışıklar arasında oturmayı? Kızma ana. Kim var sigaramdan başka? Kim var şu yalnızlığıma ortak?" dedi. Vicdanını rahatlatma çabasıydı belki de. O da biliyordu kendini kandırdığını. Sigara illetinin yalnızlığa değil, sadece ölüme ortak olduğunu o da biliyordu elbet. Hem zaten demiyor muydu Özdemir Asaf "Yalnızlık paylaşılmaz. Paylaşılsa, adı yalnızlık olmaz." diye. Hakkı vardı şairin.

Şimdi 37'sine merdiven dayamıştı adam. Çok değil, bundan yedi yıl önce; yaşlı bir anası, zihninde yeşerttiği hedefleri ve odasında beslediği küçük bir menekşesi vardı. Düzgün bir işi olamasa da, anasına da kendine de yetecek kadar kazanıyordu. Hem zaten onun gözü parayı da görmüyordu. Huzuru olsun, ideallerine kilitlensin yeterdi. Anası "gözüm açıkken evereyim seni oğul" dedikçe gülümser, "Önce umutlarım yeşerecek ana. Önce umutlarım yeşerecek. hele az daha bekle, sabret." derdi. Kadın beklemesine beklerdi ya evladının gönlü olsun diye, ölüm bekler miydi hiç... Önce anasını, sonra gözü gibi baktığı menekşesini yitirdi. Ardından birer birer söndü umutları. Çok dokunmuştu sevdiklerini kaybetmek ona. Amaçsız bir yaprak gibiydi artık adeta. Ne kimse omuz verdi ona, ne de o kimseye gidip yaslandı. Bir tek yalnızlık vardı şimdi sarılacağı sımsıkı. Bazen kendi kendine "Senin büyük hedeflerin vardı. Bir yelde dağılacak adam mıydın be!" dese de, olmuyordu işte. Olamıyordu...

Mahallelinin kendisine gıyabında "serseri" lakabını yakıştırdığı da gitmişti kulağına. Kim ne derse desindi, serseriydi işte. Var mıydı itirazı olan? O lakabı verenler adam anasını yitirdiğinde nerdelerdi? Adam sarsıldığında-savrulduğunda nerdelerdi? En kolayı suçlamak değil miydi zaten. Olsundu. Ne derlerse desinlerdi. O kendi kendine:

_Derler.
_Ne derler?
_Ne derlerse desinler. Kime ne?

diyordu. Haksız da sayılmazdı hani. İnsanı harcamak en kolayıydı. Ama derdine derman olmak, sırtına destek vermek gerektiğinde kimse kalmazdı ortalıkta. Konuşmaya gelince herkes sağ elde baş parmak!

Bir gün gazetelerin üçüncü sayfasına bir haber geçti. Dalgınca yürürken hızla gelen trenin altında kalan "SERSERİ" (!) kılıklı bir adam... Fısıldaşmaya başladı mahalleli yeniden. Sarhoş muydu yoksa? Aaaaa belki de hap almıştı, her şey beklenirdi ondan! Su testisi su yolunda kırılmıştı işte! ........vıdı vıdı vıdı vıdı..... Susmak bilmezlerdi zaten koca ağızları bir açıldı mı! Hiç kimse Allah'a vereceği hesabın ağırlığını düşünmüyor, sigara kokmaktan başka etrafa bir zararı olmayan, kimsenin tavuğuna kışt dememiş bir garibanı alabildiğine yeriyorlardı. Üstelik o teslim-i ruh etmişken. Üstelik onun cevap verecek bir iradesi kalmamışken...

"Size ne ya Hu!" diye haykırmak geldi içinden adamın. İçi geçmiş içinden... "Size ne! Ölmüş gitmişim. Sarhoş isem de hesabı bana, değilsem de! Bunu konuşmak gıybetten öte neye yarar ki? Doğruysa gıybet, yanlışsa iftira. Neden ben yaşarken biriniz olsun yanıma gelip de konuşmadınız? Varsa bir hatam neden uyarmadınız? Neden yapmadınız Yaratan'ın emr-i bil maruf nehy-i anil münker adıyla verdiği görevi? Susun! Gömmeyin kendinizi daha yaşarken, gömmeyin leşlerin içine, susun!!!"...

Adam, yalnızlık ve duman;
İşte sadece bunlardı kayan bir yıldızdan geriye kalan...

24.02.11 / KONYA / 15.24